Dünya ısınıyor. Bunu artık inkar eden neredeyse kimse kalmadı. Ancak, biz bu ısınmanın ne anlama geldiğini yeterince ciddiye almıyoruz. Bir derece, iki derece… Günlük hayatta önemsiz görünen bu farklar, gezegen ölçeğinde bambaşka dünyalar demek. Mark Lynas’ın Six Degrees: Our Future on a Hotter Planet kitabı tam olarak bunu, her bir derecenin insan uygarlığını biraz daha tanınmaz hale getirdiği bir geleceği anlatıyor. Bu tanınmazlık sadece şehirler, ekosistemler ya da haritalar için değil; gündelik hayatlarımız, alışkanlıklarımız ve bizi insan yapan şeyler için de geçerli. Ve biz maalesef bu geleceğin ilk sayfalarını çoktan yaşamaya başladık.
Sanayi Devrimi’nden bu yana dünya yaklaşık 1,2–1,3°C ısındı. Bu, "henüz başındayız" denilebilecek bir aşama gibi algılansa da, 1 derecelik bir dünya artık istikrarlı bir dünya değil. Bugün yaşadığımız aşırı sıcak hava dalgaları, kontrolsüz orman yangınları, seller ve kuraklıklar bu seviyenin sonucu. Türkiye’de son yıllarda art arda yaşanan yaz sıcakları, Güneydoğu Anadolu’da uzayan kurak dönemler, Karadeniz’deki yıkıcı seller bu yeni iklim rejiminin parçaları. Bir zamanlar olağanüstü kabul edilen hava olayları artık sıradanlaştı. Bizim 1°C’lik dünyamızda doğa şimdilik ayakta, ama sürekli alarm veriyor. Isınma 2°C’ye yaklaştıkça alarm yerini kalıcı hasarlara bırakıyor. Bu seviyede mesele sadece aşırı hava olayları değil, geri dönüşü olmayan eşiklerin aşılması. Buzulların erimesi hızlanıyor, deniz seviyeleri yükselme yoluna giriyor ve ekosistemler bu tempoya uyum sağlayamıyor. Türkiye açısından bu, kıyı şehirlerinin artan taşkın riski, yeraltı su kaynaklarının azalması ve tarımın giderek daha kırılganlaşması anlamına geliyor.
Mevcut küresel politikalarla ilerlediğimiz yol ise bizi 3°C’lik bir dünyaya yaklaştırıyor. İşte burada tablo ciddi şekilde kararıyor. 3 derecelik bir gezegende iklim krizi artık çevresel bir sorun olmaktan çıkıp toplumsal bir krize dönüşüyor. Tarım verimleri düşüyor, gıda fiyatları artıyor, su kaynakları üzerindeki baskı çatışmaları körüklüyor. Bir yanda susuz kalan topraklar, diğer yanda altyapının kaldıramadığı seller. Bu noktada iklim krizi, doğrudan günlük hayatımıza ve cebimize dokunan bir mesele oluyor. Kaynaklar azaldıkça, insanlar istemeden de olsa birbirini rakip olarak görmeye başlıyor; aynı sofrayı paylaşmak yerine aynı kaynak için kavga ediyor. Son beş yıl içinde yayımlanan ve mevcut iklim politikalarının olası sonuçlarını inceleyen çok sayıda çalışma, dünyanın 2100 yılının sonuna kadar 2,3 ile 3°C arasında bir ısınmaya doğru ilerlediğini gösteriyor. İklim bilimci Zeke Hausfather’ın da altını çizdiği gibi, küresel sıcaklık artışı doğrudan devam eden CO₂ salımlarıyla bağlantılı. Emisyonlar azaltılmadığı sürece sıcaklıklar yükselmeye devam ediyor. Bu da, önümüzdeki on yıllarda alınacak kararların, soyut bir gelecekten ziyade bu yüzyıl içinde yaşayacağımız iklim koşullarını belirleyeceği anlamına geliyor.
Isınma 4°C’ye ulaştığında ise dünya insan fizyolojisinin sınırlarını zorlamaya başlıyor. Aşırı sıcak ve nem kombinasyonları, özellikle tropikal ve yarı tropikal bölgelerde açık havada yaşamayı ölümcül hale getiriyor. Türkiye için bu, yaz aylarında şehirlerin yaşanamaz derecede ısınması, enerji sistemlerinin çökme riski ve sağlık sorunlarının artması demek. Aynı zamanda Akdeniz havzasında orman yangınlarının kalıcı bir gerçekliğe dönüşmesi anlamına geliyor. Artık yangın sezonu değil, yangın yılı konuşuluyor. 5°C’lik bir dünya, insanlığın bildiği coğrafyanın yeniden çizilmesi demek. Deniz seviyeleri ciddi biçimde yükseliyor, kıyı şehirleri haritalardan silinme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Küresel göç, tarihte benzeri görülmemiş boyutlara ulaşıyor. Türkiye, hem iklimden etkilenen hem de göç yolları üzerinde bulunan bir ülke olarak bu dönüşümün merkezinde yer alıyor. İklim krizi, sınır tanımıyor; siyasi, ekonomik ve toplumsal dengeleri birlikte sarsıyor. Ve 6°C… Burası artık insan uygarlığının sınırlarının ötesi. Bu seviyede dünya, milyonlarca yıl önceki sıcak dönemlere benziyor.
