23 Eylül Rıfat el-Arir’in doğum günüydü. Ben ancak şimdi onun hakkında yazabiliyorum. Çünkü toplumsal hareketlerde üstlendiğim sorumluluklar nedeniyle yazınsal üretime ancak şimdi yer açabildim. Rıfat bunu anlardı. Hatta böyle olmasını isterdi.

Rıfat el-Arir kimdir?
Çünkü Rıfat’a dair okudukça, dinledikçe, öğrencilerinin ve dostlarının onun hakkında yazdıklarına baktıkça tekrar tekrar aynı yere geliyorum: O, “hikâyenizi anlatın” diyor ama hikâye anlatmayı yaşananlardan bağımsız düşünmüyor. Bir aktivist ve öğretmen olarak dayanışmayı, örgütlenmeyi güçlendirmeyi önemsiyor.
Rıfat el-Arir, Gazze’deki İslam Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı ve yaratıcı yazarlık dersleri veren bir profesördü. Şairdi, yazardı, çevirmendi. Genç yazarlarla çalışıyor, öğrencilerini yazmaya ve kendi hikâyelerini anlatmaya teşvik ediyordu.
Öğrencilerinden Cihad Ebuselim, Rıfat’ın sınıfında olmanın geleneksel bir eğitim deneyiminin çok ötesinde olduğunu anlatıyor. Rıfat İngilizce öğretiyordu; Shakespeare’den Malcolm X’e, feminist edebiyattan farklı coğrafyaların şiirlerine uzanan bir dünyayı sınıfa taşıyordu. İngilizce onun için bir ders değildi; Gazze’nin sınırlarının ötesine açılan bir pencereydi.
Öğrencilerinin merakını çoğaltıyor, kendilerini ifade edebilmeleri için alan açıyordu. Dünyanın bundan ibaret olmadığını, başka düşüncelerin ve hayatların da mümkün olduğunu deneyimletebilmek bir öğretmenlik biçimi. Rıfat’ın öğretmenliğini aynı zamanda bir direniş biçimi olarak görmemin nedeni bu.Kendi hikâyesini anlatmakla beraber başkalarının kendi hikâyelerini anlatabilecekleri alanlar açıyordu. Gazze Cevap Yazıyor’la karşılaştığımda da beni en çok burası etkiledi.
Rıfat el-Arir’in editörlüğünü yaptığı kitap, Gazze’den on ikisi kadın on beş genç Filistinli yazarın kısa hikâyelerini bir araya getiriyor. Bu hikâyelerde işgalin ve ablukanın gündelik hayata etkilerinden mülteci kamplarına, zeytin ve limon ağaçlarından Kudüs’e, tünellerden geri dönüş hakkına uzanan bir dünya var. Kitabın önemi, yaşananları anlatmasının yanı sıra Filistinlilerin kendi hikâyelerini kendi sesleriyle anlatmalarına alan açmasında.
Rıfat, kitabın girişinde bu hikâyelerin neden yazıldığını anlatırken “Gazze, insanlar unutmasın diye yazıyor” diyor. Burada yazmak yalnızca edebî bir üretim değil; hafızayı korumak, yaşananları başkasının anlatısına terk etmemek ve bütün bunların içinde yaratıcılığı sürdürebilmek anlamına geliyor.
Bir halkın hikâyesini yalnızca başkaları anlatmaya başladığında, anlatılan şey değişiyor. İnsanlar yaşadıklarıyla değil, onlar hakkında söylenenlerle tanımlanmaya başlıyor. Bir süre sonra insan bir hikâyenin öznesi olmaktan çıkıp hikâyenin nesnesine dönüşebiliyor: bir habere, bir görüntüye, bir istatistiğe, bir sayıya.
Oysa o kişi bir sayı değil. Belki bir ağacı vardı, yağmuru seviyordu, bir şakası vardı, bir öğrencisine kahve ısmarlamıştı, bir şarkıyı çok seviyordu. Korkuyor, gülüyor, bir gelecek hayal ediyordu. Bunların hepsi bir insanın hikâyesi. Hikâye anlatmak, biraz da bunların unutulmasına izin vermemek.
Rıfat’ın yazılarında savaşın yakıcılığını, çirkinliğini inkâr etmeden hayatın küçük ayrıntıları da var: yağmur, ağaçlar, çocuklar, evler, yemekler, korkular, gündelik hayat… Çünkü hayat yalnızca ölümden ibaret değil. Belki de tam bu yüzden, ölümün ortasında hayatın ayrıntılarını anlatmak bu kadar önemli. Hikâye anlatmak bir yaşama eylemine dönüşüyor.
