Aylardan beri “Narkoterörizm” anlatımını esas alan Donald Trump, Maduro ve eşi Cilia Flores’in ABD’ye karşı “ölümcül bir uyuşturucu terörizm kampanyası” yürüttüğünü iddia edip, sonuçta devlet terörizmine uyan bir müdahale ile bu iki şahsı esir alıp yurtdışına kaçırmış ve New York’ta uluslararası hukukta hiçbir meşruluğu olamayacak bir mahkemeye iade etmiştir. Burada elbette “uyuşturucuyla savaş” iddiası bu müdahaleyi yasallaştırmak/normalleştirmek için bir bahane. BM Uyuşturucu ve Suç Ofisi’ne (UNODC) göre Venezuela, transit ülke olarak oldukça ve sadece ikincil bir rol oynuyor ve ülkede “yerleşik kartel yapıları” gibi bir olgunun varlığı bile meçhul.
Trump’ın bu askerî ve siyasi şiddet eylemini, bir savaş veya saldırı olarak değil, “hukuk uygulaması”, “polis faaliyeti” ya da “yasal tutuklama” gibi bir söylemsel çerçevelemeye oturtmaya çalışması bir tesadüf değil. Yani kendisine göre, bir ülkeye karşı savaş durumu olmadığı için, uygulanan saldırıda kongreden izin alma gibi bir prosedüre de gerek kalmıyor. Bu anlatıma göre sonuçta, burada bir devletin egemenliğinin ihlali söz konusu değildir, operasyon askeri bir müdahale değil, uluslararası bir ceza kovuşturma tedbiridir.
Trump elbette müdahaleyi sadece “Narkoterörizm” seviyesine indirgemiyor. Daha önce de bilinen ve şimdi ise tekrar çırılçıplak yüzeye çıkan şu planlara, iddialara, gerçeklere ayrıca da değinmek gerek ve bu somut faktörler hep göz önünde bulundurulduğu sürece Venezuela’da gelişmeler daha iyi anlaşılabilecektir:
- Trump, müdahaleyi Monroe/“Donroe” Doktrini Etki Alanları Politikası güdümünde “Batı Yarımküre’nin güvenliğini” garanti altına almak ve ABD’nin egemenliğini yeniden tesis etmek için gerekli olarak gösteriyor. Hedef uluslararası hukuk yerine Yarımküre Hegemonyası.
- Buradaki jeostratejik amaç, rakipleri (özellikle Çin’i) geri püskürtmek. Latin Amerika/Karayipler, (yeni) ABD güvenlik stratejisinin merkezinde yer almakta ve bunun içinde dışarıdan gelen “rakiplerin” stratejik mallara/konumlara erişimi engellenmelidir. Saldırı, özellikle Çin’in petrol tedarikini tehlikeye atmaya/kesmeye hizmet ediyor.
- Buradaki temel amaç, petrol/hammadde kontrolü ve yeniden özelleştirmedir. 1999’dan beri Washington’daki iktidarlar (hangi parti iktidarda olursa olsun fark etmez) Venezuela’nın petrol rezervlerini kendi kontrolü altına alma yönünde bir hedefi takip etmektedirler; şimdi bu, askeri güç kullanılarak açıkça tırmanıyor.
- Emtia/petrol ve enerji politikası konusunda Trump, Venezuela’nın petrol altyapısını “onarmak” için büyük ABD petrol şirketlerinin milyarlarca dolarlık yatırımını duyurmuş durumda; vaat ettiği “ortaklık”, güya Venezuela’yı ABD çıkarları ve erişimiyle bağlantılı olarak “zenginleştirmeyi” amaçlıyor.
- Yaptırımlar ve abluka mantığı çerçevesi içindeki askeri dayatma, abluka seçenekleri ve tankerlere el koyma vs, liderliği/orduyu bölmek ve “anlaşmalar” yapmaya zorlamak için bir kaldıraç olarak gündemde.
