Hollanda'nın Amsterdam kentinde düzenlenen uluslararası belgesel festivali IDFA bu sene 20 Kasım-1 Aralık tarihleri arasında gerçekleşecek.
Dünyanın en kapsamlı belgesel etkinliği olarak bilinen IDFA'nın açılışı İranlı sinemacı Mehrdad Oskouei'nin yönettiği Sunless Shadows adlı eseriyle yapılacak.
Babalarını, kocalarını veya ailenin başka bir erkek ferdini öldürdükleri için cezaevinde bulunan genç kadınlar bazen yönetmenle baş başa, bazen de sadece bir kameranın karşısında duygularını içtenlikle ifade ediyorlar.
Evyilikleri zorla empoze edildiği, şiddete maruz kaldıkları veya okuma hevesleri örselendiği için suç işlemiş olan kadınlar, dış dünyada erkeklerin güdümündeki hayatlarından zaten bıkmışlardır; tamamı kadınlardan oluşan ortamda adeta koruma altında hissederler kendilerini.
İran'ın prestijli belgesel yönetmenlerinden Oskouei daha önce Starless Dreams veya The Last Days Of Winter adlı eserlerinde olduğu gibi, hapsedilmiş kahramanlarıyla samimi bir iletişim kurmayı başardığı için perdeye yansıyanlar seyirciyi mutlaka duygulandıracaktır.
Amsterdam'da yok yok!
Festivalin belgesel piyasasını yakından ilgilendiren birçok yan etkinliği her zamanki gibi gayet geniş kapsamlı olacak.
IDFA sırasında prömiyerlerini gerçekleştirecek, muhtelif yarışmalarda şanslarını zorlayacak olan yepyeni filmler dışında bilhassa Best Of Fests ve Masters adlı bölümlerde geçtiğimiz aylarda dünyada büyük ilgi görmüş eserler de Hollanda'da seyirci karşısına çıkacak.
Aralarında, Sudan sinemasına ayrılan özel bölümde 2014 yılında IDFA'da gösterilmiş, savaş karşıtı Beats of Antonov, kadın futbolcular hakkında Khartoum Offside ve sinema severlerin kalbinde ayrı bir yeri olan Talking About Trees kesinlikle ilgi görecek.
Filistinliler'i dirayetle savunan İsrailli avukat Lea Tsemel hakkındaki Advocate, yalnız İtalya'nın değil, tüm gezegenin başındaki "Mafya" belasıyla dalga geçen Mafia Is Not What It Used To Be, Makedonya'nın yerküreye duyurduğu çevreci mesajın kahramanı Hatice Muratova'ya dair Honeyland, ambulansa ihtiyaç duyduğunuz zaman başınıza gelecekleri zarafetle aktaran Midnight Familiy ve Sahra çölündeki güçlü kadın profilini bize yönetmenin oyunbazlığıyla sunan 143 Sahara Street IDFA'da seyirci karşısına çıkacak filmlerden.
Robert Fisk IDFA'da
Yönetmenliğini Yung Chang'ın üstlendiği This Is Not A Movie adlı belgeselin kahramanı meşhur gazeteci Robert Fisk.
Kanada/Almanya ortak yapımı belgeselin tanıtım metninde Fisk'in 12 yaşındayken gördüğü Hitchcock filmi Foreign Correspondent sayesinde dış muhabir olmaya karar verişinden bahsediliyor.
Hayali gerçekleştiği gibi Fisk günümüzde 73 yaşında hâlâ aktif bir yazar ve savaş muhabiri. Fakat mesleğe atıldıktan kısa bir zaman sonra hakikatin film kurallarıyla pek örtüşmediğini fark etmiş (Belgeselin adı buna istinaden verilmiş).
Savaşları gazeteciler sonlandıramıyormuş, kötü adamlar da her zaman hak ettikleri cezalara çarptırılmıyormuş. Fakat Fisk yılmadan, gezegenin sıcak noktalarında olanları dünyaya aktarma vazifesini sadakatle sürdürmekte.
Şiarı da zaten "Gözlerinle gördüklerini aktar". "Sadece o zaman gerçeğe yaklaşmış olursun" diye de ekliyor.
Bir Ortadoğu uzmanı olarak Fisk sık sık ateş çemberinin içinde kalabiliyor, zaten bunu Avrupa prömiyeri yapacak olan belgeselde de göreceğiz.
Fark edeceğimiz bir diğer mühim husus, her şeye rağmen onun yorulmadan, hadiselerin gerçekliği peşinde misyonunu devam ettiriyor olması.
Forum
Her sene politikanın, iş dünyasının ve akademinin önde gelen kahramanları İsviçre'de Dünya Ekonomi Forum'u için buluşurlar. Yönetmen Marcus Vetter zirvenin arka yüzünü görüntüleme şansına sahip olmuş ilk sinemacı.
Bildiğimiz erkek ağırlıklı karar mercilerinin yanında Greenpeace'in CEO'su Jennifer Morgan statükoya karşı muhalif sesini duyurmak üzere oradadır. Arsız düşmanlarından Brezilya lideri Jair Bolsonaro ile çatışma kaçınılmaz olur.
