2021’den bu yana Boğaziçi’nde yaşadıklarımı yaşayacağımı hiç tahmin etmezdim…
Bir akademisyen olarak, doğduğum, büyüdüğüm ülkede daha faydalı olabilirim düşüncesiyle 2000 yılında yurtdışından Türkiye’ye dönüp, çeşitli hayal kırıklıkları yaşadığım yedi yıllık özel üniversite deneyimlerinden sonra, 2007’de Boğaziçi Üniversitesi’ne geldiğimde üniversitenin seçilmiş rektörünün söylediklerini unutamıyorum. Görevinin bizim, yani meslektaşlarının çalışmalarına destek olmak, onların önünü açmak olduğunu söylemişti bana. Bunun şu anlama geldiğini düşünmüştüm: Bu kamu üniversitesi ne siyasi iktidarın güdümündeydi, ne de üniversite patronunun ya da arkasındaki sermayenin.

Boğaziçi Konuşuyor
Boğaziçi’ndeki on üçüncü yılımda, 2020’nin sonuna geldiğimizde, Boğaziçi’nde seçilmemiş ama 2016’daki olağanüstü hâl döneminde bir şekilde meslektaşlarının güvenoyunu almış olan rektörün görev süresi sona eriyordu. Bizler yeni rektörümüzü seçme sürecini başlatmak yerine, sanırım dikkat çekmeyelim, otoriter siyasi iktidarın hedefinde olmayalım düşüncesi ile seçilmemiş ve atanmış rektörümüzün tekrar atanacağı hayali ve umuduyla hayatımıza devam ettik. Ta ki, 2 Ocak 2021’de Melih Bulu ataması haberini alana kadar… Bu atama ile birlikte Boğaziçi kendine geldi ve özerk, özgür, demokratik, dünya standartlarında bir yükseköğrenim kurumu olarak kalabilmek için bir mücadele başlattı. Beş yıldır tüm bileşenlerimiz (akademisyenler, öğrenciler, mezunlar ve çalışanlar) Türkiye’de üniversite tarihinde önemli bir direniş sayfası yazmaya devam ediyorlar. Geçen beş yılda direnenlerin başına gelmedik şey kalmadı. Ben de bu süreçte hedefe konan ve direndiği için cezalandırılmaya çalışılanlardan biri olarak tarihe not düşmek ve biraz da iç dökmek için başıma gelenleri sizlerle paylaşmak istiyorum.
Melih Bulu atanır atanmaz, üniversitenin etrafı ağır silahlı polislerce kuşatılmıştı. İlk defa Boğaziçi’ni böyle bir abluka altında görüyordum. Az da olsa kalan özgür basının üniversite içine girmesi, olup biteni ve bizlerin seslerini kamuya aktarma görevleri engelleniyordu. Ben de bu mücadele içinde yapabileceğim en etkili katkının direnişimizi fotoğraf ve video ile kayıt altına almak ve bunları paylaşmak olduğunu düşündüm. Bir de bir akademisyen olarak, kamuya karşı sorumluluğum, yanlışlar, hukuksuzluklar, haksızlıklar karşısında sessiz kalmamak, eleştirmek, doğru bildiğimi söylemek olduğu için, ben de anayasa koruması altındaki ifade özgürlüğümü kullanarak düşüncelerimi ve duygularımı bana kulak veren herkesle paylaşmaya başladım. Vay efendim sen misin konuşan? Yandaş basın marifetiyle hemen bir çamur atma ve hedef gösterme kampanyası başladı.
Üniversitede protestolar başlar başlamaz, toplumumuzun hastalıklarından biri olan LGBTİ+ korkusu, siyasi iktidar ve tüm aygıtları tarafından kolayca devreye sokularak, LGBTİ+ kimlikler, protestolarda gökkuşağı bayrağı taşıyan öğrenciler, kampüste protesto amaçlı düzenlenen bir sanat sergisindeki LGBTİ+ bayrakları içeren bir kolaj çalışması ve resmi akademik danışmanı olduğum Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü (BÜLGBTİ+) hedefe kondu. Öğrenciler ağır silahlı şafak baskınları ile evlerinden gözaltına alındı, tutuklandı; LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü odasına yapılan bir saldırı ile odanın kapı ve penceresindeki gökkuşağı etiketleri kazındı; pandemide sokağa çıkma yasağı olduğu bir gece kulüp odasına polis baskını düzenlendi ve tüm bunlar siyası iktidarın medya araçları ile paylaşılan videolarla belli bir algı oluşturma ve suçlulaştırma amacıyla yayıldı. Hemen sonra da hükümetin iştirak ettiği bir sosyal medya kampanyası eşliğinde kulüp kapatıldı.
