Bu soruyu sormamın sebebi bir varsayım değil. Son bir yıldır elimizden geçen yüzlerce anket yanıtında karşılaştığımız, tekrar eden bir örüntü. İnsanlar bize "beraat ettim", "hakkımda kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi" diye yazıyor; hemen ardından aynı cümlenin devamı geliyor: "ama hâlâ göreve alınmadım." Bu cümleyi tek tek dosyalarda o kadar çok gördük ki, bir süre sonra "acaba istisnai bir durum mu" diye sormaya başladık. Cevabı bulmak için de artık dosya dosya değil, veriyle bakmamız gerektiğine karar verdik.
Geçtiğimiz aylarda Şanlıurfa Barosu'nda yürüttüğümüz Etkin Savunuculuk Projesi kapsamında bin 678 kişiyle bir anket yaptık ve sonrasında hazırlanan raporu, bu yazının başlığıyla kamuoyuna 15 Temmuz 2026’da paylaştık. Amacımız basitti: KHK ile kamu görevinden uzaklaştırılıp da yargı tarafından aklanan insanlara "Peki, göreve döndünüz mü?" diye sormak. Aldığımız cevap, yıllardır sahada gözlemlediğim şeyi rakamlarla doğruladı: Hayır, dönmediler.
Sayılar şöyle: Katılımcıların yüzde 82,4'ü haklarındaki yargı sürecinin lehlerine, yani beraat veya kovuşturmaya/soruşturmaya yer olmadığı kararıyla sonuçlandığını söylüyor. Ama bu insanların yalnızca yüzde 0,9'u fiilen görevine dönebilmiş. Yüzde bir bile değil. Yani yargının önünde aklanan yüz kişiden doksan dokuzu, devletin diğer eliyle hâlâ "ihraç" damgasını taşıyor.
Bunu tek başıma söylemiyorum. İnsan Hakları Derneği'nin bu yıl yayımladığı "10. Yılında OHAL Dönemi İhraçları" bilgi notu, benzer bir tabloyu çok daha geniş bir çerçeveden gösteriyor: OHAL boyunca 135.147 kamu görevlisi kamu görevinden çıkarılmış, 4 bin 395 hâkim ve savcı meslekten atılmış (Öndül, 2022; İHD, 2026). Uluslararası Çalışma Örgütü'nün 2022 tarihli Uzmanlar Komitesi Raporu ise OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu'na yapılan başvuruların yüzde 88'inin reddedildiğini tespit etmiş ve bu oranı "endişe verici" bulduğunu kayda geçirmiş (ILO, 2022). Yaptığımız araştırmada bulduğumuz rakam ile ILO'nun bulduğu rakam, birbirinden bağımsız iki kaynaktan geliyor ama aynı gerçeğe işaret ediyor: bu, tek bir kurumun ya da tek bir düşüncenin sorunu değil, sistemin kendisinin sorunu.
İşin garibi, bunu artık devlet de inkâr etmiyor - sadece görmezden geliyor. Adalet Bakanı Akın Gürlek, 15 Temmuz'un onuncu yıldönümünde açıkladığı verilerde, FETÖ/PDY soruşturmaları kapsamında adli işlem yapılan 720 bin 338 kişiden 498 bin 337'sinin (yüzde 69,2) hakkında takipsizlik veya beraat kararı verildiğini söyledi. Yarım milyona yakın insan. Bakan bu rakamı bir başarı hikâyesi gibi anlattı - adaletin işlediğinin kanıtı olarak. Ben bu rakamı okuduğumda başka bir şey düşündüm: Peki bu yarım milyon insana ne oldu? Kaçı işine döndü? Bu sorunun cevabını kamuoyuyla paylaşan hiçbir resmî veri yok. Bizim çalışmamız, tam da bu sessizliğin içine bir ışık tutmaya çalışıyor.
Sorunun kökeninde ne var?
Bu tablo aslında hiç şaşırtıcı olmamalıydı -çünkü sistem baştan böyle kurgulandı. İhraç kararlarının dayanağı olan "irtibat" ve "iltisak" kavramları, kanunda hiçbir zaman somut biçimde tanımlanmadı. Bir kişinin hangi davranışının, hangi tarihte, hangi örgütle "iltisak" oluşturduğu çoğu zaman kişiye hiç anlatılmadı. Bu yüzden bir kişi ceza mahkemesinde beraat etse bile, idare aynı "iltisak" gerekçesini yeniden ve bağımsız biçimde kullanarak onu kamu görevinin dışında tutabiliyor (İHD, 2026). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Pişkin/Türkiye kararında tam olarak bu sorunu işaret etti: ulusal mahkemelerin işlemin maddi temelini yeterince incelememesi nedeniyle hem adil yargılanma hem de özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine hükmetti (AİHM, Pişkin/Türkiye, B. No: 33399/18, 2020). Şimdi benzer bir soru, 23 başvurucuyu kapsayan Mehmet Candar ve diğerleri davasında Türkiye'ye yeniden soruluyor.