- Ülkedeki ABD yanlısı muhalif gerici ve faşist güçlere, en başta Trump’a yalakalık yapmak için takla atan ve 2025 Nobel “Barış” Ödülü’nün sahibi olan María Corina Machado gibi şahıslara herhalde Trump şimdilik pek gerek duymayacak. Oslo’daki Nobel Komitesi ve Machado misyonlarını yerine getirdiler, artık petrol sektörünün özelleştirilmesinde/açılmasında, ülke ekonomisinde ABD şirketlerinin kilit rolü oynamasında, büyük “iş potansiyellerinin” yaratılmasında kaldıraç görevi üstlenebilecek başka aktörler devreye girecektir. Machado’ya verilen ödül, Maduro’ya karşı (siyasi + askeri) bir ittifakın kurulması için siyasi bir katalizör, şiddeti ayrıca tetikleyen bir araç olmuştur.
- Tercih klasik işgal yerine ABD hedeflerine yandaş bir rejim yönetimine doğru yöneliktir. Bu, şimdi Venezuela’da olan liderliğin (örneğin Maduro’nun yerine geçen Delcy Rodríguez gibi) ABD ile “az çok yakın koordinasyon içinde” yönetimi devam edilebilmeyi arzulayan bir tercihtir.
- Sunulan ekonomik münhasırlık mantığına göre, yarımküredeki ülkeler ABD’yi “tercih edilen ortak” olarak görmelidir; diğer güçlerle işbirliği (limanlar/altyapı dahil) azaltılmalı/engellenmelidir.
- Burada elbette bir güç ve gözdağı göstermek de bir faktör. Trump, saldırıyı “bunu sadece ABD ordusu yapabilirdi” dercesine, ABD askeri üstünlüğünün eşsiz bir gösterisi olarak sahneliyor ve aynı zamanda “bundan sonra istenmeyen her devlet başkanı tutuklanabilir” gibi bir emsal sunuyor.
- Her ne kadar Trump, Venezuela’nın “yabancı düşmanlar” barındırdığını ve ABD çıkarlarını tehdit eden saldırı silahları edindiğini iddia etmiş olsa da, bu güvenlik argümanlarının gerçeklik ile bir alakası yoktur. Bu iddialar “Narkoterörizm” anlatımlarında olduğu gibi palavralar, komplo teorileri ile örülmektedir ve sadece ileride olabilecek saldırılara bahane sunmaya hizmet etmektedir.
2019’dan bu yana, Maduro’ya karşı paralel bir figürün (Juan Guaidó) “geçici başkan” olarak tanınmasıyla ve Maduro’nun meşruiyetini yitirdiğine dair söylemlerle, Venezuela’nın egemenliğinin müzakere edilebilir olduğu izlenimini veren bir siyasi durum yaratıldı. ABD, Avrupa Birliği ve genelde Batı tarafından desteklenen ve rejim değişikliği tasarımında siyasi bir araç olabilecek “muhalefet liderler” sayesinde (Capriles, López, Guaidó vb.) Maduro’nun meşru olmadığına dair bir ortam yaratılmaya çalışıldı. Şimdiki saldırı ile artık rejim değişikliği için ön hazırlık dönemi bitmiş durumda. 2026 yılı, ABD’nin zorbalığa dayanan hegemonyacı politikasının iç ve dış ilişkilerde bütün zincirleri koparacağı bir yıl olacak. Trump bunun için –hatta Grönland durumunda görüldüğü gibi– NATO’yu bile kurban etmeye niyetli. Burada yeni olan durum, hibrit baskıdan açık şiddete geçiştir. Görevdeki bir cumhurbaşkanı, askeri bir operasyonla kaçırılmış ve bununla birlikte önceki “yaptırım/vekâlet” aşamasından açık bir kopuş dönemine geçilmiştir. Etki alanı artık sadece iddia edilmiyor, askeri olarak uygulanıyor ve merkezi “ganimet” (petrol akışı/gelirleri) Washington’un idari bir meselesi olarak ele alınıyor. Trump açıkça Venezuela’nın petrol satışlarını süresiz olarak kontrol etmek ve gelirleri yönetmek istediğini bildiriyor – buna elbette büyük hacimlerin ABD’ye yönlendirilmesi de dahil olabilecektir.
Trump yönetimi Venezuela’yı istediği yere kanalize edebilecek mi?
