Hukuk devleti, iyi niyetle değil, yargı ile yürütme arasındaki kurumsal mesafeyle ayakta kalır; bu mesafe ortadan kalktığında, anayasal güvenceler yerinde kalsa bile adalete duyulan toplumsal güven zedelenir.
Hukuk devleti, yalnızca anayasada yazılı ilkelerle var olmaz. Onu ayakta tutan esas unsur, bu ilkelerin kurumsal hayatta nasıl somutlaştığıdır. Yargı bağımsızlığı da bu bağlamda, kişilerin iyi niyetine bırakılabilecek bir değer değil; bilinçli olarak inşa edilmesi ve korunması gereken bir kurumsal mesafe meselesidir. Modern hukuk düzeni, adaletin yalnızca tarafsız olmasını değil, tarafsız görünmesini de zorunlu kılar. Çünkü toplumsal güven, kararların içeriğinden önce, o kararları veren makamların yürütmeden ne ölçüde bağımsız olduğu sorusuyla ilgilidir.
Yargı mensuplarının siyasete girmesi bazı ülkelerde mümkündür. Ancak çağdaş hukuk devletlerinde bu geçişler genellikle tek yönlüdür. Yargıdan siyasete geçen bir kişinin, yeniden yargının en üst makamlarına dönmesi ya mümkün değildir ya da çok istisnai ve ağır etik sınırlamalara tabidir. Bunun nedeni açıktır: Yargı makamlarının, yürütme erkinde üstlenilecek görevler için bir kariyer basamağı olarak algılanması, yargısal tarafsızlığı yapısal olarak imkânsız kılar.
Gelişmiş hukuk devletlerinde asıl soru “bu kişi kim?” değil, “bu geçiş yargıya duyulan güveni zedeler mi?” sorusudur. Yargı bağımsızlığı kişilere duyulan güvenle değil, mesafeyi koruyan kurallarla sağlanır. Bu mesafe ortadan kalktığında sorun bireysel değil, yapısal hâle gelir.
Bu şartlar altında hukuk tamamen ortadan kalkmış değildir; ancak olması gerektiği gibi işlememektedir. Hukuk, giderek kurumsal güvencelerden çok, onu uygulayan bireylerin mesleki vicdanına dayanır hâle gelmiştir. Bu ise sağlıklı bir hukuk devleti değil, hukukun kişisel dirence mahkûm kaldığı bir düzen anlamına gelir.
Türkiye’de sorun, tekil atamalar ya da kişisel tercihlerden ibaret değildir. Asıl mesele, yargı ile yürütme arasındaki sınırların sistematik biçimde aşınmasıdır.
Yargı mensuplarının yürütmede siyasi nitelikli görevlere atanması, ardından yeniden yargının en kritik makamlarına getirilmesi ve sonrasında tekrar yürütmenin doğrudan siyasi aktörü hâline gelmesi, çağdaş hukuk devletlerinde istisnai kabul edilen geçişlerin olağan bir kariyer modeline dönüşmesi anlamına gelmektedir.
Bu durum hukuken mümkün olsa bile, hukuk devleti ilkesinin ruhuyla ciddi bir çatışma yaratır. Çünkü burada sorun kişilerin niyeti değil, yargı makamlarının nasıl algılandığıdır.
Sonuç olarak hukuk devleti, iyi niyetle ayakta kalmaz. Onu ayakta tutan şey, erkler arasındaki mesafe, sınır ve öngörülebilirliktir. Yargı ile yürütme arasındaki bu mesafe ortadan kalktığında, geriye hukukun adı kalır; kendisini ise toplumun adalet duygusunda giderek daha az hissederiz.
(MY/Mİ)







