Boğaziçi Üniversitesi’nde kayyum dönemi sonrasında idari personelin yaşadıkları kamuoyu tarafından çok bilinmiyor. Bu nedenle yaşananları aktarmak ve tarihe not düşmek gerektiğini düşünüyoruz.
Kayyum sonrası en dikkat çeken uygulamalardan biri kadrolaşma oldu. Kadrolaşma elbette ülkemiz için yabancı bir konu değil; ancak Boğaziçi Üniversitesi’ne geç gelmiş olsa da çok hızlı ve yıkıcı bir şekilde geldi. Bu yıkımı ve hızını şu örnek açıkça gösteriyor: Kayyum geldiğinde üniversitede 800 idari personel vardı. Yönetim değişir değişmez 400 sözleşmeli personel alındı. Yani üç personelden biri kayyum sonrası işe başlamış oldu. Bir başka çarpıcı istatistik ise: On yöneticiden dokuzu kayyum döneminde göreve getirildi. Üst ve orta kademe yöneticilerin neredeyse tamamı görevden alındı veya emekliliğe zorlandı; yerlerine çoğunlukla dışarıdan, belediyelerden atamalar yapıldı. Kurum hafızasının en önemli taşıyıcısı olan idari personeldeki bu hızlı değişim, hem hafızanın hem de kurumsal kültürün yok olmasına neden oldu.
Aynı dönemde sözleşmeli personel sayısı 8 kişiden 287 kişiye çıkarak 35 misli gibi olağanüstü bir artış gösterdi. Bu büyük sıçrama, üniversitenin kısa sürede sözleşmeli bir personel tipine yöneldiğini göstermekte. Böyle bir model, hem sendikal örgütlenmeyi hem de personelin iş güvencesini zayıflattı; kurumun personel profilini nitelikli ve uzun yıllara dayanan hafıza birikiminden uzaklaştırarak daha esnek, kolay değiştirilebilir ve kırılgan kadrolara doğru kaydırdı. Özellikle Sözleşmeli Bilişim Personeli gibi yüksek maaşlı pozisyonlardaki yoğun alımlar, kurum içi ücret adaletini bozdu ve gelir farklarını büyüttü.
Genel olarak, Boğaziçi Üniversitesi’nin idari yapısı 2021 sonrasında köklü şekilde değiştirildi. Tüm bu gelişmeler sonucunda üniversitedeki iş gücü dağılımı, rasyonel ve ihtiyaç odaklı bir yapıdan uzaklaşarak sağlıksız, verimsiz ve kurumsal normlarla uyumsuz bir modele evrildi.
Kayyum sonrası yaygın hale gelen bir diğer uygulama ise 'hülle yöntemi' oldu. Bu yöntem, görevde yükselme sınavı açılmadan, çeşitli yasal boşluklar kullanılarak şube müdürü atamalarının yapılmasıdır. Kayyum öncesinde de sınavsız müdür atamaları olurdu ve Eğitim-Sen olarak o dönem de itiraz ediyorduk. Ancak o dönemde sayı 2–3 civarında iken bugün bu yöntemle yapılan şube müdürü sayısı 30’u geçti. Üstelik öğrencisi olmayan ve fiilen işlevsiz olan İletişim Fakültesi Sekreterliği bu atamalarda “asansör kadro” olarak kullanılmaya başlanmıştır. Eskiden hülle ile atanan bir kişi bir fakülte veya enstitü sekreterliğinde en az altı ay–bir yıl görev yaparken, bugün bazı kişiler yalnızca 1–2 gün bu görevde gösterilip ertesi gün şube müdürü yapılmakta. Yıllarca üniversitede çalışmış ve görevde yükselme şartlarını taşıyan pek çok personel yapılan hülle atamaları ile haksızlığa uğradı. Açılan görevde yükselme sınavlarında ise yüksek puan almasına rağmen pek çok arkadaşımız mülakatta elendi.
Yetişmiş yönetici kadromuzun ise neredeyse tamamı emekliliğe zorlandı ve re’sen emeklilikle tehdit edildi. Yöneticilere yapılan bu baskıya direnen bir personelin başına gelenler ise mobbingin boyutunu gösteriyor. Yönetici arkadaşımız önce re’sen emeklilik ile tehdit edildi. Geçmişe dönük yaptığı bütün işlemler didik didik araştırıldı. Buradan her hangi bir hata bulunamayınca kadrosu düşürüldü. Yıllarca verilen emek bir yazı ile elinden alındı. Tabi ki bu haksız uygulama yargı yolu ile durduruldu. Ancak yargının açık kararına rağmen kendini hukuktan üstün görenler kadrosunu tekrar düşürdü. Yine dava açtı ve yine kazandı. Ünvanını elinden alamayacaklarını kabul eden kayyum yönetimi ise akla hayale sığmaz mantık dışı baskı yöntemleri geliştirerek arkadaşımızı emekli olmaya zorladı ve zorlamaya devam ediyor. Bu baskıların en akıl ve insanlık dışı örneklerinden biri, kendisine Şırnak’taki bozuk bir deprem istasyonunu denetleme görevi verilmesiydi. Görevi yerine getiremeyeceği ve verilen emre uymadığı için hakkında soruşturma açılacağı varsayılmış olsa gerek. Yönetici arkadaşımız hiçbir anlamı olmasa da bu görevi yerine getirdi ve kar tatili nedeni yolların bile kapalı olduğu bir dönemde Şırnak’a gitti ve bozuk deprem istasyonunu kontrol etti.