Washington’un şu anda denediği şey bir kontrol mekanizmasını oturtmak. Trump, Caracas “işbirliği” yapmazsa daha fazla saldırı olabileceğini açıkça ima ediyor. Olan saldırı kamuoyuna “seçimler/geçiş” için bir alternatif yol olarak sunulsa bile, şu andaki durum Maduro’nun gittiğini, ancak iktidar aygıtının (Delcy Rodríguez dahil) yönetmeye devam ettiğini gösteriyor.
Buna ilaveten Caracas’ta fiili kontrol ve gerçek iktidar basın açıklamalarından, hükümetin söylemlerinden ziyade güvenlik aygıtlarında yoğunlaşmaktadır. Burada Colectivos (Kolektifler) olarak bilinen, geleneksel olarak Venezuela hükümetini çevreleyen siyasi güç yapısına yakın, silahlı güvenlik güçleri ve yarı-resmî paramiliter gruplar önemli rol oynamaktadır. Bunlar resmi devlet birliklerine, düzenli ordu ya da polis hiyerarşisine tam olarak tabi olmayan, Venezuela’nın siyasi sisteminde özel bir rol oynayan, genellikle gecekondu bölgelerinde ve şehirlerde aktif olarak faaliyet gösteren, devletin zımni onayı, desteği veya hatta işbirliğiyle hareket eden Çavist taraftarı milislerdir. Hem ABD için hem de iktidar seviyesinde doğabilecek bir işbirliği karşısında bu güçlerin kontrol edilebilmesi oldukça zor olacaktır. Ayrıca 6 Ocak 2026 tarihinde Geçici Devlet Başkanı Delcy Rodríguez, yaptığı televizyon konuşmasında ABD’ye karşı sert bir tavır göstererek “Venezuela’yı hiçbir yabancı aktör yönetmiyor” demiştir. Bu, Trump’ın ABD’nin Venezuela’yı yönettiği iddiasını açıkça yalanlayan bir açıklamaydı. ABD yönetimi altındaki petrol, Maduro’yu sevip sevmemekten bağımsız olan, iç politikada son derece patlayıcı olan bir konudur. Bu, orduda ve bürokraside Colectivos ile beraber Washington’a karşı sadakatleri birleştirebilecek anti-emperyalist sonuçlar yaratabilecek bir faktördür. ABD petrolü/gelirleri “güvenilir” bir şekilde ele geçirdikçe, müdahalenin temel motivasyonunun kaynak ve hegemonya politikası olduğu daha da belirgin hale gelecektir ve sürekli şiddet tehdidi olmadan “istikrar” sağlamak daha da zorlaşacaktır.
Ülkede sürekli devam edebilecek yüksek seviyede bir şiddet ortaya çıksa bile bir “Libyalılaşma” ihtimali pek mümkün değildir. Venezuela hala tutarlı bir devlet çekirdeğine (hükümet/bakanlıklar, güvenlik güçleri) sahipken, Libya’da 2011’den sonra devletin çöküşü aşırı ve kısa bir vakit içinde gerçekleşti. Venezuela’da tam bir çöküşten ziyade şiddet seviyesi oldukça yüksek olabilecek otoriter bir konsolidasyon ihtimali var. Böyle durumlarda kaotik manzaraların ortaya çıkması tesadüf değildir, bu durumlar genellikle mevcut yapıları yıkan ve ardından düzeni himaye ağlarıyla değiştirmeyi amaçlayan rejim değişikliği operasyonlarının sonucudur. Venezuela şu anda tam olarak bu uçurumun eşiğinde duruyor. Otoritenin kime ait olduğu belli olmadığı bir ortamda ülkenin değişik yörelerinde real kontrolü üstlenen değişik güçlerin (Colectivos, Güvenlik Servisleri, Ordu güdümlü fraksiyonlar, mafya/suç çeteleri vs.) ortaya çıkabilmesi büyük bir ihtimal. Elbette bunların hepsinin aynı çıkar ve düşünceye sahip olması mümkün olmayacaktır. Böyle bir ortamda başkent Caracas’ta ABD güdümlü bir yapılanma OHAL tedbirlerini, tutuklamaları, medya kısıtlamalarını vs. devreye sokarak başkentin sakin gözükmesini sağlayabilir, fakat bu durum çatışmaları yeraltına itebilir.
