Not: Yazıyı uzatmamak için değerlendirmemi başlığın içeriğiyle sınırlı tutmaya çalışacağım.
Bu yıl vizyona giren * “Sevdan Bir Ateş” in Leylası ile “Güneşin Doğduğu Yer”’in Leyla’sı (LAYLA) ikisi de istenmeyen gelinlerdir. Dolayısıyla yazgıları ortaktır: Çocukları ellerinden alınırken kendileri de kapı dışarı edileceklerdir.
Peki, anneyi çocuğundan ayırmaya kalkışanlar kimlerdir?
Olayların yaşandığı, servet ve nüfuz sahibi erkeğin sözünün kanun sayıldığı her iki belde de oğluna ‘muteber gelin’i seçmek erkeğin annesinin (hanım ağanın) görevidir.
Hanım ağalar da kadınlık durumunun çilesini çekerler ama toplumsallaşmaları farklı olduğundan – örneğin bölgede yaygın olan ırgatlık deneyimini hiç yaşamamışlardır- kendilerinden olmayanlara karşı acımasızdırlar. Yaşamlarını, ölmeden önce eşlerine sonra da oğullarına bağımlı olarak sürdürürler.
Kan bağı ve miras yoluyla bu düzenin korunmasında ve kuşaklar boyu sürdürülmesinde “aile” çok önemli olduğundan üzerlerinde tahakküm kurmuş olan ağaların kendilerini görevlendirdikleri gelini seçme sorumluluğu onlarda ağaların gözünden düşme, ayrıcalıklı konumlarını yitirme korkusu yaratmıştır. Bu yüzden zorbalaşmışlar beğenmedikleri gelinleri namusuna dil uzatma, iftira, tuzak v.b. akla gelebilecek her tür kötülükle, çocuklarından ayırarak geri püskürtmeye adeta and içmişlerdir.
İlk dizi, günümüzden (2026) yedi yıl önce Mirza ile evlenme arifesindeki Leyla ‘nın bayıltılıp Kapadokya’dan Halep’teki insan kaçakçılığı ve benzeri kirli işlerle uğraşan yaşlı adamın yanına gönderilmesiyle başlar.
Annesiyle birlikte yaşayan adamın evinde, sefalet içinde kızına ve kendisine işkence yapan anne oğul tarafından zorla tutulan Kapadokya’lı, ziraat mühendisi Leyla ve gördüğü işkence yüzünden konuşma yetisini yitirmiş olan altı yaşındaki kızı Hüma , rastlantı sonucu Mirza ile Halep’te bir araya gelirler. Leyla’nın bir başka erkeğe kaçtığı yalanını yayan ailesine kanıp Leyla’dan nefret eden Mirza, insanlık adına anne ve kızı Halep’ten kaçırmak için Leyla ile formalite evliliği yapar, kızı Hüma’yı da nüfusuna geçirir. Türkiye’ye dönerler.
Mirza, onları da konağa getirir. Annesinin seçtiği Destan ile evleneceği için Leyla’dan boşanmasını ister. Halep’te geçirdiği dehşetengiz yedi yıl sonunda psikolojisi hasar gören Leyla, konuşma engelli kızına kendi yaşamından vazgeçecek kadar düşkündür. Onu korumak için her şeyi göze almıştır. “Sen zaten benimle evlisin” diyerek boşanmayı kabul etmez.
Leyla, aralarındaki ekonomik ve sosyal statü konusundaki eşitsizliğin Mirza’yı güçlü kıldığının ayırdındadır. Hüma’nın babası Mirza’dır, ama kızını elinden alacağı için bunu ondan gizler. Halep’e kaçırılmasında Mirza’nın ailesinin parmağı olduğunu bilir ama hak arayışı için doğrudan kimseyi hedef almaz. Kaçırılmış, tecavüze uğramış, kızıyla birlikte işkence görmüş, zorla alıkonulmuştur. Bölgedeyse yasaların esamesi okunmadığından geriye kalan tek seçenek, her şeye rağmen ülkenin bir yurttaşı olarak evli kadın konumunun meşruluğunu kullanıp evliliğini savunmaktır.
Mirza, Halepte’ki ev ve yaşlı insan kaçakçısı adam hakkında bilgi edindikten sonra gerçeği söylemesi için Leyla’nını üzerindeki baskıyı artırır. On hâlâ aşık olduğundan söyleyeceklerine inanmak ister. Bir yandan da Hüma’nın babası olabileceğini düşünür. Leyla aile içinde skandala meydan vermemek için gerçeği Mirza’nın kendisinin bulmasını bekler. Ama karşısındaki incelikten anlayacak biri değildir; işi zorbalığa döker, “konuşmayacaktın neden geldin buraya, git “ diyerek işi hakarete vardırır. Leyla, engelli kızının geleceğini düşünerek halden anlamayan erkeğe ,sağduyuyla, son derece etkileyici, dokunaklı, sitem dolu bir üslupla, “ben her şeyi anlattım ama sen sağırsın, körsün, ben zaten beni anlayan eski Mirza’yı sevmiştim” diyerek öyle bir ders verir ki, adam yumuşar, ikna olmuş görünür, bakışlarıyla özür diler. Ama annesi hanım ağanın karı kocayı ayırmak için muzırlıkları sürecektir.
İkinci diznin Leyla’sının (Layla) babası Türk, annesi Almandır, Almanya’da doğup büyümüştür. Orada tanıştığı Çukurova eşrafından gazeteci Kenan ile evlenir. Bir oğulları olur. Kenan’ın çevrede “Demir Leydi “ olarak anılan hanım ağa annesiyle tanışır. Demir Leydi , “davul bile dengi dengine “ mantığıyla oğlunu, yine eşraftan bir ailenin avukat kızı Hanzade ile evlendirmek ister. Hemen işe koyulur: Komplo, iftira derken, Layla uyuşturucu satmaktan iki yıl hapis yatar.
