Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü'nün kurucusu, Türkiye Felsefe Kurumu başkanı ve Uluslararası Felsefe Dernekleri Federasyonu'nun (FISP) eski başkanı İoanna Kuçuradi'nin vefatının ardından Yusuf Kaplan X'te bir mesaj yayımladı. Mesajın bir cümlesi, söylenmek isteneni son derece açık biçimde ifade ediyordu:
"Türk değildi bir defa. Rum'du."
Yusuf Kaplan'ı bu sözleri nedeniyle haklı olarak kınayanlara ben de katıldım ve onu, felsefenin dine ya da halka mensubiyetle değil bilgi ve düşünceyle ilgili olduğunu göstermek üzere, Heidegger üzerine açık bir münazaraya davet ettim. Böylesi bir saldırıyı karşılıksız bıraktığımızda, Alevi, Kürt, Ermeni, Gürcü, Bulgar, Arnavut, Süryani ya da Yahudi olduğu için insanların felsefe, edebiyat, sanat gibi alanlardaki emek ve eserlerini benzer saldırılara açık bırakmaya devam ederiz.
Çağrım hâlâ karşılıksız; anlaşılan cevap da mümkün değil.
Heidegger'i seçmemin nedeni, onun Türk-İslamcı çevrelerde olduğu gibi Yusuf Kaplan'ın düşüncesinde de önemli bir yere sahip olmasıdır. Şu alıntı bunu göstermeye yeter:
"Heidegger, (Batı'da) felsefenin Sokrat'la birlikte sona erdiğini söylemişti. Oysa biz, Batı-merkezci metinlerden, Batılı anlamda insanın hayatın merkezine yerleştirilmesi ve felsefenin mythos'tan logos'a ve antropos'a endekslenmesi sürecini başlatan filozof olması hasebiyle, felsefenin, ilkin Thales'le, ama esas itibariyle Sokrat'la birlikte başladığını bilmemiz gerektiğini bellememiz istendi bizden bugüne kadar. Ben, Heidegger'in 'kışkırtıcılığını' kuşanarak, sadece felsefenin değil, bir adım daha ötesine giderek, insanın da Sokrat'la birlikte bittiğini düşünüyorum."[1]
Bu alıntının 2006 tarihli olması sizi yanıltmasın. Kaplan aynı fikri 2018'de Yeni Şafak'taki "Socrates'i öldürmeliyiz" başlıklı yazısında yeniden dile getirdi.[2] Ne fikrini değiştirdi ne de buradaki bilgileri düzeltti.
Müsaadenizle bu ifadeye, özellikle de Kaplan'ın Heidegger'e atfettiği cümleye biraz daha yakından bakalım: "Heidegger, (Batı'da) felsefenin Sokrat'la birlikte sona erdiğini söylemişti." Gerçekten Heidegger böyle bir şey söylemiş miydi? Bu yazıda yalnızca bu parçayı numune olarak inceleyeceğim; münazara imkânı doğarsa konuyu daha da açarım.
Kaplan'ın paragrafı birbirini taşıyan birkaç hata üzerine kurulu.
Her şeyden önce Heidegger felsefenin Sokrates'le sona erdiğini hiçbir yerde söylemedi. "Sokratizm çöküşün bir işaretidir" diyen Nietzsche'dir.[3] Kaplan iki filozofu birbirine karıştırıyor. Nitekim yıllar sonra Nietzsche'yi de aynı tartışmaya ekler; fakat iki düşünür arasındaki ayrımı yine açıklamaz.