Guaidó/Machado gibi kuklaların sorunsuz bir şekilde kullanabilmesi pek mümkün olmayacaktır.
Guaidó itibarını çoktan yitirmiş bir şahıs. Maduro’nun birçok muhalifi bile onu başarısız vaatler ve yabancı patronajla ilişkilendiriyor. Guaidó’nun bıraktığı boşluğa geçen Machado ise en fazla kutuplaşmaya neden olan şahıs. Kendisi uluslararası alanda, muhalefetin bazı kesimlerinde sembol figür olarak görülüyor, fakat devlet aygıtında varoluşsal bir tehdit olarak algılanıyor. Kendisinin dönüşü ve talepleri iktidar sorununu hemen daha da keskinleştirmiş durumda. Sürgün veya elit muhalefetin ithal hükümet olarak kullanılması klasik bir emperyalist modeldir ve bu, yabancı egemenlik olarak algılandığı için karşı mobilizasyona yol açabilir. Bu durum bir an önce istikrar ve “sükûnet” yaratmaya çalışan Trump için istenen bir durum değil. Zaten bu yüzden Trump daha şimdiden Machado’ya “sepet havası” çalan yorumlar yapmaya başladı.
Venezuela ordusunun nasıl davranacağı konusunda üç senaryo mümkün.
1) Ordu statükonun korunmasından yana, yani Rodríguez/PSUV (Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi) çekirdeğine sadık kalabilir, çünkü herhangi bir bölünme hemen cezai kovuşturma, mülksüzleştirme veya kaos anlamına gelebilir. Ayrıca ordu burada Colectivos’un varlığını da göz önünde bulundurmak zorundadır.
2) ABD’nin petrolü denetleme ve ülkeyi aşağılayıcı politikaları kolonyal bir eylem olarak ülkeye hâkim olursa, Maduro’ya karşı olan askerî unsurları bile ABD karşıtı bir hatta itebilir. Bu, ordu açısından Maduro’ya değil, Venezuela’nın egemenliğine saldırıdır. Bu “siyasi müdahale” değil, sömürgeci bir dayatma olarak algılanabilir. Orduda ulusalcı bir tepkinin doğması büyük bir ihtimal, çünkü ordu güçlü bir ulusal egemenlik bilincine sahiptir, ABD müdahalelerine tarihsel olarak mesafelidir ve Bolivarcı, bağımsızlıkçı bir geleneğe dayanır. Bu nedenle şu tutum gelişebilir: “Maduro’yu sevmeyebiliriz, ama ülkemizin petrolünü yabancılara teslim etmeyiz.”
ABD’nin bu gerçekleri göz önünde bulundurmadan böyle bir orduya saldırması asimetrik ve bölgesel çatışma riskini artıracağı için nasıl gelişeceği ve sonuçlanabileceği belli olmayan tehlikeler yaratabilir.
3) Ordu içinden bir “pragmatik anlaşma fraksiyonu” doğabilir. Bu, Venezuela silahlı kuvvetleri içinde ideolojik olarak ABD yanlısı olmayan, ancak fırsatçı bir şekilde kendi dokunulmazlıkları için ve hayatta kalmaya odaklanarak hareket eden olası bir fraksiyonu ifade etmektedir. Ağır yaptırımlara maruz kalan, rejim değişikliği baskısı altında liderliği yargılanma tehdidi altında olan birçok ülkenin ordularında “Güç dengesi değişirse konumumuzu nasıl güvence altına alacağız?” gibilerinden gayri resmi düşünceler hep ortaya çıkmıştır. Böyle bir “anlaşma” genelde ve gerçekte açık bir taraf değiştirme şeklinde değil, sessizce, dolaylı olarak ve kademeli olarak görünebilir. Siyasi ve hukuki yönden subaylar için af çıkarılır; uluslararası yargılamaların olmayacağı güvenceleri verilir; aileler ve varlıklar yaptırımlardan korunur. Maddi yönden özellikle petrol sektöründe yaptırımlar hafifletilir; petrol, liman veya güvenlik anlaşmalarına katılım sağlanır; döviz ve ithalat için erişimler kolaylaştırılır. Güç politikası açısından ordu iç kontrolü elinde tutar; ordunun radikal bir “tasfiyesi” olmaz; ordu, dağıtılmak yerine istikrarlı bir güç olarak kabul edilir. Sonuçta burada demokratik bir geçiş değil, anlaşmaya dayalı otoriter bir yönetimin kurulması söz konusudur.
