İzmirli kadınlar üzerine mit çok. Kenti amazonların kurduğu ve adının kraliçeleri Symirna’dan geldiği söylendiğine göre kadın, kurucu bir öğe (doğuran), ki bu bir yandan bölgenin ana tanrıça kültü ile diğer yandan da benzer efsanelerde olduğu gibi, kadının doğanın tekinsiz güçleriyle özdeşleştirilmesiyle örtüşüyor. Yani aslında ilk ötekileştirmelerden birisi.
Başka ifadeyle, genel olarak kadının doğurganlığı üzerinden doğa ile benzeştirilerek kazandığı koşullu “kutsallığa” rağmen, ötekileştirilmesini kuran bu arketipik ve efsanelerle kutsal kitaplardan başlayarak, bugünün çağdaş ve popüler hatta “bilimsel” metinlerinde de karşımıza çıkan izlek, İzmir’in kurucu anlatıları için de geçerli.
Bu mitin günümüze uzayan imgesi ise, İzmirli kadınların “özgür” ve “güçlü” -hadi ekleyeyim- bir de “güzel” oluşları.
Örneğin ne diyor Sezen Aksu “adamın çırasını yakan” İzmirli kadınlara dair? “Bir elinde cımbızları, dişidir, anadır efedir gidinin tatlı huysuzları”. Bir anekdot da Yunan arkadaşımdan ve İzmir’den mübadele ile Yunanistan’a göç etmek zorunda kalan kadınların nasıl “süslü”, “büyücü” bilindikleri ve de -hadi onu da ekleyeyim- bir de “her gün nasıl yıkandıkları” (!) yönünde alıp başını yürüyen dedikodularla karşılandıklarına dair.
Neticede, İzmir’e kadim tarihine de atfen -ki sonradan epey bir unutulmuş- dişilik yakıştırılırken, İzmirli kadınlar hep ve şimdilerde “özgür ve güçlü oldukları” ölçüde, “tekinsiz” sayılıyor ki bu, İzmir’in bir kararıp bir açan havasıyla yüzleşen her yeni İzmirli’ye söylenen “İzmir’in bir havasına bir de kızına güvenilmez” gibi atasözleriyle de tescilli.
Peki İzmir’de her üç ayda bir gerçekleştirilen ve beşincisi geçtiğimiz Kasım ayında yayınlanan İzmir Barometresi ne diyor, İzmirli kadınlara ve İzmir’in kadın dostu kent oluşuna dair?
İzmir Barometresi ve kim bu İzmirli kadınlar
İzmir Barometresinin amacı emsallerinin yaptığı gibi İzmirlilerin gündemini tekrarlanan anketlerle belirlemek ama, Bir Arada Yaşarız Eğitim ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı BAYETAV tarafından gerçekleştirilen barometrenin farklı bir yanı da var. Her barometre döneminde bir odak konu belirleniyor ve kentin genel nabzını tutmaya yönelik anket uygulamasının yanında, bu konuyu derinleştirmek üzere odak grup görüşmeleri de gerçekleştiriliyor.
Birinciler belirlenen 600 kişiyi aşan tabakalı bir örnekleme göre telefon görüşmelerine, ikinciler ise odak konuya göre yaş, cinsiyet, yerleşim yeri, gelir durumu vb. ölçütlere göre oluşturulan ve yaklaşık 40 kadar kişiyle -ayrı ayrı- gerçekleştirilen odak grup buluşmalarına dayanıyor. Böylelikle niceliksel verilerin, niteliksel verilerle tamamlanması mümkün oluyor.
Barometreler şimdiye kadar sırasıyla İzmir’de eğitim, yoksulluk, emeklilik, gençlik ve nihayet geçtiğimiz Kasım ayı itibariyle ve sonuçları 25 Kasım Uluslararası Kadına Yönelik Şiddet ile Mücadele gününde paylaşılmak üzere, İzmir’de kadın olmayı odağına alacak şekilde gerçekleştirildi.