Heidegger'in meselesi felsefenin sonu değil, Seinsvergessenheit, yani varlığın unutuluşudur. Bu kavramı Varlık ve Zaman'da kullanmaz; 1947'de Beaufret'ye yazdığı mektupta kullanır ve orada geriye dönük olarak Varlık ve Zaman'ın da bu temel deneyimden doğduğunu söyler.[4]
Heidegger'de ise odaklandığı filozof Sokrates değil Platon'dur. Platon'la başlayan felsefe, onun deyişiyle, sonradan "metafizik" denecek olanın karakterini taşır.[5] 1964'te ise bu tezi bile düzelterek unutuluşu Platon'un yol açtığı bir sapma olarak değil, aletheia'nın (ἀλήθεια, açığa çıkma) kendi yapısına ait bir gizlenme olarak düşünür.[6] Hatta aynı metinde, kendi felsefesinin bir düşüş hikâyesi olmadığını özellikle belirtir.[7]
Benim itirazım ise Varlık ve Zaman'ın kendi kavramlarına dayanıyor. Heidegger'de Dasein düşer: içinde bulunduğu dünyaya ve benimsediği geleneğe düşer, ölümü kendi imkânı olarak üstlenmek yerine onun üzerini örter. Varlığın unutulmuşluğu da bu örtmenin karşılığıdır. Kurtuluşun nerede aranacağı ise bellidir: Heidegger'in ima ettiği gibi, cevap kendi düşüncesinde bulunmaktadır. Düşülen bir durum, oradan çıkılamayan bir süre ve nihayet çıkışı sağlayan bir düşünür — bu, adı konmasa da bir düşüş teorisinin bütün unsurlarını taşır.
Sokrates'e gelince, Heidegger onu Düşünmek Ne Demektir?'de hiçbir şey yazmadığı için "Batı'nın en saf düşünürü" olarak över.[8] Son olarak Kaplan'ın çıkış yolu olarak gösterdiği metafizik, Heidegger'e göre Platonculuğun ta kendisidir.[9]
Felsefenin sonu ve Marx
Heidegger felsefenin sonunu, metafiziğin Marx'la tersine çevrilmesine bağlar: ona göre felsefe bu tersine çevrilmeyle en uç imkânına ulaşmış, bundan sonra gelen felsefe girişimleri yalnızca epigonal yeniden canlandırmalar olarak kalmıştır.[10]
Heidegger'in Marksizmi bu kadar merkezi bir yere koyması tesadüf değildir. 1946'da Marksist tarih anlayışının, yabancılaşmayı kavrayarak tarihin özsel bir boyutuna ulaştığı için diğer bütün tarih yazımlarından üstün olduğunu kabul etmişti.[11] "Felsefenin Sonu ve Düşünmenin Görevi", felsefenin Marksizmle vardığı noktadan sonra içine düştüğü krize verilmiş bir cevaptır. Heidegger'in yaptığı, işçi sınıfının ve Marksizmin ortaya koyduğu soruya gerici bir cevap vermektir.
Kısacası Kaplan, Nietzsche'nin tezini Heidegger'e atfediyor, Heidegger'in Sokrates övgüsünü tersine çeviriyor, bugüne ait bir "sonu" Antik Atina'ya taşıyor ve buradaki Marksizmle olan tartışmayı da ıskalıyor. Yani konuştuğu konuyu bilmiyor.
"Türk değildi bir defa, Rum'du" cümlesi aynı zamanda bir ironi barındırıyor: Kaplan'ın düşüncesine başvurduğu Heidegger'e göre felsefenin dili Yunancadır. Kaplan ise ömrünü felsefeye adamış Rum bir filozofu, Türk olmadığı gerekçesiyle dışarıda bırakmaya çalışıyor. Heidegger'in Türkçeyi felsefe dili saydığı bir metne ise bugüne kadar rastlanmadı. İoanna Kuçuradi'nin felsefesi, insan haklarının ve insan onurunun evrenselliği üzerine kuruluydu. Bu yüzden ona yöneltilen bu sözler yalnızca ona değil, felsefenin kendisine yöneltilmiştir.
Heidegger felsefesinin Alman hâkim sınıfı için ne anlama geldiği ve neden bu kadar önemli bir yer tuttuğu ise ayrı bir yazının konusu.
Münazara çağrım hâlâ geçerlidir. Kaplan gibi düşünen başka Yeni Şafak yazarları varsa onlar için de geçerlidir: bu kadar çok konuştuğunuz Heidegger üzerine konuşalım. Şunu diyebilirim lakin, Heidegger'in Alman hâkim sınıfı için neden bu kadar önemli olduğu Varlık ve Zaman'da görülebilir. Kitap 1927'de, Cihan Harbi yenilgisinin, Kiel ayaklanmasının, Kasım Devrimi'nin ve Bavyera Konsey Cumhuriyeti'nin ardından, burjuvazinin ve küçük burjuvazinin korkusunun yoğunlaştığı bir atmosferde ortaya çıktı.