Trump’ın diplomasiden yoksun savurduğu ölçüsüz, ilkel ve şiddet dolu açıklamalarından dolayı en çok merak edilen ihtimallerden biride ABD’nin kara harekâtı düzenleme olasılığı üzerinde dönüyor. Zayıf da olsa bu ihtimal var; fakat bu çok pahalı, riskli ve siyasi açıdan son derece tehlikeli. Burada üç aşama ihtimali var:
Birinci aşama askerî müdahalenin ilk ve en düşük eşikli biçimini ifade eder, yani bu resmî savaş ilanı olmadan uygulanan bir askerî güçtür. Burada hava kuvvetleri/özel kuvvetler seçeneği devreye sokulur. Drone’ler, uçaklar, füzeler ile radar, komünikasyon, önderlik gibi belirli hedeflere yönelik kısa süreli ve sınırlı hava saldırıları uygulanır. Bu saldırılar adam kaçıran, sabotajlarda bulunan, hedef belirleyen, kritik noktaların geçici kontrolü sağlayan küçük, elit birliklerden oluşan özel kuvvetler ile beraber gerçekleştirilir. Bu aşama Maduro’nun kaçırılmasında devreye girdi. Burada amaç savaş ilan etmeden karşı tarafı baskı altına alan ve kontrol eden bir savaşı yürütmektir.
İkinci aşama olarak “sınırlı kara operasyonu” gündeme girebilir. Bu, ülkeyi işgal etmek, başkenti ele geçirmek değildir. Burada kastedilen petrol tesislerini, limanları, boru hatlarını, havaalanları askerî güvenlik kontrolü altına almaktır. Petrol, kara kontrolü olmadan denetlenemez ve ABD en geç burada anti-emperyalist bir mücadelenin sert duvarına çarpabilir. Çünkü bu tür bir askeri varlık “yardım” değil işgal olarak algılanabilecektir, ordu ve halkta ulusalcı bir tepkiyi doğuracaktır, asimetrik direnişi teşvik edecektir. Sonuçta ABD petrolü güvenceye almak isterken, daha derin bir çatışmayı tetikleyebilir.
Üçüncü aşama tam istila ve işgal seçeneğidir, fakat bu olabilmesi neredeyse imkânsız olan bir ihtimaldir. Çünkü bu sadece ülkede ve kıtada değil, ABD’de dahil bütün dünyada, belki de Vietnam Savaşı’ndan beri görülmedik bir tepkiyi doğurabilir. Trump’ın zekâsı bile bunu kavrayabilme kapasitesine sahiptir!
Venezuela örneği, günümüz emperyalizminin giderek daha açık, daha pervasız ve daha az sınır tanıyan bir karakter kazandığını göstermektedir. Askerî güç ve ekonomik yaptırımlar, bu aşamada “hukuk uygulaması” ve “uluslararası düzen” söylemiyle meşrulaştırılmaktadır. Buradaki temel sorun, belirli bir ülkenin iç siyasal yapısı değil; hukukun emperyal müdahaleyi gizleyen bir araç hâline getirilmesidir. Hukuk, sınırlayıcı bir norm olmaktan çıkmış, gücün tek taraflı kullanımını örtbas eden bir dile dönüşmüştür. Avrupa Birliği ve özellikle Almanya’nın bu süreçteki tutumu ise açık bir çifte standardı yansıtmaktadır. Aynı eylemler başka aktörler tarafından gerçekleştirildiğinde mahkûm edilirken, ABD söz konusu olduğunda sessizlik ve muğlaklık tercih edilmektedir. Bu suskunluk tarafsızlık değil, fiilî bir meşrulaştırmadır. Avrupa’nın tavrı, hukukun aşındırılmasına karşı bir denge oluşturmak yerine, emperyal gücün söylemsel tamamlayıcısı hâline geldiğini ortaya koymaktadır.
(CO/VC)