Kayyım yönetimin ilk yaptıklarından biri de direnen akademisyenlerden kadro statüsü en kırılgan olan yarı zamanlı akademisyenleri üniversiteden uzaklaştırmak oldu. Bu dönemde Film Çalışmaları Programı’nda yıllarca ders vermiş olan ve aynı zamanda belgesel film projelerimde birlikte çalıştığım Özcan Vardar’ın kampüse girişi yasaklandı. Üzerinde çalıştığım bağımsız belgesel film projesi ‘Nükleer Alaturka’nın ekibindeki bir hocamızla ofisimde çalışmam, yani işimi yapmam engelleniyordu. Yaptığım yazılı itirazlara cevaben o dönemde henüz Melih Bulu’nun rektör yardımcısı olan Naci İnci, benim bu gibi faaliyetlerde bulunma görevim olmadığı; Nükleer Alaturka web sayfasında Özcan Vardar’ın isminin geçmediği; belgeselin içeriğinde siyasi bir partiyi hedef aldığı yönünde bir kanaat hasıl olduğu ve belgeselin kim tarafından finanse edildiğinin belli olmadığı gerekçelerini sıralayarak Özcan Vardar’ın üniversiteye girmesini uygun bulmadığını yazıyordu. Akademik özgürlüklerin açıkça ihlali ve siyasi saiklerle yapım aşamasındaki bir belgesel filme uygulanmaya çalışılan sansür…
Temmuz 2021’de Melih Bulu'yu gönderdiğimiz günün ertesinde, vekâleten rektör olarak atanan Naci İnci’nin ilk icraatı kadro süremi yenilemeyerek görevime son vermek oldu. On dört yıl boyunca tam zamanlı öğretim görevlisi olarak çalıştığım Boğaziçi Üniversitesi’nde üniversite yönetimi ile hiçbir sorun yaşamamak bir yana, çalışmalarımla üniversite içinde ve dışında takdir gören bir akademisyen olarak böyle bir muamele ile karşılaşmak benim için şok edici olmakla birlikte, kabul edilebilir bir durum da değildi. Beni Boğaziçi Üniversitesi’ne seçilmiş yöneticiler ve meslektaşlarım kabul etmişti ve ancak onlar meşru bir şekilde işime son verebilirdi. Yapılan işlem haksız ve hukuksuz olmakla beraber benim açımdan yok hükmündeydi ve işlemin iptali için dava açtım.
Ekim 2021’de güz dönemi başladığında meslektaşlarım kampüste bir açık ders vermemi istemişlerdi. İşte o gün okulun kapısında özel güvenlik ve iki otobüs dolusu silahlı ve kalkanlı çevik kuvvet polisi eşliğinde kampüse girişim engellendi. Daha sonra da davet edildiğim derslere, kampüsteki akademik etkinliklere katılmam, üniversite kapısına her geldiğimde önde özel güvenlik birimi, arkada sivil polislerce engellenmeye devam etti.
Beni görevden alma gerekçeleri arasında Haziran 2021’deki bir Twitter paylaşımım vardı. Bir haber mecrasının hesabından paylaşılan Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Erkan Baş’ın kayyım rektör için söylediği sözleri içeren bir haberi, tırnak işaretleri ve kaynak belirterek olduğu gibi paylaşmam nedeniyle (kırk bir gün sonra) açıldığı söylenen bir disiplin soruşturması söz konusuydu. Bu soruşturmanın açıldığı bana resmi olarak tebliğ edilmediği gibi, sanki soruşturma sonuçlandırılmış ve “suçlu” bulunmuşum gibi bir yargısız infaz ve bunun da göreve sonra verme gerekçesi olarak kullanılması ile karşı karşıyaydım. Açtığım davayı değerlendiren idare mahkemesi, kayyım yönetime nerede bu disiplin soruşturmasının belgeleri diye sorunca aylar sonra kayyımlık evrak kayıt sisteminde olmayan belgeleri üretme telaşına düştü.
Açtığım dava sonucu idare mahkemeler önce görevden alınma işleminin yürütmesini durdurdu, sonra da bu işlemi iptal etti. Ben de sekiz ay sonra, Mart 2022’de üniversiteme ve işime dönebilmiş oldum. Hem de sağ olsun tüm direnen bileşenler, davul zurna eşliğinde!
Nisan 2022’de ise çoğunluğun kayyım yönetim kontrolünde olduğu bir disiplin soruşturması komisyonunda, Twitter paylaşımımdan on ay sonra hakkımda bir disiplin cezası verildi. Hâlbuki paylaşımımdaki sözlerin bana ait olmadığı çok açık ortadaydı. Tabii ki, buna karşı da dava açtık.
Mayıs 2022’de düzenlenen 9. Boğaziçi Onur Yürüyüşü’ne katılanlar kayyım yönetimin çağrısıyla kampüsümüze giren kolluk kuvvetleri tarafından gözümün önünde darp edildi, hukuksuz bir şekilde yetmiş öğrenci ve bir akademisyen gözaltına alındı. Aynı ay, Onur Haftası kapsamında Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü’nün (BÜSK) planladığı film gösterimleri kayyım yönetim tarafından yasaklanmış, atanmış öğrenci dekanı açıkça öğrencilerimize “LGBT temalı herhangi bir etkinlik yapamazsınız" demişti. Daha sonra BÜSK’ün her sene düzenlediği açık hava sinema etkinlikleri kapsamında Temmuz 2022’de göstermeyi planladığı LGBTİ+ temalı üç filme kayyım yönetimi tarafından gerekçesiz şekilde yasak getirilmişti. Bunlardan biri de yönetmenliğini yaptığım, akademik galası Mayıs 2013’te üniversitemizin son seçilmiş rektörünün desteği ve katılımıyla okulumuzda gerçekleştirilmiş olan ‘Benim Çocuğum’ belgeseliydi. Kültür Bakanlığı’nca onaylı, dolayısıyla her yerde, her türlü gösterimi yasal olan belgeselim üniversitemde sansürlenmişti ve bu sansür sonra da devam etti. (Aralık 2023’te BÜSK’ün yapmayı planladığı ‘Benim Çocuğum’ belgeselimin gösterimi, kayyım yönetim tarafından bir kez daha engellenecekti.)