Okyanusların kimyası değişiyor, büyük ekosistemler çöküyor ve insan yaşamını destekleyen koşullar büyük ölçüde ortadan kalkıyor. Gezegen var olmaya devam ediyor, ama bizimle birlikte değil.
Bu yazıyı sizi biraz ürkütmek için yazıyorum, evet. Çünkü durum korkutucu. Çünkü 1°C’yi zaten geçtik, 2°C’ye hızla yaklaşıyoruz ve hala zamanımız varmış gibi davranıyoruz. Oysa her onda birlik derece, kaybedilen ya da kurtarılan hayatlar demek. İklim krizi sessiz ilerliyor; manşetlerde her gün yer almıyor ama etkileri kalıcı. Bu yüzden panik değil, uyanıklık gerekiyor. Rehavet değil, sorumluluk gerekiyor. Peki, biz bu tablonun karşısında ne yapabiliriz? Bu sorunun cevabı hem düşündüğümüzden daha az, hem de daha fazla. Daha az; çünkü bu krizi yaratan şey bireysel tercihlerden çok, onlarca yıldır fosil yakıtlara dayalı bir ekonomik sistem, kısa vadeli kârı gezegenin önüne koyan politikalar ve bilimsel uyarıları görmezden gelen karar alıcılar. Daha fazla; çünkü bu sistem, tam da bizim sessizliğimizden, alışkanlıklarımızdan ve “ben tek başıma ne yapabilirim ki” dememizden güç alıyor.
Geri dönüşüm yapmak, daha az tüketmek, uçakla daha az seyahat etmek elbette önemli. Ama gerçekçi olalım. Bireysel davranış değişiklikleri tek başına bu yangını söndüremez. İklim krizini bir kişisel yaşam tarzı meselesine indirgemek, sorumluluğu büyük ölçüde yanlış yere yıkmak demektir. Bu kriz, sistemsel bir krizdir ve sistemsel çözümler gerektirir. Enerji politikalarından şehir planlamasına, tarımdan ulaşım altyapısına kadar köklü değişimler olmadan, 6 derecelik senaryolar sadece kitap sayfalarında kalmaz. Ama bu, bireyin etkisiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, bireyin rolü tam da burada başlar. Oy verdiğimiz politikalar, desteklediğimiz kurumlar ve sessiz kaldığımız kararlar; hepsi bu sistemin bir parçası. İklim krizini konuşmak, yazmak, talep etmek, rahatsız olmak ve rahatsız etmek; bireysel sorumluluğun en güçlü hâlidir. Çünkü sistemler, baskı olmadan değişmez.
Artık mesele sadece korku değil; inkâr ve ertelemenin bedeli. Altı derece uzak bir distopya değil, yanlış kararlarla her yıl biraz daha yaklaştığımız bir gerçek. Zaman ilerledikçe seçeneklerimiz azalıyor, manevra alanımız daralıyor. Bu yüzden mesele kendimize, çocuklarımıza ve torunlarımıza yaşanabilir bir dünya bırakmak. Bizim torunlarımız, bugün hayvanat bahçelerinde gördüğümüz kutup ayılarının ne olduğunu belki yalnızca eski fotoğraflardan öğrenecek. Mercan resifleri renkli bir doğa harikası değil, belgesellerde anlatılan yok olmuş ekosistemler başlığı altında geçecek. Buzullar, coğrafya kitaplarında anlatılan ama haritalarda karşılığı kalmamış şekiller olacak. Yaz aylarında dışarı çıkabilmek, serin bir gölge bulabilmek ya da temiz suya erişmek sıradan haklar değil, ayrıcalıklar hâline gelecek. Ve en acısı, bu kayıpların hiçbiri bir felaket anında değil; sessizce, yavaş yavaş ve göz göre göre yaşanacak. Bu yüzden sizden bir ricam var. Lütfen seçtiğiniz politikaların, desteklediğiniz kararların ve normalleştirdiğiniz söylemlerin dünyamız üzerindeki etkisini düşünün. Sorgulayın. Talep edin. Sessiz kalmayın. İklim krizi bireysel değil, kolektif bir sorun ve ancak birlikte hareket edersek yavaşlatılabilir.
(AB)