Bu beş barometre ile, bir yandan toplumsal cinsiyet kategorisi olarak kadın olmak bir bağımsız değişken olarak değerlendirildiği, diğer yandan yine her odak konuyla ilgili olarak kadınlarla ayrıca derin görüşmeler gerçekleştirildiği için, İzmir’de kadın olmak veya İzmir’in kadın dostu bir kent sayılıp sayılamayacağı üzerine konuşabilmemize izin veren epey bir veri oluşmuş durumda.
İşte bu yazı, niceliksel ve niteliksel verilere dayalı ve özellikle de kadına yönelik erkek şiddet konusu üzerine yoğunlaşılarak elde edilen verilerin bir kısmı üzerinden sözü edilen iki güncel -ama tarihsel de olduğunu bildiğimiz- şehir efsanesini tartışmayı amaçlıyor.
Kim bu “İzmirli” kadınlar?
Bunu genelleme yapmaktan ziyade, barometrenin niceliksel veri toplanan örneklemine bakarak cevaplayayım ve madem ki özellikle son barometre üzerinden daha çok konuşacağız, 611 kişiye ulaşılmış ve bunun yüzde 48’i kadın.
Odak grup çalışmalarında durum bir ölçüde denkleştirilmeye çalışılsa da örnekleme girenlerin çoğunluğu düşük gelir düzeyinden gelen kadınlar ve toplumsal cinsiyet fark etmeksizin aslında bütün barometrelerde ekonomik sıkıntıların öncelikli konu olduğu görülüyor. Ancak son Barometrede “güvenlik” sorunu, kadınlar için ekonomik sorunların önüne geçmiş durumda.
Bunun dışında da kadınlar için tekrarlayan veriler var. Örneğin, örneklem genelindeki katılımcı kadınların, yaklaşık yüzde 7-8 gibi farklılıkla- toplumsal eşitsizlikler konusunda erkeklerden daha fazla farkındalığa sahip oldukları görülüyor.
Bu da gündelik yaşam örüntüleri içerisinde, komşuluk ve mahallelik ilişkilerinde, kamu hizmetlerden yararlanırken vd. bizzat eşitsizliklere maruz kalan ya da bunlara tanıklık eden, dillendirilen ilgili hikayelere kulak veren kadınlardan beklenebilecek bir durum. Ve tahmin edilebileceği gibi bu farkındalık, gelir düzeyi düştükçe, kent çeperlerine gidildikçe, ayrıca Kürt, Alevi kimlikleri bir değişken olarak gözetildiğinde daha da artıyor.
Ancak kadınların genelinin, mültecilere yönelik ayrımcılıklar konusundaki farklılıkları -ya da belki hassasiyetleri- örneğin Kürtlere yönelik olandan daha fazla ve bu oranın giderek öne geçtiği görülüyor. Kanımca da bu, son barometrelerin gerçekleştirildiği dönemin “çözüm” süreciyle ilgili politik gelişmelere denk düşmesiyle ilgili.
Yani İzmirli kadınlar bir bakıma “Kürtlerle yok bir ayrı gayrımız, ama mültecilerle var” demiş oluyor ki, bunun anlamlandırılabilmesi için niteliksel verilere ihtiyaç var.
Yine de katılımcıların oy kullanma tercihlerine dair örneklem verileri bize bir şeyler söylüyor ve aslında bir sürpriz de içermiyor.
Örneklemde temsil edilen katılımcı kadınların yüzde 41’i CHP’ye, yüzde 20’si AKP’ye, üçüncü sırada ise ancak yüzde 2.2 ile DEM Parti’ye oy vereceklerini söylüyorlar, bu arada kararsızların da yüzde 32 gibi büyük bir oran oluşturduğunu da ekleyeyim.
Duygu durumu açısından bakıldığında ise İzmirli kadınların gerek stres ve öfke ile kaygı gibi negatif, gerekse mutlu ve umutlu olmak gibi pozitif duyguları erkeklerden daha güçlü biçimde temsil ettikleri görünüyor. Ancak erkeklerden en büyük farkla hissettikleri negatif duygu durumunun “çaresizlik” olması da oldukça semptomatik.
