“Babalar ve Kızları” ile 2020 yılında Bilgi Yayınevi’nin düzenlediği Turgut Özakman İlk Roman Ödülü’nü kazanan yazar ve akademisyen Selda Uygur, bu yıl yayımlanan Yalvaç romanı ile yeniden okurlarıyla buluştu.
Her ne kadar müstakil bir eser olsa da Uygur, Yalvaç’ta ilk romanın bittiği yerden anlatısını sürdürüyor. Kitap, daha ilk cümlesinde sorduğu “Nerede kalmıştık?” sorusuyla okuru karşılıyor ve Babalar ve Kızları’nın bıraktığı izleri nefes nefese takip etmeye devam ediyor.
Yazar, “kadın” ve “kadınlık” sorunlarını bu yapıtında da son derece güçlü bir anlatı eksenine yerleştiriyor.
Selda Uygur, Antik Çağ’dan başlattığı kadınlık hikâyesini 2000’li yılların eşiğine kadar taşıyor. 1980’lerin sonlarında henüz bir ilkokul öğrencisi olan Gece, Sibel Egemen’in klibinde gördüğü bir kadın heykelinin ayaklarından yayılan ışıkla birlikte binlerce yıllık o büyük serüvene çekiliyor.
Birbirlerine ruhlarını ve karakter izlerini devreden bu figürler, kesintisiz bir kadınlık mücadelesinin taşıyıcısı hâline geliyor.
Antik dönemde Alva ile başlayan yolculuk, Roma devrinde, Pisidia Antiocheia’sındaki Livia ve ardından gelen Tekla ile sürüp en nihayetinde Gece’de yankılanıyor. Gerçi bu bitiş yalnızca romanın sayfalarında gerçekleşiyor, gerçekte ise dünya üzerindeki son kadına kadar sürecek kolektif bir akışı temsil ediyor.
Erkek zulmüne ve otoritesine sarsıcı bir başkaldırı niteliğindeki metinde yer alan erkek karakterler, adeta ortak bir kötülük prototipini paylaşıyor.
Erkek şiddetiyle ilk olarak anlatının başında Gece’nin babası aracılığıyla yüzleşiyoruz. Buradaki şiddet fiziki bir olgudan ziyade, çok daha derin izler bırakan ruhsal bir tahakküm biçiminde beliriyor. Baba, “İnek gibi yatıyorsun tüm gün, hiçbir iş yapmıyorsun” diyerek anneyi kelimelerle hırpalıyor.
Merdaneli çamaşır makinesine kolunu kaptırma tehlikesiyle boğuşan, yeşil gözleri su berraklığındaki anne ise bu şiddeti görmezden gelerek göğüslemeye çalışsa da her eril baskıda olduğu gibi ağır yaralar alarak ayakta kalmaya uğraşıyor. Gece’nin ilkokul yıllarında bağlandığı “fırlama” İsmail’de bile bu eril şiddetin nüvelerini görmek mümkün.
Devamında Antik Çağ kadını Alva’nın maruz kaldığı cinsel şiddete tanıklık ediyoruz. Alva, bu eril baskıdan hiçbir erkeğin kendisine sunamayacağı başka bir hazza sığınarak sıyrılıyor ki bu da bir bakıma özünü korumak adına kendi varlığını feda etmesi anlamına geliyor.
Ardından belki de romanın en trajik hikâyesine sahip olan Livia ve onun maruz kaldığı katmanlı şiddet çıkıyor karşımıza.
Soylu bir ailede doğsa da üç kızın ardından erkek evlat bekleyen bir haneye dördüncü kız olarak gelmenin “utancını” taşıyamayan ailesi tarafından köle olarak verilmesiyle başlıyor onun dramı. Sextus adlı bir asilzadenin cariyesi ve sapkın arzularını tatmin ettiği bir nesnesi hâline getirilen Livia, kendini var kılacak çıkış yolları arıyor.
Binlerce yıl sonra Gece’nin bir klipte izleyeceği o tanrıça heykelini yontarak özgürleşmeyi denese de Tekla’ya devredilecek kahraman bir ruh olarak kalıyor.
Son olarak ise zorla evlendirilmek istenen Romalı Tekla ile tanışıyoruz. Pavlus ve Barnabas’ın öğretilerinde ruhuna bir özgürlük alanı açmaya çalışsa da erkeğin gazabından ancak saklandığı bir mağarada korunabiliyor.
Kuşaktan kuşağa devredilen bu ruh, en nihayetinde yeniden Gece’ye ulaşıyor. Romanın başında küçük bir kız çocuğu olarak gördüğümüz Gece, anlatının sonunda yirmi dört yaşında genç bir öğretmen olarak çıkıyor karşımıza.
Yönetmenlik hayalleri kuran bu genç kadının önüne, tıpkı selefleri gibi yine eril engeller dikilir. Bu aşamada şiddetin farklı yüzlerini temsil eden okul müdürüyle, Mümtaz Hoca ile ve Görkem ile karşılaşırız. Yüzyıllar geçse de özdeki anlayışın hiç değişmediği bir kez daha vurur yüzümüze.
Selda Uygur, kahramanlarının özgürleşmesinde ve varoluşlarını inşa etmesinde en temel araç olarak sanatı görür.