Yer değiştirme adı altında sürgünler yapıldı. Kandilli kampüsünde çalışan personel Kilyos kampüsüne gönderildi; Kilyos'takiler Güney Kampüs’e. İstanbul’da yaşayanlar bilir, bu yer değişiklikleri aslında şehir değiştirmek gibidir. Arkadaşlarımız yeni ev tutmak zorunda kaldı, eşleri işlerinden ayrılıp yeni iş aradılar. Kreşte yıllardır öğretmenlik yapan ve resmî kadrosu da öğretmen olan personel mantıksız gerekçelerle büro personeli yapıldı. Yeni doğum yapmış bir arkadaşımız Sivas’ta dağ köyündeki bir deprem istasyonuna sürüldü ve her gün oradan fotoğraf atması istendi. Daha sonra aynı köye bilgi işlemde çalışan bir arkadaşımızı daha göndermek istediler. Yandaş sendikaya üye olmak istemeyen bir bahçıvan arkadaşımızın Mersin’deki bir arkeolojik kazı merkezine gönderilmek istendi. Bu sürgünlerin hepsinin altında yatan neden ise yönetimin “makbul çalışanı” olmamak var. İnsanları hiçbir hukuki gerekçeye dayandırmadan eşya gibi oradan oraya gönderdiler.
Bitmeyen baskılar, sürgünler, sürekli yer değiştirmeler, görevi dışında görevlendirmeler, liyakatsiz atamalar, hülle uygulamaları ve dışarıdan atanan 30’dan fazla personelin büyük bölümünün yönetici yapılması; tüm bunlar idari personel üzerinde büyük bir baskı oluşturmuştur. Onlarca sevdiğimiz çalışma arkadaşımız, üniversitedeki çalışma koşullarının bozulması nedeniyle kurum değiştirmek zorunda kaldı, emekli oldu veya istifa etti.
Sendikal mücadele
KESK kurulduğundan beri Boğaziçi Üniversitesi’nde yetkili sendika olan Eğitim-Sen de bu baskılardan payını aldı. Yönetim ve yandaş sendika, çalışanları kendi sendikalarına üye yapmak için baskı kurdu. Personel “ikna odalarına” alındı ve tehdit edildi. Buna rağmen ilk yıl büyük bir dayanışma ile üye sayımızı ikiye katlayarak yetkiyi bırakmadık. Ancak yıllardır kullandığımız, üniversitenin tüm bileşenlerine açık olan odamız kapatıldı ve bize Kilyos'tan bir oda gösterildi. Yönetim, üniversitedeki katılımcılığı tamamen ortadan kaldırmak için tüm kurul ve komisyonlardan bizi çıkardı; ardından bu kurul ve komisyonlar tamamen kapatıldı.
Yeni alınan personele iş sözleşmeleri imzalatılırken yalnızca tek bir sendikanın üyelik formunun sunulduğuna dair çok sayıda geri bildirim aldık. Formların ne olduğuna dair bilgilendirme yapılmadığı, personelin farkında olmadan üye yapıldığı belirtiliyor. Bu uygulama sonucunda tek bir sendikanın (malum sendika) üye sayısı olağanüstü bir hızla arttı ve bu sendika son iki yıldır yetkili sendika haline geldi. Böylece uzun yıllardır açık ara yetkili olan Eğitim-Sen, idari personel arasında yeni üyelik kazanmakta güçlük çekmeye başladı.
Bugün karşılaştığımız temel sorunlardan biri, idari çalışanlara sendikal tercihler konusunda doğrudan ulaşamamak ve onların özgür iradeleriyle bilinçli kararlar verebilmesini sağlayamamaktır. Eğitim-Sen Boğaziçi Temsilciliği olarak biz, sendikal çoğulculuğu, örgütlenme hakkını ve çalışanların özgür iradesini savunmaya devam ediyoruz.
Kayyum öncesi dönemde servis, yemekhane, lojman ve kreş gibi çalışanları doğrudan ilgilendiren komisyonlarda sendika temsilcilerinin bulunması zorunluydu. Bu zorunluluk, sendikamızın mücadelesiyle kazanılmıştı. Kamu İhale Kurumu (KİK) görüşmeleri sonucunda tüm komisyonlarda sendika temsilcisinin yer alması sağlanmıştı. Bu sayede komisyonlar şeffaf, hesap verebilir ve ulaşılabilir şekilde çalışıyordu.
Bu yazı ile idari personel üzerinden kurulan baskının ve Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılmaya çalışılan yıkımın özetini sunmaya çalıştık. Yaşananların boyutunun sadece küçük bir kısmını aktarmış olsak da örneklerin de gösterdiği gibi kendini hukuktan üstün görenlerin kurduğu baskı rejimin boyutu anlaşılmaktadır. Öğrencisi, hocası, mezunları ve çalışanları ile bir bütünü oluşturan bileşenlerin istisnasız her biri yok edilmeye çalışılmış ve Boğaziçi Üniversitesi adeta işgal edilmiştir. Ancak tüm bu yaşananlara rağmen özgür, bilimsel ve demokratik üniversite hayalimize ulaşmak için direniş devam etmektedir.
(FD/Mİ)