Bu arada çevre aktivisti olarak tanınan Greta Thunberg'e de söz verilir. Forum'un sonunda ortaya çıkacaklar dünyanın elitlerinin ekmeğine yağ sürmeye devam mı edecektir, yoksa yeni bir çağa girmeye mi hazırlanıyoruz?
İmelda bir köşede unutulmaya gelmez
90 yaşına gelmiş olmasına rağmen Filipinler'in eski lideri Imelda Marcos politikaya dönme hayalini muhafaza etmektedir.
İktidarda olduğu döneme göre ülkesinin içine düştüğü sefalete üzülerek tanık olur, yoksullara cömertçe sadaka dağıtmayı ihmal etmez.
Yönetmen Lauren Greenfield Kingmaker adlı belgeselde Marcos ailesinin mevzubahis zenginliğinin nereden geldiğini bir kez daha sorguluyor; ülkenin, son zamanlarda devlet eliyle sürüklendiği şiddet girdabı bir yana, parayla gücün birbirini nasıl beslediğini layıkıyla gözümüze sokuyor.
Muhaliflerin ağzını açmasına bile tahammülleri olmadığı Imelda'nın, ülkeyi tekrar bir cennete dönüştürme hayali kendisi için bir gerçeğe, halk içinse bir kâbusa evrilecek midir?
Patricio Guzmán
IDFA 2019'da bir retrospektif ve duayen yönetmenin favori belgesellerinden oluşan bir seçkiyle onurlandırılan Patricio Guzmán etkinlikte son eseriyle de seyirciyi sarsacak.
Pinochet diktatörlüğü ve ülkesi Şili'de yaşananlar hakkındaki yeni üçlemesinin son halkası The Cordillera of Dreams.
Sözkonusu rejim sırasında birçok sanatçı ve entelektüel ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı. And dağlarının varlığı coğrafyada yaşayanları hem korumuş, hem de dış dünyadan soyutlamıştır. Sıradağların muhteşem varlığı perdeye yansırken muhafaza ettikleri hafıza da kulaklarımıza acı maziyi fısıldamakta.
Usta sinemacı belgeselde kameraman Pablo Salas'la da görüşüyor. Polisin şiddet dolu icraatı Salas'ın muhteşem arşivinde ayrıntılarıyla belgelenmiştir.
Filmde de tabiatın estetik dünyasıyla net bir kontrast oluşturmakta olan bu görüntüler seyirciyi bir kere daha öfkelendirecektir.
Guzmán IDFA sırasında Hollanda prömiyeri gerçekleştirecek olan eserinde, halen protestolarla çalkalanmakta olan ülkede gençlerinin istikballe ilgili hayal imkânlarını da sorguluyor.
Tarkovsky
Sinema deyince akla gelen ilk isimlerden biri, Andrey Tarkovsky. A Cinema Prayer adlı filmde ayrıntılarıyla inceleniyor.
Oğlu Andrey A.Tarkovsky sinema ikonu babasının, hayatı, çalışmaları ve fikirleri konusunda cömertçe konuşurken gerçekleştirilmiş görüntü ve ses kayıtlarından yola çıkıyor.
Din ve spiritüelliğin hafızasındaki ilk yansımaları, onu anlamayan sinema eleştirmenleri, sinemayı diğer sanatlardan ayıran özellikler, oyuncularla çalışmak, hayran olduğu sanatçılar, otoriteyi temsil edenlerle ilişkileri, Batı'da kalıp kalmamak ve ölüm hakkında düşündüklerine vâkıf olacağız.
Kendi filmleri üzerine konuşmaktan imtina etmeyen büyük sinemacıyı arşiv fotoğrafları aracılığıyla da yakından tanıyacağız. Babası Arseny'nin şiirleri eşliğinde Rusya, İtalya ve İsveç'te, Tarkovsky için mühim olan yerlerin günümüzdeki halleri de perdeye yansıyacak.
Forman
Forman vs. Forman adlı belgeselde de bir diğer meşhur sinemacı kendini anlatıyor olacak.
Jakub Hejna ve Helena Třeštíková 2018 yılında vefat etmiş olan Miloš Forman'la yapılmış röportajlardan, film setlerindeki ziyaretlerinden, filmlerindeki sahnelerden ve evdeki özel video çekimlerinden yola çıkarak ayrıntılı bir portre ortaya çıkarıyorlar.
Annesiyle babası Nazi kamplarında katledilmiş olan Forman hayatı boyunca aile travmasını atlatamamış. Onu bir hikâye anlatıcısı haline getiren geçmişindeki acı dolu hadiselerin rolü ne kadar büyüktür?
Eserleri birçok Oscar dahil, defalarca ödüllendirilmiş bu nadide sinemacıya saygı duruşunda bulunmak için bu belgesel biçilmiş kaftan.