Rıfat’ın çok güzel şiirleri ve öyküleri var. Bazılarını okurken “Keşke daha çok yazsaydı” diye düşünüyorum. Ama o, kendisi yazarken başkalarının da yazmasını sağladı. Bir insanın kendi hikâyesini yazması bazen bir iyileşme alanı, bazen bir savunuculuk biçimi, bazen de mücadele direnci yaratabilir. Bazen yalnızca “Ben buradayım ve sen doğruyu söylemiyorsun” diyebilmenin yoludur.
Ahmet İnam’ın İzmir Edebiyat Festivali’nde yaptığı bir konuşmada söylediği bir cümleyi hatırlıyorum. Edebiyatın tek başına iyileştirmesinden ziyade, birlikte okumanın ve birlikte düşünmenin dönüştürücü olabileceğinden söz ediyordu. Rıfat’ın yaptıkları da bana bunu düşündürüyor.
Ben de öğretmenlik yapıyorum. Bunu yalnızca bir sınıfta ders anlatmak anlamında söylemiyorum. Atölyelerde, oyunlarda, hikâyelerde, Barış Çemberlerinde insanlarla karşılaşıyorum. Birlikte düşünüyor, üretiyor, birbirimizin hikâyelerine dokunuyoruz. Son yıllarda yaptığım işlerin çoğunda kendime şu soruyu soruyorum: Ben burada ne yapıyorum? Birinin hikâyesini onun yerine mi anlatıyorum, yoksa kendi hikâyesini anlatabilmesi için ona alan mı açıyorum?
Bu ikisi aynı şey değil. Öğretmenlikte, aktivizmde, akademide, gazetecilikte, sanatta başkasının hikâyesini kendi cümlelerimizin içine almak konusunda çok mahiriz. Birinin yaşadıklarını anlatıyor, onun adına konuşuyor, acısını görünür kılmaya çalışıyoruz. Ama görünür kılmakla onun yerine konuşmak arasındaki çizgi nerede?
Barış çalışmasının zor sorularından biri de bu. Bazen bir insan kendi hikâyesini anlatamayabilir; sesi duyulmayabilir, anlatacak zamanı olmayabilir, bazen artık hayatta olmayabilir. O zaman yaşayanların sorumluluğu başlıyor. Ama bu sorumluluk, hikâyeyi kendimizin hikâyesine dönüştürme hakkı vermiyor. Bir başkasının hikâyesini taşıyabilmek gerekiyor; onu elimizde ezmeden, onun yerine geçmeden, yalnızca kendi haklılığımızı kanıtlamak için kullanmadan.
Rıfat’ın hikâye anlatma ısrarını bugün benim için kıymetli yapan şey tam olarak bu: Hikâyeni başkasına bırakma ama başkasının hikâyesini de yalnız bırakma.
Ben hala Rıfat’ın doğum gününü kutlamaya, hikayesini hatırlatmaya çalışırken 7 Ekim’den de geçtik. 7 Ekim 2023’ün üzerinden üç yıl geçti. O gün öldürülen, yaralanan, kaçırılan insanların her birinin bir hikâyesi vardı. O gün saldırıları gerçekleştirenlerin de bir hikâyesi vardı. Bu hikâyelerin varlığı, yapılanların sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. Sonra o güne ve o günden sonrasına tek bir tarih yazılmaya çalışıldı: 7 Ekim.
O tarihten sonra çok sayıda insanın, çok sayıda hayatın, çok sayıda acının birer rakama dönüştüğüne tanık olduk. Gazze’de yüz binlerce hayatın üzerine başka rakamlar eklendi: ölenler, yaralananlar, kayıplar, yerinden edilenler…Rakamlar gerekli. Ölümleri görünür kılmak, yıkımın boyutunu anlamak için gerekli. Ama yetmiyorlar. Çünkü bir insanın hikâyesi ölüm sayısına sığmıyor.
Herkesin bir hikâyesi var ya da olabilirdi. Her insanın kendi hikâyesini anlatabilmeye hakkı var. Bunu söylemek, yaşananlar arasındaki siyasal ve tarihsel farkları silmek, birbirine eşitlemek değil. Tam tersine, insanı, ağacı, hayvanları, binaları yeniden yaşam olarak görebilmenin yollarından biri. Çünkü barış, herkesin aynı hikâyeyi anlatması değil; birbirimizin hikâyelerini duyabilecek bir dünya kurabilmek.
Bir insanın hikâyesini duyduğumuzda onun yaptıklarını, ait olduğu yapıyı, içinde bulunduğu tarihsel koşulları tartışmaya devam edebiliriz. Ama artık yalnızca bir sayıdan söz etmeyiz. Onu görmeye başlarız.
