Bir işletmenin gün sonunda aldığı Z raporu, kasanın o günkü kapanışından fazlasını söyler: Gün boyunca yapılan işlemlerin sonunda geriye ne kaldığını gösterir. Hesap kapanır, rakamlar sabitlenir ve bilanço önümüze gelir. Yirmi dört yıllık uzun bir iktidar döneminin sonunda da kaçınılmaz olarak benzer bir an yaşanır. Artık vaatlerden, niyetlerden ve iktidarın kendi başarı anlatılarından çok, geride bırakılan hayata bakmak gerekir. Kim ne kazandı, kim ne kaybetti? Yurttaşın elinde güven, adalet, özgürlük ve insanca yaşam bakımından ne kaldı?
Bu hesabın ölçütü iktidarın kendi başarı söylemi değil, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’dır. Çünkü Anayasa, yalnızca devletin organlarını tanımlayan soğuk bir metin değil; iktidarın sınırlarını, yurttaşın devredilemez haklarını ve devletin temel sorumluluklarını belirleyen toplumsal sözleşmedir.
Anayasa’nın 2. maddesindeki demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ilkesi; 5. maddede devletin toplumun huzurunu sağlama ve hakların önündeki engelleri kaldırma göreviyle tamamlanır. 11. madde ise bu hükümlerin yasama, yürütme ve yargıyı bağladığını açıkça yazar.
Yirmi dört yıllık iktidarın her döneminde hafızalarda iz bırakan ihlaller yaşandı. Bu yazının sınırları bu uzun bilançoyu tutmaya maalesef yetmeyeceği için, başkanlık sistemi denilen hükümet modelinin başlangıcına giderek konuyu ele almak daha pratik olacaktır. Ama bu Z raporu tüm yirmi dört yıl için de aşağı yukarı geçerlidir.
Seçim hukuku ve demokratik meşruiyet
Bu bilanço, en başında demokratik meşruiyetin en temel aracı olan seçim hukukuna ilişkin ağır bir gölgeyle maluldür. 16 Nisan 2017 referandumunda, sandık kurulu mührü taşımayan oy pusulalarının geçerli kabul edilmesine Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından oy verme işlemi sürerken karar verildi. Oysa 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri Hakkında Kanun’un 101. maddesi, sandık kurulu mührü bulunmayan birleşik oy pusulalarını açıkça geçersiz sayıyordu. Hukukun evrensel bir ilkesi olarak, bir kural veya anayasa maddesi açık ve netse artık yorumlanamaz; tereddütsüz uygulanır. YSK ise 2017/560 sayılı kararıyla, kanunun bu net emrine rağmen devam eden seçim sırasında geçerlilik ölçütünü değiştirerek filigran tartışması üzerinden kuralı esnetti. Buradaki mesele basit bir usul tartışması değil; önceden belirlenmiş seçim güvenliği kurallarının oylama sırasında ihlal edilmesidir. Anayasa’nın 67. maddesi seçme hakkını güvence altına alırken, 79. maddesi YSK’ya denetim yetkisi verir; ancak bu yetki, kanunda açıkça yazılı bir geçersizlik hükmünü oylama sırasında etkisizleştirme yetkisi olarak asla yorumlanamaz. YSK’nın bu müdahalesi, anayasal değişikliğin demokratik meşruiyetini temelden sarsmıştır.
Bu sayede 2018’de yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi ise yürütme yetkisini tek elde merkezileştirerek kuvvetler ayrılığını ve parlamenter denetimi fiilen tasfiye etti. Cumhurbaşkanının parti genel başkanı olabilmesi, üst düzey atamaları tek başına yapması ve kararname yetkisi, denge-denetleme mekanizmalarını işlevsiz hale getirdi. Anayasa’nın 8. maddesi yürütme yetkisinin kanunlara uygun kullanılmasını emreder; yetkinin merkezileşmesi siyasal sorumluluğu ortadan kaldırmaz, aksine daha görünür kılar. Oysa o günden beri tüm yetkinin tek elde toplandığı bir düzende sorumluluğun asla üstlenilmediği bir keyfilikte yaşıyoruz.