Heidegger savaş alanında askerden beklenen tutumu, yani ölümden kaçmamayı, kendi ölümünü üstlenmeyi ve karar vermeyi, "sahih" varoluşun genel kavramına dönüştürür. 74. paragrafta bireyin yazgısını (Schicksal) halkın ortak yazgısına (Geschick) bağlarken bu bağ açıkça görünür. Oysa savaşın sonunda milyonlar ölümün kendisine değil, ne uğruna ölmelerinin istendiğine itiraz etmişti. Heidegger bu soruyu tersine çevirdi: "İnsan neden bu savaşta ölmek istemiyor?" sorusunun yerine "İnsan neden kendi ölümünü sahih biçimde üstlenmiyor?" sorusunu koydu ve yenilginin krizini ontolojik kategorilere tercüme etti. Ölüm her yerde ve her zamanda insana dair bir şey olduğunda, onu cephede görünce farklı bir davranış göstermeye gerek yoktu ezcümle. 1933'teki rektörlüğü ve faşist Almanya'nın filozofu olma talebi bu çizginin devamıydı. Kara Defterler de bu düşüncelerden ömrünün sonuna kadar vazgeçmediğini gösteriyor.
Şu nettir ki felsefe bir dine ya da halka mensup olmakla değil, bilgiyle ve düşünceyle ilgilidir. Kuçuradi'ye yöneltilen o cümle, aynı zamanda bunu anlamamanın ifadesidir.
Kendi adıma ayrıca şunu söyleyebilirim: Kuçuradi'nin etik felsefesi, benim tasvip etmediğim ve yetersiz bulduğum alanlardan biri. Bu anlamda Kuçuradi'nin sınıfsal ilişkileri ve bu ilişkilerdeki çatışmaları felsefesinde yeterince kavrayamadığını düşünüyorum. Hatta bir adım daha ileri giderek, geliştirdiği etik yaklaşımın bu ilişkileri anlaşılmaz kıldığını da söyleyebilirim.
Tam da bu durum beni ikili bir görev ve sorumlulukla karşı karşıya bırakıyor: Bir yandan felsefeye ve felsefe yapabilme hakkına yönelik bu gerici saldırıya karşı bir savunma geliştirmek; diğer yandan felsefenin dar bir etik anlayışına sıkıştırılmasına karşı eleştirel bir tartışma yürütmek.
[1]Yusuf Kaplan, Yeni Şafak, 3 Ocak 2006, https://www.yenisafak.com/arsiv/2006/ocak/03/ykaplan.html
[2]Yusuf Kaplan, "Socrates'i öldürmeliyiz", Yeni Şafak, 2018, https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/socratesi-oldurmeliyiz-yoksa-metafiziksiz-bilim-yok-olusa-surukleyecek-hepimizi-2046441
[3]Friedrich Nietzsche, Die Geburt der Tragödie. Oder: Griechentum und Pessimismus, Leipzig: C. G. Naumann Verlag, 1907, s. 2.
[4]Martin Heidegger, Platons Lehre von der Wahrheit. Mit einem Brief über den „Humanismus", Bern: A. Francke AG, 1954, s. 72.
[5]A.g.e., s. 48.
[6]Martin Heidegger, Zur Sache des Denkens, Gesamtausgabe Band 14, Frankfurt am Main: Vittorio Klostermann, 2007, s. 147.
[7]A.g.e., s. 70.
[8]Martin Heidegger, Was heißt Denken? (1951-52 kış dönemi dersleri), s. 20.
[9]Martin Heidegger, "Das Ende der Philosophie und die Aufgabe des Denkens", GA 14, Frankfurt am Main: Klostermann, 2007, s. 71.
[10]A.g.e., s. 71.
[11]Martin Heidegger, Platons Lehre von der Wahrheit. Mit einem Brief über den „Humanismus", Bern: A. Francke AG, 1954, s. 87.
(VAY/HA)







