Bebek doğumu, doğayla kurulan kadim bağ, kadın–erkek çatışması, toplumsal kadın rolleri; Shakespeare’in satırları, baba ile oğul arasındaki gerilim, yazgının değiştirilemezliği,.
Avrupa’yı kasıp kavuran veba salgını, ikiz kardeşler arasındaki biyolojik ve duygusal bağ, vedalaşamamanın yarattığı vicdan azabı ve tüm bunların ötesinde sanatın iyileştirici gücü…
Maggie O’Farrell’in romanından uyarlanan ve Chloé Zhao’nun yönetmenliğini üstlendiği Amerika–Birleşik Krallık ortak yapımı bu dramatik filmde, tüm bu temalar ustalıkla harmanlanarak iki saatlik bir anlatıya sığdırılıyor.
Oscar’a aday gösterilen Hamnet hakkında bugüne dek pek çok inceleme ve eleştiri yazısı kaleme alındı. Ancak ben bu yazıda filmin teknik başarısından ziyade, anlatmak istediği özü; doğa, kadınlık ve döngüsellik ekseninde ele almayı tercih ediyorum.
Öncelikle filmin temel çıkış noktası, oğlu Hamnet’i 11 yaşında kaybeden William Shakespeare’in yaşadığı derin acı ve kederi, Hamlet trajedisi aracılığıyla yeniden var etmesidir. Shakespeare’in yaşamına dair bilgiler sınırlı olsa da bu yasın ve kaybın gerçekliği tartışmasızdır. Filmin geri kalan boşlukları ise yönetmen tarafından titizlikle, sezgisel bir anlatımla doldurulmuştur.
Doğum ve ölüm anlatısı
Bu yazı, Shakespeare’in hayatına dair biyografik bir eleştiri ya da tarihsel bir tespit sunma iddiası taşımaz; salt filme ve filmin sunduğu anlatıya odaklanır. Geçmiş yüzyıllarda erkek sanatçıların — film bağlamında yazarların — ünü ve görünürlüğü fazlasıyla yüceltilirken, kadın sanatçılar, teorisyenler ya da bilim insanları çoğunlukla kapalı kapılar ardında, kiliseye ve patriyarkal düzene boyun eğmek zorunda bırakılmıştır.
Hamnet filminin asıl önemi de tam bu noktada ortaya çıkar. Film, William Shakespeare’i merkeze almak yerine, anlatının ana eksenine eşi Agnes’i (Anne Hathaway) yerleştirir ve hikâyeyi onun bakış açısından döndürür. Will (Shakespeare) ise bu anlatıda yaratıcı öznenin değil, çoğu zaman pasif bir varlığın, hatta bir nesnenin konumuna itilmiştir.
Film, tüm Hristiyan köyü tarafından tuhaf, pagan ya da cadı olarak görülen Agnes ile; babasından şiddet gören, edebiyat tutkusu küçümsenen ve ailenin mesleği olan eldivenciliği sürdürmeye zorlanan Will’in tanışmasıyla başlar. Toplumun kalıplarını zorlayan, istenmeyen bu iki figürden hayatını dilediği gibi yönlendirme ayrıcalığına sahip olanın erkek olması ise şaşırtıcı değildir.
Agnes hamile kaldığında evden kovulurken, Will aynı ölçüde yadırganmaz. Evlendiklerinde anlatı, Will’in mutsuzluğu, Latinceye ve yazıya duyduğu tutku, büyük şehre gitme arzusu üzerinden ilerler. Bu arzunun önünü açan ise yine kadının vericiliği ve fedakârlığıdır. Agnes, Will’in kendini gerçekleştirebilmesi uğruna tek çocukla evde kalmayı kabul ederken, Will hayallerinin peşinden Londra’ya gider.
Agnes’in kendini yatıştırmasının, özlemini ve yalnızlığını büyük ölçüde dindirmesinin yolu; şifalı bitkilerle, ormandaki büyük, köklü ağaçla kurduğu bağdan geçer. Bu bağ yalnızca kişisel bir teselli değil, kuşaklar boyunca aktarılan bir bilginin devamıdır. Agnes, annesinden öğrendiği bitkilerin iyileştirici gücünü ve öğretisini, tıpkı ondan önceki kadınlar gibi, çocuklarına aktaracaktır.