Toni Morrison'un ardından
Bu sene yitirdiğimiz Toni Morrison'un çocukluğunda, siyah renkli bir kız çocuğunun okula gidip okuma yazma öğrenmesi âdetten değildi.
Fakat o, dili ve hikâye anlatmayı o zamanlardan beri çok sevdi. Kariyerine öğretmenlik yaparak başladı, ardından editörlük yaptı, akabinde ünlü bir kitap yazarı oldu. 1993 yılında Nobel Edebiyat Ödülü sahibi de oldu.
Morrison siyah edebiyatı fikrine yepyeni anlamlar kazandırdı. Filmin omurgasını oluşturan uzun röportajda "Beyazların bakış açısının hiçbir kitabıma hâkim olmaması için tüm yazarlık hayatım boyunca uğraştım".
Siyahların daha önce alışılmamış perspektifinden yola çıkarak duyulmamış hikâyelerine ses verdiği gibi aslında anlattığı genel anlamda insanlığın gerçek doğasıydı.
Timothy Greenfield-Sanders'in yönettiği Toni Morrison: The Pieces I Am adlı 120 dakikalık belgeselde Morrison'un etkilediği birçok simaya da mikrofon uzatılıyor.
Apollo tiyatrosu
Harlem'deki Apollo tiyatrosu ABD'nin tarihinde herhangi bir sahne olmaktan çok siyahların ülkedeki mazisine ışık tutan bir tapınak sayılabilir.
James Brown, Ella Fitzgerald, Ray Charles, Prince, Richard Pryor ve daha birçoklarının ilk performanslarını sergileyip ünlendiği tiyatro, Billie Holiday'in ırkçılık karşıtı şarkısı Strange Fruit'u söylemeye cesaret edebildiği korunaklı bir vahaydı aynı zamanda.
Roger Ross Williams'ın yönettiği The Apollo adlı 102 dakikalık belgesel, Stevie Wonder ve Lauryn Hill'in oradaki performanslarıyla da zenginleştirilmiş bir arşiv şahikası.
ABD'de siyah olmanın ne demek olduğunun sık sık anlatıldığı ve sergilendiği anekdotlar silsilesi sonrasında belgesel, Apollo tiyatrosunun günümüzdeki anlamına da eğiliyor. Acaba Apollo mazide yaşanmış, neşeli olduğu kadar manalı günlerin anıldığı bir müze kuruma mi dönüşecek, yoksa kendini yenileyerek siyahların kültürüne aktif katkılarını sunmaya devam mı edecek?
Raggae de var
Jamaica'nın dünya kültürüne katkılarından raggae müziği Inna de Yard: The Soul of Jamaica ile bir kez daha irdeleniyor.
Yönetmenliğini Peter Webber'in üstlendiği belgesel, mevzubahis müziğin efsanelerini ağırlıyor ve eskiden hit olmuş eserlerinin akustik olarak tekrar kaydedilmesine tanıklık ediyor.
Ken Boothe, Winston McAnuff ve Kiddus gibi müzisyenlerin, yaş almış olmalarına rağmen ruhlarından hiçbir şey yitirmedikleri görülüyor. Bob Marley ve Peter Tosh gibi dünya yıldızlarıyla sahneyi paylaştıklaı yılları layıkıyla hatırlatıyorlar.
Gayet renkli ve eğlenceli belgesel dahilinde kayıt stüdyosundaki sekanslardan Avrupa'daki turneye kadar, birçok albenili unsur var. Filmdeki bir müzisyenin ifade ettiği şekilde:"Bazı memleketler pırlantalara sahip, bazıları petrole. Bizim raggae müziğimiz var".
Carne
Hayatlarının farklı dönemlerindeki beş kadın, bedenleriyle bazen muğlak olabilen ilişkilerini sorguluyor.
Camila Kater'in yönettiği Carne adlı kısa filmde aynı kadınlar kendilerine yönelen bakışların analizini de yapıyorlar. Aşırı kilolu olmak, âdet görmek, menopoz, yaşlanma gibi mevzular onlar için hem tanıdık hem de sürprizlerle doludur.
Çeşitli sinema ifade biçimlerinin harmanlandığı filmde kadınların kendilerini görmüyoruz. Farklı tekniklerle süslenmiş 12 dakikalık eserin gayet doyurucu ve düşündürücü olmasına engel değil bu.
Şişmanlığı spor yarışmalarında hızlı koşmasına mani olmasına rağmen bu durumun kendisine diğerlerine göre çok daha fazla dayanıklılık sağladığını hatırlıyan bir kadının anıları enteresan epizotlardan biri.
Filmin adı ve beş karaktere ayrılmış beş bölümü, etin beş adet pişirilme safhasından ironik bir tavırla esinlenmiş.
Fabulous voguing
Kuir dansçı Lasseindra Ninja New York ve Paris gibi şehirlerde LGBTQ toplumunun ikonu haline gelmiş durumda. Doğmuş olduğu Fransız Guyanası'nda ise ünlendiği Voguing dansını ve kendisini tanıyan pek yok.
