Ortadoğu toplumları için seçmen davranışı çoğunlukla güvenlik ve gelecek korkusu ile açıklanabilir. Yani, ekonomik göstergeler veya Batı toplumlarındaki gibi vergi oranlarındaki artış nadiren siyasi değişime yol açabilir. Halk, gelirlerindeki azalma ve bunun doğal sonucu olarak satın alma güçlerini kaybettikleri gerçeğini nadiren seçim sandıklarına yansıtırlar. Bir başka deyişle, kaynamayan tencere her zaman iktidar değiştiremez.
İran İslam Cumhuriyeti’nde 28 Aralık 2025 tarihinde başlayan protestolar, ülkenin modern tarihinde en geniş kapsamlı toplumsal hareketlerden biri olarak kayda geçmiştir. Bu olaylar, yalnızca ekonomik zorlukların tetiklediği bir öfke dalgası olmanın çok daha ötesindedir. Bu gösterilerde rejimin meşruiyet krizi, dış politika öncelikleri ve kültürel-kimliksel sözleşmelerdeki derin çatlakları görmek mümkündür. Protestolar, ekonomik çöküşün sokağa yansımasından başlayarak, rejim değişikliği taleplerine evrilmiş; ülke genelinde 31 ilin tamamında, 180’den fazla şehirde ve 500’den fazla mekânda gerçekleşmiştir. Son gelen haberlerde yaklaşık 600 kişinin hayatını kaybettiği bildirilmektedir.
Protestoların başlamasının sebebi olarak İran riyalinin dramatik değer kaybıyla halkın giderek artan hayat pahalılığına duyulan bir isyan olduğu söylenebilir. Aralık 2025 sonunda riyal, ABD doları karşısında 1,5 milyona ulaşmış; bu, hiperenflasyonun (yıllık yüzde 42,2) ve gıda fiyatlarındaki yüzde 72’lik artışın bir sonucu olarak basit tabirle “geçim sıkıntısı” had safhaya ulaşmıştır. Kurdaki sert dalgalanma sebebiyle Tahran’daki Büyük Çarşı (Bazar-ı Buzurg) ve diğer ticari bölgelerde esnafın kepenk kapatma eylemleri, ithalata bağımlı ekonominin çöküşünü simgelemektedir. Orta sınıf tüccarlar, kurdaki volatilite nedeniyle mal tedarik edememekte ve fiyatlandırma yapamamaktadır. Bu durum, kronik bütçe açıkları, para politikasındaki tutarsızlıklar, yaygın yolsuzluk ve Eylül 2025’te Birleşmiş Milletler’in (BM) yeniden devreye giren yaptırımlarla derinleşmiştir. Kısaca, orta sınıf artık derin bir çaresizliğin içine düşmüştür.
“Yarın dükkânımı açabilecek miyim?”
Protestolardaki sloganlar genellikle siyasal bilinçlenmenin yoğunlaşmış hâlidir; İran sokaklarında yeniden duyulan “Ne Gazze ne Lübnan, canım feda İran’a” sloganı, ekonomik sefalet ile dış politika tercihlerinin artık halkın zihninde doğrudan ilişkilendirildiğini göstermektedir. Halkın önemli bir kesimi, rejimin kaynakları Hizbullah ve Hamas gibi vekil aktörlere ve diğer bölgesel nüfuz projelerine (Suriye’den Yemen’e uzanan direniş ekseni) aktarırken içerideki yoksulluğu ve işsizliği görmezden geldiği kanaatine sahiptir.
Bu algı, yalnızca ahlaki bir öfke değil, çok somut bir maliyet hesabına dayanmaktadır. BM’nin yaptırımları ve bölgesel gerilimler, yatırımın eski cazibesini yitirmesine, ticaretin daralmasına ve para biriminin güvenilirliğinin çökmesine yol açtı. Bugün ABD veya İsrail’le daha büyük bir çatışma ihtimali, yalnızca güvenlik değil, aynı zamanda “yarın dükkânımı açabilecek miyim, aldığım malı satabilecek miyim?” gibi çok basit gündelik sorularla çok yakından ilişkilendirilmektedir. Geçen seneki İsrail ve ABD ile artan askeri gerilimler, petrol ihracatını kısıtlamış; dış gelir kanalları tıkanmıştır. Bu bağlamda, protestoların ilk talepleri ekonomik istikrar –döviz kurlarının sabitlenmesi, fiyat kontrolleri ve yoksullukla mücadele– odaklı olsa da bu problemlerin ancak rejim değişikliği ile çözülebileceği kanaati giderek hâkim olmakta ve hızla rejim değişikliği talebine dönüşmüştür. İran halkı artık dış politika önceliklerinin sebep olduğu ekonomik belirsizliklerden bitkin duruma düşmüştür. “Macera” olarak görülen dış politika ısrarı içeride refahı feda etmiştir.
Bu protestoları, 2017’deki zam isyanlarından 2022’deki Mahsa Aminî (Kadın, Yaşam, Özgürlük) hareketine uzanan bir sürekliliğin parçası olarak görmek mümkündür. Ancak bu kez etnik azınlıkların (Kürt, Beluç, Azeri, Arap) ön plana çıkması dikkat çekicidir. Nispeten çevre olarak görülen bölgelerin (örneğin, Harsin, Malekşahi, Zahedan) merkeze kıyasla daha erken harekete geçmiş olması belki de yoksulluk haritası ile kültürel dışlanma coğrafyasının örtüştüğünü göstermektedir. Rejimin Fars-Şii kimlik inşa etme girişimleri anadillerin ve kültürel hakların bastırılmasına yol açmıştır.