Tarih boyunca kadınların otların anlamını, neye iyi geldiklerini ve nasıl kullanılacaklarını bilmeleri; onların yalnızca bakım veren değil, aynı zamanda üretici ve araştırıcı olduklarını da gözler önüne serer. Bugün hâlâ “kocakarı ilacı” diye küçümsediğimiz pek çok krem, merhem ve bitki çayı, modern dünyada yeniden şifa aradığımız anlarda karşımıza çıkar. Erkek aklın geç keşfettiği bu bilgiler, kadın bedeninde ve hafızasında çok daha önce yerini almıştır. Agnes’in ormanda altına yattığı, kökleri toprağın üzerini saran ağaç; onun için yalnızca bir barınak değil, annesinin yerine koyduğu bir sığınaktır. Toprağa yayılan kökler, hem koruyucu hem de kuşatıcıdır; Agnes’e insanlardan değil, doğadan gelen bir güven hissi verir. Bu güven duygusu o denli güçlüdür ki, bebeğini tek başına, kimsenin tanıklığına ihtiyaç duymadan, tam da orada dünyaya getirir.
Bu doğum sahnesi, filmin en yalın ama en sarsıcı anlarından biridir: Kadın bedeninin doğayla kurduğu kadim ittifak, herhangi bir otoriteye, dine ya da erkek aklına ihtiyaç duymadan var olur.
Judith
İki kişinin tohumu ile var olan bebek, yalnızca kadının eylemiyle dünyaya gelir. Erkek, ne doğum anında ne de çocukların büyütülmesinde gerçek bir rol üstlenir; bu yük bütünüyle kadının omuzlarına bırakılır. Agnes çocukların hayatında başat bir figürken, Will çoğu zaman eve uğrayan, misafirliğe gelen bir baba konumundadır. Erkeğin edilgenliği, filmin ilk doğum sahnesinden itibaren ilmek ilmek örülür.
Will doğumdan sonra bebeği kucağına aldığında, kamera ağacın köklerinin dibinde açılan kocaman bir boşluğa odaklanır. Bu boşluk, filmin finalinde, ormanın kapısında bir kez daha karşımıza çıkar. Kapsayıcı, sonsuz ve sırlarla dolu karanlık bir boşluktur bu. Tıpkı bir kadın rahmi gibi.
Bu görsel tekrar, filmin bilinçli bir tercihi olarak okunabilir: Hayatı taşıyan, koruyan ve yeniden üreten alanın erkek dünyasında değil, kadın bedeninde ve doğanın döngüsünde konumlandığını fısıldar.
Filmdeki bir diğer kırılma noktası, doğumun yaklaştığını anlayan Agnes’in ormana gitmek üzereyken kayınvalidesi tarafından engellenmesidir. Doğum, bireysel bir deneyim olmanın ötesinde; kadınların ev içinde ortaklaşa gerçekleştirdiği bir eylem olarak resmedilir. En eski mesleklerden biri olan ebelik de tam bu noktada, kadınlar arası dayanışmanın doğal bir uzantısı olarak ortaya çıkar.
Bu sahnede doğum, erkeklerden ve kamusal alandan bilinçli biçimde dışlanır. Kadınlar, bilgiyi birbirlerine aktararak, bedeni yine bedenle anlayarak süreci yönetirler. Erkek aklının düzenlemek, denetlemek ya da adlandırmak istediği doğum; filmde sessiz, sezgisel ve kolektif bir kadın alanı olarak korunur.
İkizlerden Hamnet sağlıklı doğarken, kız olan Judith ölü sanılarak bir kenara alınır. Agnes ise onu kucağına alır; nefesini bedeniyle, sezgisiyle geri çağırır. Ölümün eşiğindeki bu bebeği yazgıya karşı direnerek hayatta tutar. Ancak filmin sonunda, vebaya yakalanan Judith’i iyileştirmek isteyen Hamnet, çocukluğundan beri oynadıkları yer değiştirme oyununu bu kez ölümle oynar. Ölüm meleğini kandırmaya çalışır ve sonunda ölen Hamnet olur.