Rıfat’ın doğum gününün hemen ardından 7 Ekim’in yıl dönümüne uğramak bu yüzden daha sarsıcı. İsrail saldırısında öldürülen Rıfat’ın bize bıraktığı sorulardan biri şu: Kimin hikâyesini anlatıyoruz? Kimin hikâyesini duyuyoruz?
Kimin hikâyesini başkasının anlatmasına bırakıyoruz? Kimin hikâyesini hiç öğrenmeden hüküm veriyoruz? Ve belki daha zor olanı: Kendi hikâyemizi anlatırken başkasının hikâyesini duyabilecek kadar yer bırakıyor muyuz?
Rıfat’ın öğrencileri onun hikâyesini anlatmaya devam ediyor. Ben onların anlattıklarından kendi payıma düşeni düşünüyorum. Çünkü kendi hikâyemle yüzleşmeden Filistin’in, Gazze’nin hikâyesini anlatabileceğimi düşünmüyorum.
Benim hikâyem Türkiye’den geçiyor. Türkiye’de olup bitenleri; burada yaşanan hak ihlallerini, sivil ölümleri, haksız hapisleri, intiharları, faili meçhulleri, insanların hayattan koparılmasını, savaşın ve şiddetin gündelik hayatlarımızdaki izlerini yok sayarak Gazze’nin hikâyesini gerçekten duyabileceğimi düşünmüyorum.
Türkiye bugün 10 Ekim’den de geçti, Ankara Gar Katliamı’nın yıl dönümünden. 104 kişinin hayattan koparıldığı, 500’ün üzerinde kişinin yaralandığı, ihmali bulunduğu ileri sürülen kamu görevlilerinin ise henüz yargı önüne çıkarılmadığı 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’ndan…
Bu sayılarla ifade edilen insanlar bizim için kilometrelerce uzakta değildi. Aramızda dağlar, denizler yoktu. Birçok cenaze, Türkiye’nin en sıradan mahallelerinden kalktı. Onlar bizim komşularımızdı, yurttaşlarımızdı, bizim hikâyemizdi. Hani, “Bırakın, onların da bir hikâyesi vardı,” diyoruz ya… Oysa bu ülkenin başkentinde, hepimizin gözü önünde hayattan koparılanlar bizdik. Peki, biz bu on bir yılda kendi hikâyemizi ne kadar anlattık? Ne kadar dinledik, ne kadar dillendirdik?
Ve 10 Ekim'de toparlandı gitti. Ama hikâyeler, konuşulsun ya da konuşulmasın, hayatlarımızdaki varlığını koruyor; bir tür hayalet gibi.
Ekim de bitecek sonunda, kasım da geçecek. Hakkında konuşmadığımız, anlatmadığımız nice hikâyeyle birlikte aralık gelecek. Peki, 19-26 Aralık 1978'i mi anlatacağım, 19 Aralık 2000'deki Hayata Dönüş Operasyonu'nu mu, yoksa 28 Aralık 2011'deki Roboski'yi mi? Takvimde çok sayıda tarih var. Ama bu tarihler birer sayıdan ibaret değil; her birinin ardında binlerce hikâye, hayat, yarım kalmış söz ve birbirine değen acılar var. Bu bağlantıları görebiliyor muyuz? Birbirimize gösterebiliyor muyuz?
Barış çalışmasının benim için başladığı yer burası: Kendi hikâyene sahip çıkmak, hikâyeni savunmak, hikâyeni sevmek ve başkasının hikâyesini duyabilecek kadar kendi hikâyenin içinde yer açmak. Hiç görmediğim bir insanın hikâyesiyle kendi hikâyemi yeniden düşünmek; yaşadığım yeri, sorumluluklarımı, suskunluklarımı ve imkânlarımı yeniden görmek.
İyi ki doğdun Rıfat. Senin hikâyeni anlatmaya devam ediyoruz. Ama bize bıraktığın emanet yalnızca senin hikâyeni anlatan insanların çoğalması değil; hikâyesini anlatabilen insanların çoğalması. Kendi hikâyesini kurabilen, savunabilen, sevebilen; başkasının hikâyesini duyabilen ve bir gün kendisi anlatamaz olursa yaşayanların onu anlatmaya devam edeceğine güvenebilen insanların çoğalması.
Ben de hiç görmediğin bir öğrencin ve kardeşin olarak hikâyemi anlatmaya; içinden geçtiğim Türkiye hikâyesiyle beraber, senin içinden geçtiğin dünya hikâyesini duymaya ve anlatmaya devam ediyorum.
İyi ki doğdun. Barıştan yana kaynağım oldun.
(EEA/EMK)