Audrey Jean-Baptiste'in yönettiği Fabulous başlıklı belgeselde Lasseindra'yı ustalaştığı dansı Cayenne'de öğretirken görüyoruz. Erkek dansçıların kadınsı taraflarını göstermeleri önemli bir husustur.
Guyana'da erkeklik konusundaki katı klişeler efemine bir oğlanın ailesi tarafından dışlanmasına kolaylıkla sebep olmaktadır. Filme dahil olanlardan bazıları ülkenin başkenti Cayenne'in yeraltı dünyasına dair tecrübelerini de aktarıyor.
Film boyunca Lasseindra'nın verdiği dans kursları sayesinde birçok dansçının nasıl özgüven kazandığına da şahit oluyoruz. Filmin duygu yüklü finalinde uzun ve meşakkatli bir çalışmadan sonra elde edilen gurur verici tabloyu izliyoruz.
Dans deyince Cunningham
Dans deyince akla gelen ilk isimlerden biri ise kesinlikle Merce Cunningham.
Alla Kovgan'ın yönettiği Cunningham adlı bereketli belgesel bizi dans dünyasına layıkıyla sürüklüyor.
Kahramanımız kendisine avangard denmesinden hoşlanmazdı, sadece dançı sıfatıyla anılmayı tercih ederdi.
Dans dünyasını layıkıyla etkilemiş dansçı ve koreograf, dans hakkında "ortalıkta çeşitli biçimlerde hareket eden insanlar" derdi. Dansa bir anlam yüklemeye meraklı değildi, izleyicinin dansı yorumlaması onun için daha önemliydi.
Fakat bu bakış açısı 70 yıllık kariyerinde yorulmadan yeni ufuklara yelken açmasına engel teşkil etmedi.
Klasik dansla moderni harmanladı, insan bedeninin her türlü deviniminin dansa dönüştürülebileceğine inandığından herkesin dansçı olabileceğine inandı.
Gayet yaratıcı unsurlarla süslü belgeselde Cunningham'ın radikal görüşlerine, ayrıca bitmez tükenmez merakına da vakıf oluyoruz; monologlar ve röportajlar da cabası.
Arşiv görüntülerinin eklektik montajı üç boyutlu teknikle birleştiğinde filmi unutulmaz bir tecrübeye dönüştürüyor.
Hayatının aşkı, besteci John Cage'le profesyonel işbirlikleri de filmde irdelenen olmazsa olmazlardan.
IDFA 2019 zengin programıyla hem seyirciyi ihya edecek, hem de Amsterdam bir kez daha belgesel endüstrisinin nabzının attığı merkezlerden biri haline gelecek.
Orwa Nyrabia'nın sanat direktörlüğünde, kadın sinemacılara, kadınlar hakkındaki hikâyelere şimdiye kadarkinden çok daha fazla yer ayrıldığı gururla ifade edilen etkinlikte her nabza göre şerbet olduğu da kesin.
Yerküre muhtelif krizlele inkâr edilemez boyutlarda çalkalanırken, belgesel dünyasının gidişata hangi ölçüde dur diyebileceğini göreceğiz...
Margosyan 2 Nisan 2022'de aramızdan ayrıldı. Ben imza günlerimdeki partnerimi kaybettim. Samimi olarak diyeyim benim için fuarlardaki imzalar buruk geçiyor. Ama şunu tekrar vurgulayayım ömrüm var oldukça onun en azından yılda bir kez şehrinde anılmasına vesile olacağım…
Mıgırdiç Margosyan henüz 15 yaşında ve Diyarbakır’da ortaokul öğrencisi olduğu 1953 yılında, Anadolu ve Mezopotamya topraklarındaki diğer Ermeni çocuklarla birlikte bir Ermeni papaz tarafından anadilini öğrensin diye İstanbul’a götürülür.
Annesi ve babası ‘sen de git oğlum’ diyor. Kendi anadilini öğrenmek ve Ermenice eğitim görmek için İstanbul’a gidiyor. 15 yaşında bir çocuk olarak gidiyor aslında Diyarbakır ile olan bağı fiili olarak kopuyor, sadece yaz tatillerinde gelip gidiyor. 1960’lı yıllardan sonra ise, 90’lı yılların ortalarına kadar neredeyse hiç gelmiyor şehre.
Fakat 1988 yılında önce Ermenice sonra da Bebekusun Kitapları'nda yayımlanan ‘Gavur Mahallesi’ kitabı ile öyle bir edebiyat yaratıyor ki, sanki hiç Diyarbakır’dan ayrılmamış gibi…
Sadece Diyarbakır’daki Ermeni toplumunun hikâyelerini değil. Şehrin diğer sakinleri olan Kürtler ve diğer tebaa ile olan bağı 15 yaşındaki bir çocuğun hafızasına nakşolunan metinler üzerinden adeta yeniden yaşayarak yazıyor.