Bu noktada, Agnes’in ormanda doğum yapmasının engellenmesi, yalnızca mekânsal bir müdahale değil; kaderine indirilen ilk darbe olarak okunabilir. İlk bebeğini doğurduğu sırada yağan ince yağmur; bereketi, sağlığı ve yaşamı simgelerken, ikizlerin doğumu sırasında taşan nehir ve sertleşen hava koşulları, bu doğumun sancılı ve “doğal olmayan” bir sürece evrileceğinin habercisidir. Orman kadını doğum için beklerken, onun oraya gidememesi; kadının doğayla kurduğu bağın kopuşuna, insanın doğadan uzaklaştığında felaketin kaçınılmaz oluşuna işaret eder.
Filmin finalinde, ağaç köklerinin altındaki o karanlık boşluk bir kez daha seyirciye gösterilir. Hamlet’teki ölü baba hayaletinin sahneye girip çıktığı yer, tam da bu boşluktur. İnsanların dünyadaki geçiciliği, orman ve boşluk metaforuyla anlatılır. Hamnet’in ölürken söylediği “gerisi sessizlik” sözü, işte tam olarak bu karanlığa, bu boşluğa karşılık gelir.
Sessizlik, yokluk değildir; doğanın içinde erime hâlidir. Agnes’in, Will’in yeterince üzülmediğini düşünerek onu suçlaması ve “Hamnet’e veda etmedin” demesi; erkeklerin yasını kadınlar gibi açıkça yaşayamadığını, sessizlikle örülü dört duvar arasında tutmak zorunda bırakıldığını gösterir. Erkeklerin güçlü olmak zorunda olduğu yönündeki toplumsal kalıp, bugün olduğu gibi geçmişte de yaygın ve belirleyicidir. Will, bunu belli etmeden Agnes’ten uzakta, Londra’da yaşamını sürdürse de Hamnet’in kaybı onu derinden sarsar.
Agnes, Will’in yazdığı oyunun sahnelendiği yere geldiğinde, oğluna benzeyen ve adı Hamlet olan oyuncuyu hayranlıkla izler. Will ise baba rolünde bir hayalete dönüşerek, aslında karısının ve çocuklarının hayatındaki o “bir gelip bir giden”, görünmeyen varlığını sahnede yeniden oynar. Gerçek hayatta yapamadığı vedalaşmayı, tüm seyircilerin önünde gerçekleştirerek vicdan azabını hafifletmeye çalışır.
Yasını tek başına tutan, acısını yıllar boyunca yatıştıramayan ve kalabalıklar içinde dahi kendini yalnız hisseden Agnes, sonunda elini Hamlet’e uzatır, onun elini tutar. Ardından seyircilerin tamamı bu harekete eşlik eder; herkes Hamlet’in elini tutar. Filmin en çarpıcı anı da tam burada ortaya çıkar.
Will vedalaşır, Agnes yasını paylaşır ve film bu ortaklık hâliyle son bulur. Kolektif sevinç ve acı, paylaşıldıkça büyür; yas, kadın–erkek sınırlarının dışına taşarak toplumsal bir deneyime dönüşür. Hamnet, en nihayetinde sanatın iyileştirici gücünü, tekil bir acının kolektif bir anlam bulması üzerinden anlatır.
Sonuç
Hamnet, bir çocuğun ölümünü anlatan bir yas filmi olmaktan çok, kadının doğayla, bedenle ve sezgiyle kurduğu kadim bilginin; erkek dünyasının sessizliği ve kaçışıyla nasıl çatıştığını gösteren bir anlatıdır.
Agnes’in yalnızlığı, Will’in suskunluğu ve sanatın bu iki uç arasında kurduğu köprü; yasın bireysel değil, paylaşıldığında iyileştirici olabileceğini fısıldar. Film, doğadan kopuşun felaketle, paylaşılan acının ise dönüşümle sonuçlandığını hatırlatır. Gerisi sessizlik değildir; gerisi, birlikte taşınan bir hafızadır.
(HŞİ/EMK)