Diğer yandan, duygu durumlarıyla gelir durumu arasında belirgin bir ilişki olmaması da anlamlı, bir istisna dışında; “çaresizlik” duygusu düşük gelir gruptaki kadınlarda daha yüksek.
Bu durum kanımca, kadınların duygularını ifade etmeye daha açık olmalarıyla ilişkilendirilebileceği gibi, hem olumsuz hem de olumlu duygularda erkekleri az farkla olsa da geçiyor olmaları kadınların hem eşitsizlikleri ve ekonomik sıkıntıları birinci derecede yaşıyor olmaları, hem de ev içinin, aile ilişkilerinin düzeninin sağlanmasından, gündelik hayatın sürdürülmesinden birinci derecede sorumlu olmaya devam ederken, mücadele ve umuttan da vazgeçmiyor olmalarına işaret eder nitelikte.
İzmir’de kadın olmanın halleri…
Kadınlar ve erkekler arasında belirgin bir fark olmamakla beraber barometrelerin tümünde katılımcıların çoğunluğu İzmir’de yaşamaktan memnun oldukları ifade ediyor ve bu memnuniyetin yaş ilerledikçe arttığı görülüyor ve bu da İzmir’in son yıllarda aldığı beyaz yakalı genç nüfus göçüne rağmen, esas olarak emeklilerce tercih edilen ve beğenilen bir kent olma özelliğine denk düşen bir veri. Dikkat çekici bir nokta da bu verinin en düşük oranıyla Cumhur ittifakı seçmeninde karşılaşılması.
Ancak spekülatif olma pahasına, Cumhur ittifakı seçmeni tarafından duyulan bu düşük memnuniyetin, Türkiye’deki politik kutuplaşmaya ve bu kutuplaşma içerisinde İzmir’in sahip olduğu yere dair özellikle AKP seçmeninin duyduğu tepkiyle ilgili bir konumu temsil ettiği düşünülebilir.
Buna karşılık, İzmir’de yaşamaktan duyulan memnuniyetle, İzmir’in CHP’li belediyesinin vermiş olduğu hizmetlerden duyulan memnuniyetin birlikte seyretmediğini de eklemek gerek.
Çünkü CHP seçmeni İzmirlilerin, sondan iki önceki barometrede muhtemelen CHP’li belediyelere yönelik yargı-siyasal iktidar operasyonlarına tepkiyle ifade ettikleri memnuniyet, son barometrede yüzde 40’lar civarına düşmüş görülüyor.
İzmir’de kadınlar, mevcut ekonomik koşullarda geçinemediklerini dillendiriliyorlar ve bunların çoğunu ev kadınları, yalnız yaşayan ve/veya emekli kadınlar ile Kürt kadınlar oluşturuyor. Ekonomik fırsatlar açısından İzmir’i kadınlar için “yetersiz” buluyorlar (%25). Erkek olsalardı ekonomik durumlarının mevcut hallerinden daha iyi olacağını düşünüyorlar (% 46). Hatta erkeklerden daha çok olmak üzere gıdaya erişim endişesi yaşadıklarını dillendiriyorlar (%36). Ancak yine de İzmir’de yaşamaktan duydukları memnuniyet yüksek.
Peki bu nasıl oluyor? Kadınlar bütün bunlara rağmen İzmir’i nasıl olup da “kadın dostu” kent sayıp, İzmir’de yaşamaktan memnun olduklarını söyleyebiliyorlar?
İzmir Kadın dostu kent (mi)?!
Birleşmiş Milletler (BM), Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ve Dünya bankası gibi farklı uluslararası örgütler kadın dostu kentlerin tanımı konusunda aşağı yukarı uzlaşsalar da, farklı tanımlar veriyorlar.