Yargı bağımsızlığı ve ifade özgürlüğünün sınırları
Hukuk devletinin sınandığı zemin, anayasa metnindeki yazılı hükümler değil, sokağın gerçekliğidir. Anayasa Mahkemesi’nin yalnızca 2026’nın ilk yarısında verdiği 2 bin 280 hak ihlali kararı; adil yargılanma, mülkiyet ve ifade özgürlüğü alanındaki devasa yıkımın ölçeğini göstermektedir. Anayasa Mahkemesi'nin bağımsızlığının bile tartışmalı hâle geldiği ve kararlarının uygulanmadığı günlerden geçtiğimizi de elbette unutmamamız gerekir.
Anayasa’nın 26. ve 28. maddeleri düşünceyi açıklama ve basın özgürlüğünü güvence altına alırken, 13. madde sınırlamaların ancak ölçülülük ilkesine ve demokratik toplum düzeninin gereklerine uyarak yapılabileceğini belirtir. Buna rağmen gazetecilerin haberleri ve eleştirileri nedeniyle tutuklanması, eleştirinin suç şüphesine dönüştürülmesi bu anayasal zırhı delik deşik etmiştir. TCK’ya eklenen 217/A maddesindeki “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçu, belirsiz sınırlarıyla ifade özgürlüğü üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmaktadır. Bir bilginin yanlış olduğuna kimin karar vereceği, hukuk devletinin açıklık ve öngörülebilirlik ilkeleriyle taban tabana zıttır.
Fakat meselenin en çarpıcı özeti, geçinemediğini anlatan 70 yaşındaki bir kadının sokak röportajındaki şu endişeli sorusunda saklıdır:
“Yarın beni tutuklamazlar değil mi?”
Bir yurttaşın en temel insani meselesini, geçim sıkıntısını dile getirirken bile tutuklanma korkusu yaşaması, baskının gündelik hayatın en kılcal damarlarına kadar sindiğini gösterir. İnsanların söylediklerinin muhtemel sonuçları nedeniyle kendilerini dâimî bir oto-sansüre tabi tuttuğu bir iklimde, ifade özgürlüğü kâğıt üzerinde varlığını sürdürse bile demokratik işlevini yitirir. Hakikati söylemenin korkuyla eşdeğer hâle gelmesi, bir hukuk devletinin uğrayabileceği en ağır kayıptır. Hatta artık orada değil bir hukuk devletinden, kanun devletinden dahi bahsedilemez.
Yaşam, sağlık, eğitim ve çalışma hakkı
Yaşama hakkı ve devletin koruma yükümlülüğü de aynı karanlık bilançonun merkezindedir. Yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde bebeklerin hayattan koparılmasına yol açan skandallar veya Kartalkaya’daki otel yangınında 34’ü çocuk 78 insanın yaşamını yitirmesi, denetimsizliğin faturasını ortaya koyan en çarpıcı örnekler olarak aklımızdadır. Sağlık ve güvenlik hizmetleri, doğrudan devletin asli sorumluluğudur. Anayasa’nın 17. ve 56. maddeleri yaşamı ve sağlıklı çevre hakkını güvence altına alır; devletin görevi felaket sonrası enkaz kaldırmak değil, önleyici denetimi zamanında yapmaktır.
Eğitim alanında da tablo farklı değildir. Tarikat ve cemaat yurtlarındaki krizler, okullardaki güvenlik zafiyetleriyle birleştiğinde devletin yükümlülüğünün ihmal edildiğini gösterir. 2026 Nisan’ında ve sonrasında okullara düzenlenen silahlı saldırılar, çocukların korunmasının yalnızca adli soruşturmalarla sağlanamayacağını en net biçimde ortaya koymuştur. Çocukların güvenli ve bilimsel bir eğitim ortamında bulunması kamusal bir zorunluluktur.