Ağustos 2022’ye geldiğimizde daha önceki mahkeme kararına rağmen yine kadro sürem uzatılmayarak görevime ikinci defa son verildi ve akabinde on beş yıldır kullandığım, kitaplarımın ve film arşivimin olduğu ofisimi birkaç saat içinde boşaltmam talep edildi. Boğaziçi’nde araştırma merkezlerinin başına geleni yaşamamak için meslektaşlarımın ve öğrencilerimin desteği ile ofisimdeki eşyaları başka ofislere taşımak zorunda kaldım. Neyse ki üniversitede yüzlerce ofisim vardı… Tabii ki, ikinci kez görevden alınmama karşı da bir dava açtım.
2023’ün ilkbaharında idare mahkemeler önce disiplin cezasının iptaline karar verdi[1], sonra da göreve iade edilmeme hükmetti. Görevime ikinci kez son verilmesinden 311 gün sonra ikinci kez üniversiteme geri dönüyordum. Lakin bu sefer kampüse dönüşüm çok kısa sürdü çünkü Temmuz 2023’te bu sefer üçüncü kez görevime son verildi. Ve tabii ki, buna karşı da bir dava açtım.
Bunlar yaşanırken akademisyenler olarak Naci İnci’nin hukuka aykırı işlemlerini YÖK’e bildirdik ve hakkında soruşturma açılmasını istedik. YÖK ise soruşturmaya gerek olmadığına karar verdi. Biz de YÖK’e karşı dava açtık ve bu dava süreçleri halen devam etmekte…
Boğaziçi Üniversitesi’nde direnişin altıncı yılı devam ederken, son dokuz dönemdir (yani dört buçuk yıldır) ders vermem ve kampüse özgürce girmem engellenmiş durumda. Biri Danıştay’da (ikinci kez işe iademe yapılan itiraz sonucu), biri istinaf mahkemesinde (üçüncü kez görevden alınmama dair) olmak üzere Boğaziçi Üniversitesi’nin kayyım yönetimine karşı açtığım işe iade davaları devam ediyor. Akademisyenliğe başlamamın otuz birinci yılında, adaletin tecelli etmesini, yapılan hukuksuzlukların açıkça tespit edilmesini ve hakkım olan işime, üniversiteme, öğrencilerime dönmeyi bekliyorum. Bu arada her gün, özgürce giremediğim kampüsten fotoğraf ve videoları sosyal medya ve basın aracılığı ile paylaşmaya ve ortak sesimize ses olma çabama devam ediyorum. Direnişin altıncı yılında ilk günkü kararlılığımızla “Kabul etmiyoruz, vazgeçmiyoruz” demeye ve haklı olduğumuz bu mücadeleye devam ediyoruz çünkü akademisyen sorumluluğu bunu gerektirir.
Son bir not: 2012’de Boğaziçi Üniversitesi Cinsel Tacizi Önleme Komisyonu’nun (CİTÖK) ve daha sonra ofisinin kurulmasına emeği geçmiş ve bir süre de komisyon başkanlığı yapmış bir akademisyen olarak, CİTÖK’ün kayyım yönetim tarafından işlevsizleştirilmesine ve ofisinin kapatılmasına ek olarak, direniş sürecinde yaşadıklarımıza dair şunu da eklemek isterim: Biz kayyım yönetimin saldırıları ile uğraşırken bir de aramızdaki tacizci erkek akademisyenleri üniversitemizden uzaklaştırmak zorunda da kaldık…
Dipnot:
[1] Birinci derece mahkeme bu haksızlığı anlasa da, maalesef daha sonra istinaf mahkemesine bunu anlatamadık ve yargı yolu kapandı…
Boğaziçi Konuşuyor
- Kayyım yönetimi altında 5. yıl dolarken: Hakikati bulmak – Esra Mungan (21 Ocak 2026)
- İdari personel: Görünmeyen emek, ağır yıldırma ve emeksiz yükselenler - Filiz Demircan (22 Ocak 2026)
- Bir üniversite nasıl çökertilir? - Cem Ersoy (23 Ocak 2026)
- Haklı olmanın gücüyle, dayanışmayı büyütmek için buradayız! - Nuh Seler Cebecioğlu (26 Ocak 2026)
- Kayyım yönetim altındaki Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşadıklarım - Can Candan (2 Şubat 2026)
(CC/VC)