Demir Lady’de marifet çoktur. Resmi evrakta sahtecilik yaparak Leyla’yı ölü göstermeyi becerir. (Mizanseni de ihmal etmez.) Almanya ‘da gazetecilik yapmış olan oğlu Kenan da annesinin komplosuna hemen inanır! Yaşamını hiçbir şey olmamış gibi sürdürür. Ama asıl önemlisi çağdaş bir kadın olarak Layla’dan yasal yoldan hak aramak için güçlü bir ses yükseltmesi beklenirken onun gözü açılmamış bir Çukurova kızı davranışı sergilemesidir.
Tepkisini pasaportunu yırtmak, bağırıp çağırmak, tren yolunda ölümle yüz yüze gelecek kadar duygularını dizginleyememek, şuursuzca oğlunu konaktan kaçırmaya kalkışmakla gösterebilmiş; istediğini elde edemeyince de Kenan’ın ayaklarına kapanıp oğlunu kendisine vermesi için yalvarıp yakarmıştır. Aslında senaryoda tarihselliğinden koparılmayıp çağdaş kadın temsil edebilseydi , yaşadıklarını sineye çekmesi gerekmeyecekti. Alman Konsolosluğu’na pasaport çıkartmak için baş vurmadı. Çocuğunu alıkoyan Kenan’ı mahkemeye vermedi.
Yerel mahkeme işe yaramazsa ülkede ve Avrupa’da üst mahkemeler vardı. Ama Layla ne yaptı? Hanzade’nin ağabeyi Ceyhun’nun şemsiyesi altında korunmayı seçti. Sözde kimseye müdanası yoktu, köylü bir kadının yanına sığındı. Bulaşıkçılık yaptı. (Turistik bölgede, Türk köylüsünün yabancı geline gösterdiği konukseverliği de senaryoya cuk oturmuş !)
Ceyhun’nun , “yalnızca bir gece” karşılığında birlikte olmak için bir çanta dolusu para teklif ederek Layla’yı sınamak istemesi, Layla’nın teklife , sert yanıt vererek “hafif kadın” olmadığını göstermesi, Ceyhun’un aşkına layık olduğunu kanıtlaması, hiç belli olmaz, gelecek bölümlerde bayatlamış bir aşk hikayesini başlatabilir.
Ya da Kenan’ın , durup dururken yerin dibine batırdığı Leyla’yla eski günlerin hayallerini hatırlaması Ceyhun – Kenan düellosuna yol açabilir.
Ancak sorun şu: Dizilerimiz yurtdışında da izleniyormuş. 1 milyon izleyici, az buz değil ve dizilerin izleyici üzerindeki olumlu- olumsuz etkisi de bilinmeyen bir şey değil.
Bölgeyi kendi malı gibi gören zihniyetin temsilcileri Kenan , Mirza ve Ceyhun kadına da başka gözle bakmazlar. (“Leyla benimdir, der Ceyhun.) Tepkilerini yumruklarını, silahlarını konuşturarak gösteren bu erkeklerin yaptıklarını, kadınlara duydukları aşk bağışlatabilir mi?
Öfkesi burnunda bu adamlar dönüşebilir mi? Çevrelerindekiler emir kuludur. Emirlere karşı gelen komalık hale getirilir( Kenan); dikkafalılıkta (Mirza), yalancılık ve karanlık işlerdeki maharetinde (Ceyhun) ; bunların eşi menendi yoktur.
Devleti temsil eden yerel mekanizmaların basiretsizliğine , hukuktaki keyfî uygulamalara, yasaların çiğnenmesine göz yumulmamış olsaydı iki kadını ve çocuklarını mağdur eden olaylar bu noktaya varır mıydı? Ağaların gücü, bölgede yaptıkları hukuk ihlalleri ancak hukuk yoluyla kırılabilir. Ama ne görüyoruz, her iki dizi de ,konuşması gereken yerde susuyor!
Sonuç: Kadınların örgütlü mücadelesi için siyasi özne adayı olarak Leyla umut veriyor. Layla ise dürüstlüğüne karşın hak arayışını hukuk dışında sürdürüyor. Tehlike de tam burada değil mi? Ya senaryodaki kadın avukata ne demeli?
Kadına yönelik şiddet konusunda cansiperâne çaba harcayan genç kadın avukatlarımız dururken bencilliği yüzünden meslek etiğini bile hiçe sayacak kadar yozlaşmış Hanzade karakteri aracılığıyla , adalete olan güveni zaten sarsılmış nice kadın izleyicinin yarası dağlanmış olmuyor mu?
Keşke gelecek bölümleri izledikten sonra , eleştiri yapmakta acele etmişim diyebilsem. Her iki yapım da dizi formatının dışına çıkmamakta ısrarcı görünüyor; bunu anlayabiliyoruz. Ama yine de tüm zorluklara karşın yapımcılar bir çıkış yaparak bizi şaşırtabilirler. Kendileri için de doğrusu bu değil midir?
(TT/EMK)
*Sevdan Bir Ateş (2026), CNP yapımcılık, senaryo Eda Tezcan, Selda Akın, yönetmen Murat Saraçoğlu.
Güneşin Doğduğu yer (2026), yapımcılar: Timur Savcı, Burak Sağyaşar, senaryo Yıldız Tunç, yönetmenler: Çağrı Vila Lostuvalı, Çiğdem Bozali