Verdikleri tanımların kesiştiği ölçütler ise güvenlik, kamusal hayata katılım ve temsil, bakım ve sosyal hizmetlerden yararlanma, ekonomik anlamda fırsat eşitliği, mekânsal adalet başlıkları altında toplanabiliyor ve İzmir’in dünya kadın dostu kentler sıralamasında yeri yok. Bu noktada, İzmir’in kadınlara ekonomik fırsat eşitliği sunmaması tespitine ek olarak, kadınların yüzde 44.4’ünün kamusal alanda kendini güvende hissettiklerini söylüyor olmasına dikkat edilmeli.

Ayrıca güvensizlik duygusu kent çeperlerine doğru gidildikçe artıyor. Odak grup görüşmelerinin katılımcılarından birisi örneğin karşılaştığı tacizlerle ilgili “Gündüz vakti bile oluyor.… sanayi metroda inmiştim. Gayet normaldim, yani ben zaten kapalıyım. Bir şeyim de yok ..Ablamlar da vardı ve onlar da böyle aşırı açık mesela değiller. Hani koca koca yaşlı insanlar falan korna çalıp böyle laf atıyorlar” diyor. Bir diğeri, karanlık çöktükten sonra belediye otobüslerinin kadınları evlerine en yakın noktalarda indirmesi uygulamasını çok yerinde buluyor ama, kısa mesafelerdeki evine varıncaya kadar korku duymaya devam ettiğini de ekliyor.
Ayrıca farklı barometrelerden elde edilen niteliksel verilerden, kadınlar için kamusal alandaki güvenlik sorununun söz konusu iş yaşamı olunca başka bir boyut kazandığı da anlaşılıyor.
Çünkü katılımcılardan bazıları, özellikle hizmet sektörünün kadınlara kendilerini güvende hissedecekleri bir iş ortamı sunmadığını ifade ediyor. Buna karşılık İzmir’de özellikle belediyenin “erkek işi” sayılan mesleklerde kadınlara iş imkanı sunuyor olmasını, örneğin belediye otobüslerinde kadın şoförlerle karşılaşmalarının kendilerini nasıl mutlu, hatta daha güvende hissettirdiğini de belirtiyorlar ki, kanımca bu veriyi İzmir büyük şehir belediye yönetimi ve onunla birlikte çalışan kurumların değerlendirmeleri gerekiyor.
Bu arada eskiye kıyasla İzmir’in daha az güvenli hale geldiğini söyleyenler bulunduğu gibi, katılımcılardan birisinin, sadece kendisi için değil, eğer gece sokakta ise artık eşi için de kaygılandığını ifade ediyor olması dikkat çekiyor. Nitekim İzmir’de sokakta güvenlik kaygısının yüzde 29 oranında dillendirilen ekonomik sıkıntılardan daha yüksek bir değer (%38) gösteriyor olması da buna işaret ediyor.

Nihayet, sayısal veriler, odak grup görüşmelerinden ulaşan anlatılarla derinleştirildiğinde, katılımcıların İzmir’i ancak, daha önce yaşadıkları yerlerle karşılaştırdıklarında özgür ve güven içinde yaşanılır bir kent olarak gördüklerini ortaya çıkarıyor.
Bütün bunlar ise (özellikle dar gelir gruplarından ve Türkiye’nin orta Anadolu ve Doğu Anadolu bölgelerinden gelerek yerleşen kadınlar için), bu duygunun İzmir’in bizzat sahip olduklarından öte, diğer kentlerin sahip olamadıklarıyla ilgili olduğunu düşündürmeden edemiyor. Yani İzmir’in kadın dostu bir kent olup olmadığı tartışılırken, burada yaşamaktan duyulan memnuniyete dair veriler yorumlanırken bu “göreli iyilik” hali, ya da “kent havası özgür kılar” şeklindeki çok bilinen özdeyişi doğrulayan, kadınların anonimleşebilmek kadar, imkanlar ölçüsünde sosyalleşebildiği orta ölçekli bir metropol olmasıyla da ilgili olabileceği gözetilmeli. Ancak İzmir’in evrensel ölçütlere göre kadın dostu kent sayılabilmesi için hayli yol alması gerektiği de eklenmeli.