Kültürel kimlikleri bastırma çabalarından etkilenen bir diğer kesim de kadınlardır. Özellikle genç kadınlar, beden politikalarına ve ahlâk polisliğine karşı sembolik eylemlerle protestoların ön saflarında yer almaktadır. Dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in fotoğraflarının yakılması, sosyal medyada yasakların ihlali ve başörtüsü kurallarına meydan okumalar, kolektif bir itaatsizliği temsil etmektedir. Talepler, kimlik özgürlüğüyle ekonomik adaleti birleştirmekte; “kadın, yaşam ve özgürlük” sloganına benzer şekilde “özgürlük, adalet ve refah" kavramları hareketin omurgasını oluşturmaktadır.

28 Aralık 2025’te Tahran’da barışçıl kepenk kapatmalarıyla başlayan protestolar ertesi günü üniversitelere sıçramış ve alınan her türlü tedbire rağmen ülke geneline hızla yayılmıştır. Tahran, İsfahan, Şiraz, Tebrizi Kirmanşah ve Zahedan gibi lokasyonlarda artık gündelik hayatın bir parçası haline gelmiştir. 8 Ocak’ta devrik şahın oğlu Rıza Pehlevi’nin halkı sokaklara davet edip rejimi değiştirmelerini istemesi yerel halk nezdinde çok da karşılık bulmamıştır. “Amerika’ya ölüm” sloganları altında ABD’nin desteği ile halkı bir devrime daha teşvik etmekle, hiçbir siyasi formasyonu olmayan “devrik şahın oğlu”nun da yeni dönemde pek şansı olmayacağı açıktır. İran halkı kendi içlerinden Antonio Gramsci’nin öne sürdüğü “organik entelektüeller” gibi “organik siyasetçiler” de yetiştirebilir. Ülke gerçeklerini bilen ve tüm unsurlar ile bir “sosyal mukavele” anlaşması yapabilecek yeni bir yönetim bölgede huzur için önemlidir.
“İç dayanışma”
Mevcut rejim, protestolara karşı “bildik” yöntemlerle, yani göstericilere gerçek mermi kullanımı ve aralarındaki iletişimi kesmek için telefon ve internet kesintisi ile yanıt vermiştir: Ölüm sayısı bağımsız kaynaklara (örneğin HRANA, Human Rights Activist News Agency) göre 500’ü aşmış;10 binden fazla gözaltı yapılmıştır. Ama öte yandan rejim medyası aracılığıyla damgalamakta, Başkan Mesud Pezeşkiyan bir televizyon mülakatında protestocuları “yabancı ajan” olarak nitelemiştir. Başsavcının göstericileri idam ile tehdit etmesine ve üç günlük yas ilan edilmesine rağmen protestoların yoğunluğu azalmamış, hatta rejimin meşruiyetini daha aşındırmaktadır.
ABD Başkanı Donald Trump’ın müdahale sinyali vermesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun da protestocuları desteklemesi içeride rejimin anlatısını güçlendirmektedir. Batı ülkelerinden gelen şiddetli kınamalarının yanı sıra İsrail Başbakanı Netanyahu’nun İran halkının özgürlük mücadelesini selamlaması, hatta Londra, Paris ve İstanbul gibi diaspora protestoları rejimin “dış mihraklar” iddiasını güçlendirmektedir. Rejim de zaten yıllardan beri dış gerilimi tırmandırarak içerideki huzursuzlukların ve ekonomik belirsizliklerin sorumluluğundan bir kez daha kaçabilmeyi planlamaktadır.
Çok genel olarak İran protestoları, onurlu bir yaşam, öngörülebilir ekonomi, saygı duyulan kimlik ve iç refah odaklı bir devlet yapısı talebini yansıtmaktadır. Orta sınıfın kaygıları ile kültürel yapıların beklentileri karşılanırsa “iç dayanışma” ile müzakere ve reform kapıları açılabilir.
İran’ın yıllardır Lübnan’dan Yemen’e, Suriye’den Irak’a uzanan vekil ağları ve milis ittifaklarıyla “direniş ekseni” oluşturmaya çalışmış ama artık bu ağların finansmanı ülke sokaklarında tartışılmaya ve hatta açık bir şekilde reddedilmeye başlamıştır. Rejimin “eğer biz bu bölgelerde mevcut olmazsak, Batı egemenliğini kuracaktır” söylemi bir başka emperyalist iddiadır. Eğer bölge halklarının ekonomik ve kültürel olarak istekleri yerine gelirse iç cephe veya iç dayanışma güçlendirilmiş olacaktır. Ama iç barışı sağlamak yerine dış gerilimi tırmandırmak, olası bir ABD saldırısına karşı ABD üslerini ve İsrail’i “meşru hedef” ilan eden açıklamalar yapmak içeride safları sıkılaştırabilir ama uzun vadede bölgesel riskleri artıracaktır.
Bugün İran sokaklarında gayet yalın bir talep olarak karşımıza çıkan onurlu bir yaşam ve öngörülebilir ekonomi beklentisi karşılanamazsa çok katmanlı itiraz “boş tencere iktidarı değiştirir” söyleminin kanlı bir iç savaşa evrilmesine bile yol açabilir. Böyle bir savrulma yaşanmaması için müzakere, reform ve toplumsal sözleşme ile bölgede daha dengeli bir yapı oluşturulabilir. (AMY/TY)
