Bu, aslında bir anlamıyla tıkanan adeta kesintiye uğrayan Ermeni taşra edebiyatının İstanbul’daki Amira Ermenileri’ne ‘biz de varız, yok olmadık’ demenin hikâyesi gibi vukubuluyor. Mıgırdiç Margosyan’ı işte asıl bu pencereden okumak gerek…
Gavur Mahallesi kitabı 1980’li yılların sonunda ilk çıktığında Diyarbakır’da okuyan ilk kişilerden biri olduğumu söyleyebilirim. Üstatla tanıştığımda bunu kendisine de söylemiştim. Zaten o yılların suriçindeki Karınca Kitabevi'ne iki adet gelmişti ve ilkini ben almıştım, diğerini de önererek bir arkadaşın almasını sağlamıştım.
Onunla kurduğum dostluğun ölünceye kadar hiç kesilmediğini ifade edebilirim.
Her şeyden evvel çok duygusal bir insan olduğunu vurgulamalıyım. Margosyan’ın, Diyarbakır ile olan bağını eşi ve çocuklarının bana anlattığına göre; dünyanın herhangi bir yerinden bir davet geldiğinde ‘hele dur bir takvime, ajandama falan bakayım’ dermiş. Ama Diyarbakır dendiğinde ‘aha beni memleketimden çağırıyorlar, mutlaka gitmeliyim’ diyerek, bütün diğer işlerini bir kenara bırakıp Diyarbakır’ın davetine icabet ederdi.
Bunu zaten biz hep yaşadık, tanık da olduk bu şehirde. Geldiğinde, burada kendisi oluyordu Mıgırdiç Margosyan. Bu çok önemli bir şeydi, ana rahmine dönüş gibi düşünmeli bunu.
Hem zaten bu şehir sadece Kürtlerin şehri değil ki! Şimdi biz Kürtler olarak ‘Amed bizimdir’ diyoruz ama aslında bu şehir Ermenilerin, Süryanilerin, Keldanilerin, Êzidîlerin, Arapların, Yahudilerin, Rumların, Türkmen Alevilerin, yani bu şehir, burada yaşamış bütün toplumlarındır. Biz, şimdi muktedir bir kültür olarak Kürt kimliği üzerinden bir okuma yapıyoruz ama Mıgırdiç Margosyan Ermeni kültürünün de burada var olduğunun ispat-ı vücuduydu adeta yazdıkları ve söyledikleriyle…
Margosyan’ın vefatıyla bu toprakların çok şeyi kaybettiğinin altını özellikle çizmeliyim. Mıgırdiç Margosyan bir kimlik ve simgesel kişilikti.
Diyarbakır Kitap Fuarı’na her geldiğinde en fazla kuyruğu, O’nun yer aldığı Aras Yayınevi standının önünde görürdünüz. Bir de İsmail Beşikçi‘nin imza standı önünde insanlar kuyruğa girerlerdi. Fakat Mıgırdiç Margosyan hep bir numaraydı. Çünkü o, bu kentteki kimliğini gizlemek zorunda kalmış şahsiyetlerin bir nevi kimlik ifşası, kimlik varoluşu gibiydi adeta. İmza günlerine gelenlerin arasında kitabını imzalatırken biraz da kısık sesle “Hocam benim de ninem Ermeni” diyenleri çok duydum.
Margosyan 2 Nisan 2022'de aramızdan ayrıldı. Ruhu şad û handan olsun. Ben imza günlerimdeki partnerimi kaybettim. Samimi olarak diyeyim benim için fuarlardaki imzalar buruk geçiyor. Ama şunu tekrar vurgulayayım ömrüm var oldukça onun en azından yılda bir kez şehrinde anılmasına vesile olacağım…
Yaşadığı zamanlarda onun için yazıp kitabıma da koyduğum bu şiiri, 2 Nisan'da da onun için düzenlediğimiz anmada okudum. Bir kez daha özlemle...
her gidiş yitiştir*
“vakitlerden bir vakit, gitmiştiniz bu diyardan, mahzun”
gittin
şimdi dönmek telaşındasın
velâkin her gidiş
dönüşün hüznüne gebe
bir şarkı vardı anımsarsın hani
Diyarbekir şad kar derdi ya!
Diyarbekir’i sorarsan şad akmıyor artık
senin bildiğin şehir şadumandı
şarkının sözlerindeki nağmelerde kaldı
Hançepek demiştin ya boşuna arama
gavuru gitmiş mahallesi kalmış (mı)
Marangoz Xaço vardı bir zamanlar
sen iyi bilirdin
hah tamam işte aynen o
şimdilerde yok
oysa ne de güzel ipek böcekçiliği yapardı
Suriçi’ndeki evinin avlusunda
mor menevşe mooor diye bağıranların gölgelerinde soluklandıkları
hercai menekşelerin sırdaşı dutlara da kıydılar usta
kozalar örülmeyen bu şehirde
böcek de kalmadı ipek de
kına yaksınlar münasip yerlerine
Balıkçılarbaşı’ndaki Daşçılar Kahvesi’nin yerinde yeller es(m)iyor
ne taş kaldı bu şehrin teşkalesinde
ne de taşı nakış gibi işleyen Ermeni,
Süryani ustalar
‘eskiler alıram’ nidalı ünlemelerinin
ses verdiği
Daracık küçelerin sakinleri Moşeler gidince
İğneli beşik muhabbeti de bitti
karışacak Moşê de kalmadı bu şehirde
sürdüler telkâri ustası kadim kardeş Süryanileri
sonra da “mehlemız doli Süryani” dediler
yalan…
külliyen yalan usta
mahlemizde yok Süryani
Süryanisiz anadan üryan bu memleket şimdilerde…
gidenlerin ardından
“iyi ki gittiler” diyenler
timsah gözyaşı döküyor bugün
haberin var mı?