Barış İçin Akademisyenler'in hikâyesi, bu çelişkinin belki de en açık örneği. Anayasa Mahkemesi 2019'da, bildiriyi imzaladıkları için yargılanan akademisyenlerin ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdi (AYM, Zübeyde Füsun Üstel ve diğerleri, B. No: 2018/17635). Buna rağmen OHAL Komisyonu, imzacıların büyük bölümünün göreve iade başvurusunu reddetti. 2026 yazı itibarıyla, Danıştay 5. Dairesi'nde hâlâ 219 dosya karar bekliyor; yalnızca 18 dosyada kesin göreve iade sağlanabilmiş (BAK izleme çizelgesi, 2026). Dokuz yıl. Bir çocuğun ilkokula başlayıp liseyi bitirmesi kadar bir süre.
Rakamların arkasındaki hayatlar
Bunu yazarken kendimi bir proje koordinatörü ya da bir sivil toplum örgütü yöneticisi olarak değil, sadece bir insan olarak hissediyorum.
Çünkü rakamların arkasında gördüğüm şey hukuki bir teknik mesele değil: bir insanın on yıl boyunca "ben kimim, ülkeme göre suçlu muyum değil miyim" sorusuyla yaşaması. Araştırmamıza katılanların yüzde 96,2'si işsizlik yaşadığını, yüzde 89'u sosyal güvenlik hakkını kaybettiğini, yüzde 85,2'si psikolojik sorunlar yaşadığını söylüyor. Ama en çok şu rakam etkiliyor beni: yüzde 78,1'i, göreve dönme şansı verilse, hâlâ dönmek istiyor. On yıl sonra bile. Bu, kırılmamış bir iradenin göstergesi.
İnsan Hakları Derneği'nin bilgi notunda vurgulanan bir nokta var ki bence tartışmanın merkezine oturmalı: giderim, yalnızca "göreve dönmek" değildir. Kaybedilen kıdemin, emekliliğin, itibarın da telafi edilmesi gerekir (İHD, 2026). Yoksa göreve dönen bir kişi bile, hayatının en verimli on yılını geri alamaz.
Türkiye şu anda yeniden bir barış ve demokratikleşme tartışmasının içinde. İHD'nin de işaret ettiği gibi, bu tartışma yalnızca silahların susmasından ibaret değilse - hukuk devletinin, kurumsal güvenin yeniden inşasından da bahsediyorsa - KHK mağduriyetinin giderilmesi bu gündemin dışında tutulamaz. Çünkü bir ülkenin hukuk devleti olma iddiası, en çok da görünmeyen, kimsenin alkışlamadığı o küçük anlarda sınanır: bir mahkeme kararının, başka bir masada da bir karşılığı olup olmadığında.
Yazının başında sorduğum soruyu bir daha soruyorum, ama bu sefer cevabıyla birlikte: Bir insan, bir mahkemenin önünde suçsuz bulunduktan sonra, devletin başka bir kapısında hâlâ "suçlu" muamelesi görebilir mi? Bizim verilerimize göre, evet - ve bu, yüz binlerce kişi için hâlâ böyle. Bunun "hayır" olduğu bir ülkede yaşamak, aslında hiç de fazla bir şey istemek değil. Yargının söylediğini, idarenin de duyması. Hepsi bu.
Kaynakça:
1.Doğan, Ahmet, Hükmün Ötesinde Bir Mağduriyet: KHK ile Kamu Görevinden Çıkarılan ve Yargı Kararına Rağmen Göreve İade Edilmeyenler Üzerine Bir Araştırma, Şanlıurfa Barosu, 2026.
2.Öndül, Hüsnü, OHAL KHK'ları ve İnsan Hakları Mücadelesine Etkileri, İnsan Hakları Derneği, 2022.
3.İnsan Hakları Derneği, 10. Yılında İnsan Hakları Bakış Açısıyla OHAL Dönemi İhraçları Bilgi Notu, Eylül 2026.
4.International Labour Organization, Committee of Experts Report, 2022.
5.Adalet Bakanı Akın Gürlek'in 15 Temmuz'un 10. yıldönümü dolayısıyla açıkladığı "Sayılarla FETÖ ile Mücadele (2016-2026)" verileri. (Erişim Linki: https://www.adalet.gov.tr/adalet-bakani-gurlekten-feto-ile-tavizsiz-mucadele-vurgusu )
6.AİHM, Pişkin/Türkiye, Başvuru No: 33399/18, 15 Aralık 2020.
7.AİHM, Mehmet Candar ve diğerleri/Türkiye (tebliğ edilen başvurular, 2026).
8. AİHM, Yüksel Yalçınkaya/Türkiye; Yasak/Türkiye [Büyük Daire].
9.Anayasa Mahkemesi, Zübeyde Füsun Üstel ve diğerleri, B. No: 2018/17635, 26/7/2019.
10.Barış İçin Akademisyenler, dava izleme çizelgesi (güncelleme: 20 Temmuz 2026).
11.OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu, 2017-2022 Faaliyet Raporu.
(AD/FY)