“Güvenlik” demişken!...
Ekonomik şiddet ve kamusal alan ile iş yaşamında uğradıkları ayrımcılık, taciz türünden şiddet bir yana, İzmir’in kadına yönelik, özellikle de birinci derece yakınlıktaki erkekler tarafından işlenen cinayetler açısından durumu da hiç iç açıcı değil.
bianet 2024 yılı Erkek şiddeti çetelesine göre İzmir kadına yönelik erkek şiddeti sayısı açısından İstanbul ve Ankara’dan sonra üçüncü sırada geliyor ve bu rakam bilinebildiği kadarıyla en az 19. İzmir Gazeteciler Cemiyeti’nin farklı kurumlardan aldığı sayılar ve Bianet çetelesi üzerinden yaptığı bir haritalandırmaya göre Konak ilçesi (ki farklı gelir gruplarından haneleri kapsıyor) en fazla bu şiddet ile karşılaşılan ilçe.
İzmir 2025 Güz barometresinin nicel verilerine göre İzmir genelinde kadınların yüzde 62’si, erkeklerin ise yüzde 74’ü genel olarak Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda duyarlılığın arttığını düşünürken -paradoksal gibi görünse de- kadına yönelik ülke genelinde erkek şiddetinin arttığının farkındalar ve bu hayli yüksek bir oran (% 92,4).
Kadınların genel olarak fiziki şiddete uğradıklarını ifade etmekte zorlandıklarını, hatta bundan utandıklarını, korktuklarını biliyoruz.
Buna rağmen 2025 Güz Barometresi niceliksel anket sonuçlarına göre kendisinin veya bir yakınının fiziksel şiddete maruz kaldığını belirtenlerin oranı kamusal alanda yüzde 44, özel alanda ise yüzde 53 olarak karşımıza çıkıyor
Ve bu oran kamusal alan söz konusu olunca genç kadınlar arasında, özel alan söz konusu olunca ise 30-49 yaş aralığındaki kadınlar arasında en yüksek.
Barometrenin odak grup görüşmeleri ise katılımcıların profilleri çerçevesinde bir temsiliyetle sınırlı olsa bile, yine bu verilerin derinleştirilmesini sağlıyor.
Örneğin, katılımcı kadınlar çoğunlukla erkek şiddetinin artışının sistemik bir sorun olduğunun farkındalar.
Türkiye genelinde erkek şiddetinin artmasını mevcut eşitsizlikler, yasalar ve hukuk sistemindeki açıklıklar, cezasızlık, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmış olması, ya da genel olarak politik durumla, siyasal iktidarın ideolojisiyle ilişkilendirdiklerini gösteriyor.
Bir katılımcı, toplumda “erk” olma gücünü elinde bulunduran erkeklerin kendilerini toplumsal olarak kadınların üstünde konumlandırılmasının şiddeti doğuran nedenlerden biri olduğunu dile getiriyor.
Bir diğeri, “çok caydırıcı bir hukuki sistemimiz olmadığını düşünüyorum. Yani bu salıvermeler nedeniyle hakikaten çok içimizi acıtan haberler izliyoruz sürekli. Bu da yani erkeklerin zaten bir fiziksel güç şeyleri var, algıları var. Zaten güçlüyüm, yapabilirim ve yaptığımda yanıma kalır düşüncesiyle bunu çok fütursuzca kendilerine hak gördüklerini şiddeti rahatlıkla uygulayabildiklerini düşünüyorum” diyor.
Bir diğeri “…ben bu şiddetin artışını ve şiddetin normalleşmesini politik bir durum görüyorum. Politik rejim şu anda kadınları korumaya yönelik herhangi bir harekette bulunmuyor… zaten bir birey olarak değil ancak birinin eşi olarak, birinin çocuğu olarak bir erkeğin üzerinden değerlendirildiğimiz bir noktadayız” diyor.
Yarın: Erkek şiddeti karşısında en güvenilir kurum “güvenlik güçleri” ama!
(SA/EMK)