sen yine de bil öyle gel usta
giderken melül mahzun bıraktıkların
dönüşünde yok artık bilesin
sana kalan bir tutam hüzün bolca gözyaşı
bir de giderken ardında bıraktıklarını bulamamaktır.
Diyarbakırlı ve Diyarbakır'da yaşıyor. Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi ve Uluslararası PEN Yazarlar Örgütü Diyarbakır Temsilcisi. Pek çok dile çevrilen 20 kitabı bulunuyor. Ankara Üniversitesi Siyasal...
Diyarbakırlı ve Diyarbakır'da yaşıyor. Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi ve Uluslararası PEN Yazarlar Örgütü Diyarbakır Temsilcisi. Pek çok dile çevrilen 20 kitabı bulunuyor. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. bianet'te yazıyor.
Nobel ve Pulitzer ödüllü Toni Morrison, Sevilen romanıyla okurunu kölelik cehenneminin en dibine çekiyor. Acılı bir anne olan Sethe, geçmişin yükünden bir türlü kurtulamıyor. Kızı Denver ise korkunun gölgesinde büyüyüp, izole bir hayat sürerken, direnci ile geleceğe dair umudumuzu yeşertiyor. Tüm gençler gibi…
İthaf sayfasında böyle bir cümle yazan romanı elime aldığımda konusu hakkında bir fikrim vardı. En azından almış milyonun anlamını biliyordum. Altmış milyon; kölelik düzeninin canını aldığı insan sayısı, tahmini. Sethe’nin ölen (öldürdüğü) isimsiz çocuğu gibi, adları bilinmeyen ama sevilen milyonlarca kişi…
Bu yazıda size çok acı verecek bir romandan söz edeceğim. Hazırlıklı olun. Çok uzun zamandır listemde olan bu romana başlarken; içimi burkan, acıtan insan hikayeleri okumaya kendimi hazırlamıştım, yine de aralar vermem, soluklanmam, yüreğime çöken kasveti dağıtmam gereken zamanlar oldu.
Hatta bir ara şunu bile düşündüm: Acaba daha sonraya mı ertelesem bu okumayı? Benim iç sıkıntılarım bir yana ülke gündemi var bir de! Tamam kölelik çok önemli bir mesele ama gündem hukuksuzluğa karşı çok haklı bir hak arayışına evrilirken benim geçmişte kalmış (!) bir konu üzerine okuma yapmamın zamanı mı?
Evet tam zamanıymış!
Bu yazıda size acının yanı sıra içinizdeki umudu yeşertecek bir romandan söz edeceğim: Sevilen.
Bu roman üzerine bambaşka bir yazı yazabilirdim -muhtemelen başka bir zaman okusaydım öyle olacaktı- ancak Denver’ın gençliğin, değişimin, umudun temsilcisi olduğunu anladığım an her şey değişti. O an roman benim için bambaşka bir boyut kazandı, her bir karakterin günümüz toplumunda kime denk geldiğini çözdüm kendimce ve bu romanda ben dünü değil, bugünü okudum.
Kölelik sadece renkle mi ilgili?
Sevilen’de otoritenin simgelerinden biri “Beyaz Adam” figürü. Beyaz sahip, siyahları insandan saymaz hiçbir zaman. Onun efendiliği birilerinin köle olmasına bağlı. Daha önce de yazmıştım; günümüzde kölelik ten renginden daha öte bir mesele. Sistem insanları türlü bahanelerle sadece fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da köleleştiriyor. Sevilen’de bu cümleler yazmıyor olabilir ama ben hepsini bu romanda okudum. Anlatacağım.
"124, kinle doluydu. Bir bebeğin zehriyle. Bunu evdeki kadınlar da biliyordu, çocuklar da. Yıllarca herkes bu kine kendince katlandı, ama 1873 yılında arda kalan kurbanlar yalnızca Sethe ile kızı Denver’dı."
Romanın ilk cümleleri… Başlangıçta bir bilmece gibi gelen bu sözler, sayfalar ilerledikçe tek tek çözüldü: 1873 yılının Ohio’sunda geçen, ancak sık sık 1850’lere ve Amerikan İç Savaşı öncesine gidip gelen bu roman üzerinden sadece geçmişi değil günümüzü okudum, apaçık.