Çalışma hayatında ise anayasal güvenceler ile somut gerçeklik arasındaki uçurum kapatılamaz boyuttadır. İSİG verilerine göre 2025’te en az 2 bin 105 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Derinleşen çocuk işçiliği, eğitim hakkıyla çalışma hayatındaki koruma kalkanının nasıl aynı anda çöktüğünü gösterdi. Anayasa’nın 49. ve 55. maddeleri devlete çalışanları koruma ve adil ücret sağlama görevi yüklerken, bugün işçinin hayatı üretim maliyetinin ucuz bir kalemi hâline gelmiştir.
Yoksulluk, haklara erişimin önündeki en büyük engeldir. TÜİK’in 2025 verilerine göre 0-17 yaş grubunun yüzde 36,8’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındadır. Emeklilerin hayatta kalma mücadelesi ve vergi yükünün adaletsiz dağılımı aynı sorunun parçalarıdır. Devletin bütçesi iktidarın özel kasası değil, yurttaşın ortak kaynağıdır; vergilerin nereye harcandığı en temel demokratik denetim konusudur.
Vize randevularını bot yazılımlarla bloke eden ticari rantlar, yurttaşın kamusal hizmete erişimini engellerken; fon piyasalarında binlerce küçük yatırımcının mağdur edilmesi yatırımcıların güvenini sarsarken finansal denetim ve gözetim mekanizmalarına ilişkin ciddi soru işaretleri doğurmuştur.
Fon vurgunu olarak adlandırılan skandalın geldiği boyut zaten enflasyonla boğuşan ülkenin ekonomisini bütünüyle risk altına sokmuş gibi algılanmaktadır. Aynı sorgulama zeytinlikler, ormanlar ve doğa için de geçerlidir. Kamu yararı kısa vadeli rantın arkasına itildiğinde Anayasa’nın 56. maddesindeki gelecek kuşaklara karşı sorumluluk anlamını yitirir.
Yeni bir düzeni kurmak
Yirmi dört yılın sonunda karşımızda başarısız politikalar toplamı vardır. Seçim hukukundan yargı bağımsızlığına, eğitimden doğanın korunmasına uzanan geniş bir hatta anayasal güvenceler ile yönetim pratiği arasındaki makas tarihin en geniş noktasına ulaşmıştır. Bu mesafeyi münferit olaylara bağlamak sorumluluğu görünmez kılar; hesap doğrudan yetkiyi kullanan siyasi iradeye sorulmalıdır.
Anayasa, iktidara yalnızca yönetme yetkisi vermez; o yetkinin sınırlarını ve yurttaşa karşı sorumluluklarını da çizer. Seçim kazanmak, Anayasa’nın ve hukukun üstünde olmak anlamına gelmez. Sandıktan çıkan çoğunluk, temel hakları keyfî biçimde sınırlama ruhsatı değildir.
Bugün çıkarılması gereken Z raporu, yalnızca nelerin yapıldığını değil, nelerin yapılmadığını kayda geçirmelidir: Korumadıkları hayatları, karşılamadıkları hakları ve geleceklerinden çalınan çocukları… Öyle ki daha bu yazıda bahsedilemeyen yüzlerce irili ufaklı haksızlık. Yirmi dört yıl, bir iktidarın icraatlarını anlatması için uzun; yurttaşın faturayı değerlendirmesi için yeter de artar bir süredir.
Anayasa bu iktidara yetki vermiş, karşılığında yurttaşın haklarını koruma sorumluluğunu yüklemiştir. Bu sorumluluğun hesabı hamasetle kapatılamaz. Şimdi mesele, ülkenin demokratik hukuk devleti olma iddiasını yeniden ayağa kaldıracak iradeyi kurmaktır.
Yanlış anlaşılmasın; sıfırdan yeni bir anayasa yazmaktan bahsetmiyorum. Mevcut kurallara uymayan bir zihniyetle yeni bir toplum sözleşmesi yapılamaz. Kâğıt üstünde kalan sözleşme zaten işe yaramaz; sözünü ettiğim, yurttaşın kendi haklarına ve geleceğine sahip çıktığı yepyeni bir kamusal düzeni ve siyasal iktidarı talep etmesidir.
(NK/FY)