Sanat, Yalvaç’ın dünyasındaki kadınlar için yalnızca pasif bir sığınak değil, erkeğin kurduğu katı gerçekliği kendi lehlerine büken ve yeniden biçimlendiren bir direniş alanıdır. Roma’nın tekinsiz atmosferinde köleleştirilen Livia’nın, efendisi Sextus’un hüküm sürdüğü o aşağılayıcı düzende gizlice yonttuğu Hekate heykeli, kendi hakikatini baştan yaratma hamlesidir. Livia taşa her dokunuşunda köleliğini tarihsel bir itaatsizliğe dönüştürür.
Benzer bir dönüşümü 1980’lerin karanlığından 2000’lere uzanan Gece’de de izleriz. Çocukluğundaki en büyük yarası görülmemek, fark edilmemek olan Gece, kamerasının vizöründen bakmaya başladığı an bakışın ve otoritenin yönünü tersine çevirir.
Ed Wood misali “görkemli bir kaybeden” olmayı göze alarak, erkeğin egemenliğindeki sinema sektörünün ve akademinin ortasında kendi hikâyesinin kurucusu olmaya soyunur. Böylece sanat, Livia’da heykeltıraşın keskisine, Gece’de ise kameranın vizörüne dönüşerek erkeğin yazdığı senaryoyu yırtıp atar.
Selda Uygur’un roman boyunca ilmek ilmek işlediği bu varoluş mücadelesi, yalnızca tematik bir kadın dayanışmasıyla sınırlı kalmaz, felsefi ve mitolojik derinliklerle de beslenir.
Eserin adını taşıdığı “Yalvaç”, bir yandan peygamber, elçi ve haber getiren anlamlarına gelirken, diğer yandan Isparta’nın Pisidia Antiocheia’sına -yani Hıristiyanlığın erken döneminde Aziz Pavlus’un o çetrefilli yolculuklarını gerçekleştirdiği kadim coğrafyaya- uzanır.
Pavlus’un çağrısını takip eden Tekla’nın inancı uğruna mağaralara sığınması ile Gece’nin rüyalarında zamanı kırarak Antik Çağ kadınlarıyla buluşması arasında görünmez ama sarsılmaz bir bağ kurulur. Uygur, bu romanda doğrusal zaman anlayışını yıkarak döngüsel bir sarmal inşa eder.
Bu sarmalın en çarpıcı imgelerinden biri de metinde sıkça karşımıza çıkan yılanbalığı metaforudur. Cinsiyet değiştirebilen, akışkan suların sakini olan yılanbalıkları gibi, Yalvaç’ın kadınları da kendilerine toplum tarafından dayatılan rolleri, sabit kimlikleri ve biyolojik kaderi reddederler.
Yaşayanlarla ölüler, rüya ile gerçek, geçmiş ile bugün arasındaki sınırlar muğlaklaşır. Uygur’un metne zekice yerleştirdiği ve okuru huzursuz kılan atmosfer, fantastik bir masal yaratmaktan ziyade, kadının maruz kaldığı gündelik gerçekliğin zaten ne kadar zor ve acımasız olduğunu göstermeye hizmet eder.
Edebiyat tarihi boyunca ağırlıklı olarak erkek gözünden kurgulanan “ideal”, “kusursuz” ya da “yıkıma sürülen” kadın figürlerinin aksine Selda Uygur, bu romanda bakış açısını tamamen tersine çeviriyor. “Âşık kadınlar, engellenen kadınlar tehlikelidir” anlayışıyla hareket eden roman, eril dili kırarak kadınların gözünden erkeğin o zayıf, kusurlu ve zalim yönlerini ortaya döküyor.
Romandaki erkekler -ister Antik Çağ’ın efendisi Sextus, ister erken Hıristiyanlık döneminin baskıcı düzeni, isterse modern zamanların tacizci okul müdürü ya da Mümtaz Hoca olsun- hep aynı zihniyetin farklı çağlardaki kılık değiştirmiş suretleridir. Ancak bu zihniyet ne kadar baskıcı olursa olsun, Alva’dan Livia’ya, Tekla’dan Gece’ye aktarılan o ses ve aynı kaderi paylaşan kadınların kolektif hafızası susmuyor.
Metnin kılcallarına sızmış olan sinematografik göndermeler, Yeşilçam’dan dünya sinemasına uzanan film referansları ve müzikler, okuru pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp anlatının bir parçası hâline getiriyor. Sibel Egemen’in klibindeki o ışıltılı heykelin ayağından başlayan yolculuk, aslında bütün kadınların çocukluğunda bir köşede unuttuğu ilk yaralarına ve yüzleşmekten kaçındığı anılarına yapılmış bir çağrı oluyor.
Yalvaç, son sayfasına gelindiğinde biten bir anlatı değil, aksine her şeyin son sayfada yeniden başladığı döngüsel bir çığlıktır.
Selda Uygur, akademisyen titizliği ile romancı duyarlılığını harmanladığı bu olgunluk eserinde, kadınlık deneyimini zamandan ve mekândan azat ederek ölümsüz bir metne dönüştürmeyi başarıyor. Babalar ve Kızları’nda sorulan sorular, Yalvaç’ta kadim çağların yankısıyla yanıt bulurken, okura da bu sert, şiirsel ve sarsıcı kadınlık manifestosuna kulak vermek düşüyor.
Yalvaç’ın yolu, bahtı ve ışığı daim olsun.
(AK/EMK)