Bir belgeselin masala dönüşmesi
Orijinal adı Beloved olan Sevilen, Nobel ödüllü yazar Toni Morrison’a Pulitzer kazandıran romanı. Bir yanda acımasız gerçekler diğer yanda büyülü bir atmosfer, doğaüstü detaylar. Bir belgeselin üzerine kurulmuş bir masal gibi…
Konuyu kısaca özetlemek zor ama deneyeceğim: Tek kelimelik özeti; Sethe adında bir kadının geçmişiyle hesaplaması.
Biraz daha açarsam Sevilen’in konusu şöyle: Sethe köle olarak çalıştığı Sweet Home çiftliğinden kaçarak özgürlüğüne kavuşmuş gibi görünse de geçmiş onun peşini bırakmıyor. Evden kaçmış iki oğlunu saymazsak elinde kalan tek çocuğu Denver ile 124’te yaşamaya çalışıyor. Sethe’nin en büyük travması acı çekmesin diye en küçük çocuğunu kendi elleriyle öldürmüş olması. Ve sonra bir gün “Sevilen” adında genç bir kadın çıkageliyor, Sethe ile Denver’ın hayatının tam ortasına yerleşiyor.
Acıyı hissedeceğiniz kesin ancak anlamın içindeki anlamı bulmak için Sevilen’i bugünden geçmişe bakarak değil de geçmişten bugüne bakarak okumanızı önereceğim. Bunu yaptığınızda Sevilen’in bir kadının, bir ailenin etrafında travma, bellek, özgürlük gibi temalar üzerinden otoriter sistemler altında yaşayan topluklarla doğrudan ilişkili olduğunu göreceksiniz. Sevilen’in her karakterinin günümüzde bir karşılığı var çünkü…
Sethe: Otorite kurbanı halkın simgesi
Romanın ana karakteri Sethe; günümüzün travmatize edilmiş halklarının bizzat kendisi. Kölelikten kurtulmuş, fiziksel olarak. Ancak özgürlüğünü kazandıktan sonra bile zihinsel olarak bir türlü özgürleşemiyor. Baskıcı sistemin doğrudan kurbanı olmayan insanların nesilden nesile aktarılan korkularının kaynağı gibi bir karakter Sethe. Hem toplumsal hafızamız hem de korkularımız.
Görmediğimiz darbelerin, çekmediğimiz işkencelerin, yaşamadığımız soykırımların, geçmişin gölgesinde, otorite baskısıyla bastırılmış halkların temsilcisi Sethe. Otoriter rejimlerin toplumu nasıl baskı altına aldığını, bireyi nasıl sindirdiğini ve belleği nasıl kontrol ettiğini gözümüze sokan Sethe, köleler ve efendiler arasındaki mücadelenin bitti denilince bitmediğini anlatıyor.
Köleliğin, anneliğin, kadın olmanın yükünü sırtlanan Sethe’nin, tüm zorlu şartlara rağmen ayakta kalışına da dikkat! Onun hikayesi bir hayatta kalma mücadelesi… Onun hikayesi, dayanıklılığın ve direnmenin azmi…
Sevilen: Unutulmak istenen geçmişin hayaleti
Genç bir kadın olarak ortaya çıkan Sevilen (Beloved) ölen isimsiz bebeğin reenkarne olmuş hali olarak yorumlanıyor pek çok çözümlemede. Sethe’nin öldürdüğü kızının bir şekilde bedenlenmiş şekli. 124’ün kayıp 3’ü. Bu gizemli karakter, unutulmak istenen geçmişin hayaleti.
Köleliğin ve onun yaşattığı, onun ardında bıraktığı travmanın somutlaşmış hali olan Sevilen, geçmişin acılarının, kapanmayan yaralarının sembolü. Unutulanların, unutturulmak istenilenlerin sesi… Onun varlığı, birden ortaya çıkışı; unutmanın değil yüzleşmenin önemini anlatıyor bize.
Biliyoruz ki sistem unutmaktan yanadır, unutturmaya çalışır çok şeyi. Kendine uydurulmuş bir tarih yazmakta pek maharetli olan otoriter rejimler, kendi isteği dışında başka bir şey hatırlanmasın ister, gerçeği manipüle eder. Yasaklar, kayıplar, susturulan, silinen hikayeler… Tarih bunlarla dolu.
Ama Sevilen bir gün çıkagelir. Tıpkı Sethe’nin zihnine musallat olan kızı gibi, geçmişin hayaletleri peşimizi bırakmaz.
Hayaletleri kızdırmak olmaz! Onları dinlemek, anlamak, bizi bağışlamaları için elimizden geleni yapmak gerekir. Bunu yapmak çok zor değil aslında. Basit bir yolu var: Geçmişle yüzleşmek ve geçmişin hatalarını kabul etmek…
Denver: Gençlik, umut ve direniş
Romanın ana karakteri Sethe, romana adını veren Sevilen. Beni en çok etkileyen, içimdeki kasveti umuda, yılgınlığı direnişe, karanlığı aydınlığa çeviren ise Denver. Bence bu romanın gizli kahramanı Denver.
Çünkü Denver, bizzat yaşamadığı halde geçmişin acıları ve korkuları ile büyütülüyor. Düşünün kölelikten kaçmış Sethe’nin elinde kalan tek çocuğu ve 124 numaralı lanetli bir evde doğmuş. Geçmişin isli, küflü kokusunun sindiği bir ortamda var olmaya çalışıyor.
Annesi Sethe'nin geçmişinden kaynaklanan derin acılar, evin içindeki kasvet Denver’in büyüme sürecini doğrudan etkiliyor. Toplumdan izole bir şekilde büyüyor, dış dünyayla ilişkisi oldukça sınırlı. Bu izolasyon, onu hem kırılgan hem de hayal gücü geniş biri haline getiriyor.
Denver bana ‘apolitikler, benciller, hiçbir şeyle ilgilenmiyorlar’ diye eleştirilen gençleri hatırlatıyor. Tarih boyunca bir önceki kuşak tarafından hiçbir zaman beğenilmeyen, ancak her zaman umudu yeşertmeyi, tarihin akışını değiştirmeyi başaran gençleri…
Bireysel kimlik arayışı ve yolunu bulma çabası
Denver yeni nesil. Geçmiş üzerine bir kabus gibi çökse bile geleceğe umutla bakan gençliğin ta kendisi. Denver aynı zamanda kimlik arayışımızın da bir yansıması. Denver'ın hikayesi, onun bireysel kimlik arayışını ve kendi yolunu bulma çabasını anlatırken gençliğin idealizmini de sembolize ediyor.
Denver romanın yeniden şekillenen en önemli karakteri diyebilirim. Geçmişin acıları elbette onun ruhsal gelişimini olumsuz yönde etkiliyor: Sürekli bir korku ve belirsiz içinde yaşamak zorunda.
Ancak Denver, kendisine yüklenen role sığmıyor. İlerleyen bölümlerde önemli bir değişim gösteriyor, sorunlarla başa çıkmada aktif bir rol oynamaya başlıyor. Annesi Sethe'nin sağlığı kötüleştiğinde, Sevilen’in varlığı evin dengesini tehdit ettiğinde Denver, pasif bir gözlemci olmaktan çıkıyor ve sorumluluk almaya başlar.
Romanda daha pek çok karakter var ve hepsinin günümüz toplumunda bir karşılığı bulunuyor. Ancak Denver, içinde bulunduğumuz dönem itibariyle olsa gerek, benim için en önemli karaktere dönüşüyor. Denver gençliği, simgeliyor ve içimdeki umudu yeniden filizlendiriyor. Ben nedenlerimi sıralayayım, siz anlayın.
Denver gençliği, gençliğin itici gücünü hatırlatıyor.
Evet çoğu kez gençlik kırılgan bir izlenim veriyor, ancak sadece romanlar değil tarih de gösteriyor ki gençlik direncin, dayanıklılığın, umudun, değişimin ta kendisi. Belki de dünyadaki varoluşumuzun en kritik evresi…
Boyları uzar, yaşları ilerler ama çocuk çocuktur!
“Yetişkin sözcüğü bir anne için hiçbir anlam taşımaz. Çocuk çocuktur. Boyları uzar, yaşları ilerler, ama büyümek, olgunlaşmak? Bu ne anlama geliyor. Yüreğimde hiçbir anlamı yok.”
“Bazen yolun aşağısına doğru yürürken bir ses duyarsın ya da bir devinim görürsün. Duru bir biçimde apaçık. Ve bunun kendi uydurduğun bir şey olduğunu kafandaki bir imge olduğunu düşünürsün. Ama değildir. Aslında bir başkasına ait olan, bir başkasının anmakta olduğu bir anıya çarpmışsındır.”
Sevilen’de altını çizeceğiniz o kadar çok cümle var ki. Tarihler değişse de çağlar boyunca ayrı anlamı taşıyan…
İşte bu hikayenin, karakterlerin, alt metnin üzerine Morrison'ın bu zengin ve şiirsel dilini koyduğunuzda Sevilen’in tüm dünyada neden çok sevildiğini anlamak mümkün. Püren Özgören çevirisi ile Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan Sevilen, Türkiye’de de değerini bulan romanlardan biri. Benim okuduğum 13. baskısıydı, isterim ki yeni baskılara ulaşsın.
Romanın epigrafı İncil’in Romalılar bölümünün 9:25 ayeti. Kitabın başlangıcı bu yazının sonu olsun. Nasılsa tüm hikayeler başladığı yere varmıyor mu?
Gazeteci. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Milliyet, Dünya, Akşam, BusinessWeek Dergisi ve Hürriyet Gazetesi’nde çalıştı. Halen ikinci üniversite olarak İstanbul Üniversitesi Felsefe Lisans Programı...
Gazeteci. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Milliyet, Dünya, Akşam, BusinessWeek Dergisi ve Hürriyet Gazetesi’nde çalıştı. Halen ikinci üniversite olarak İstanbul Üniversitesi Felsefe Lisans Programı öğrencisi. Edebiyatı merkezine alan çalışmalar yürütüyor ve yazmaya devam ediyor.