Kalbinizi paramparça edecek, sizi gözyaşlarına boğacak bir filmi nasıl önerebilirim? Fakat önermemek, seyretmemek, susmak daha da zor. Böylesi gerçek hikayeler karşısında ne kadar zor olsa da gözlerimizi kaçırmak yerine bakmayı seçmek lazım.
Filistin soykırımı her gün canlı yayın gibi gözlerimizin önünde yapılıyor ve bu katliamın en gözle görünür hikayelerinden biri 5 yaşındaki Hind Rajab’ın öyküsü. Bu filmi görmek bir çeşit sorumluluk. Üstelik film çok yetkin Tunuslu bir kadın yönetmen Kaouther Ben Hania tarafından yazıp yönetilmiş oldukça iyi bir yapım.
Geçen hafta kendimi duygusal olarak hazırlamama rağmen, film daha başlamadan midemde biber gibi acı bir yanma hissettim. Çünkü hikâyeyi ve sonucu hepimiz biliyoruz. Üzülmenin, ağlamanın kaçınılmaz olduğunu düşünerek filmi seyretmeye koyuldum.

Bundan iki yıl önce, altı kişilik Filistinli bir aile, savaş alanı Gazze’den arabayla uzaklaşmaya çalışırken, bir İsrail tankı tarafından kurşunlanır. Arabanın içinde tek hayatta kalan 5 yaşındaki çocuk, Hind, ailesinin ölü bedenleriyle dolu araçta mahsur kalır. Amcası Almanya’dan Filistin Kızılay’ının acil çağrı merkezine ulaşır ve çocuğu kurtarmaları için defalarca ricalarda bulunur. Çocuğa ulaşacak ambulans sadece 8 dakikalık, kısa bir mesafede, ama yârdim ekibi, İsrail IDF'den (İsrail Savunma Kuvvetleri) izin almadan bir santim bile hareket edemiyor. Ederse daha önce olduğu gibi kurtarma ekibi anında öldürülecek.
Filmin büyük bir bölümü, acil yârdim çağrı merkezinde amir ve diğer çalışanlar arasında yaşanan çelişki ve gerilime odaklı. Ancak görevlilerle küçük kız arasında geçen telefon konuşmaları filmin en dokunaklı anlarını oluşturuyor. Hind kendisine ateş edildiğini ve öleceğini çağrı merkezindekilere defalarca söylüyor.
Çalışanlar onunla iletişimi koparmamak ve onu yatıştırmak için saatlerce uğraşıyorlar. O yaşlarda çocuklara ders veren bir öğretmen olduğum için midir? Bilmiyorum. Çağrı merkezindekilerin Hind’e “En sevdiğin renk ne?”, “Kaçıncı sınıfa gidiyorsun?” gibi sorularına verdiği yanıtlar içimi çok acıttı. Belli ki zeki bir çocuktu ve bu soruların o anin aciliyetiyle hiçbir ilgisi olmayan, yersiz sorular olduğunu biliyordu. Her soruya olan yanıtı asla gelmeyebilecek bir yardım için umutla ve çaresizce yalvarmasıydı. “Bana yârdim edin. Korkuyorum. Buraya beni almaya gelin! Hemen gelin!”
Filmin başarısının ardında kuşkusuz senarist ve yönetmen Kaouther Ben Hania’nin ustalığı, sezgisi ve derin içgörüsü var. Yönetmen, ses kayıtları, tanık ifadeleri ve resmi tutanakları ile ustalıkla harmanladığı senaryoyu bizzat kaleme almış. Hind’in filtrelenmemiş gerçek sesini kullanarak sahnelerdeki diyalogların, duyguların içten, özgün ve sarsıcı biçimde ortaya çıkmasını sağlamış.
Kauther Ben Hania oyunculara “Rol yapmayın, sadece kızın konuşmalarına gerçekten yanıt veriyormuş gibi davranın” demiş. Bu yönlendirme sayesinde, telsiz operatörler ve çağrı merkezinde çalışanları canlandıran oyuncuların performansları son derede güçlü, yoğun ve gergin. Yönetmenin dediğine göre, oyuncuların çoğu kamera karşısına çıkmadan önce kayıtların tamamını duymamışlar. Birçok yakın çekimde de görüldüğü gibi oyuncular prova yapmadan çocukla sanki gerçek hayatta konuşuyorlarmış gibi tepki göstermişler. Görüntü yönetmeni Juan Sarmiento G. kameramanla insanların arasında acil bir şekilde hareket ederek, o kabuslu anların çaresizliğini ve hayal kırıklığını yakalamayı başarıyor.
Ana oyuncular, Saja Kilani, Motaz Malhees, Amer Hlehel ve Clara Khoury, davet edildikleri ödül aldıkları her yerde Hind Rajab’in resmini yanlarında taşıyorlar. Film 2025'teki 82. Venedik Film Festivali'nde prestijli ödüllerden biri olan Gümüş Aslan Jüri Büyük Ödülü'ne layık görüldü. Ayrıca bu yıl 2026’da En İyi Uluslararası Film dalında Oscar’a aday gösterildi. Yönetmen Ben Hania, bir film dergisinde, "Oscar benim için bir onay değil. Bu sadece onun (Hind) sesinin yankılanmasını ve insanların bu küçük kızı hatırlamasını sağlayan bir araç, ama aynı zamanda, bu konuda bir şeyler yapmak için bir araç," dedi.
Filmin son aşamasında, hatta Venedik Festivali prömiyerinden hemen bir ay önce, Joaquin Phoenix, Brad Pitt, Jonathan Glazer, Ronnie Mara ve Alfonso Cuaron gibi önemli Hollywood isimleri yönetici yapımcı kadrosuna katılmış. Eğer film Hollywood'un bu önde gelenlerinden destek olmasaydı, film Oscar’a aday olur muydu? Veya filmin dağıtılması ve büyük kitlelere erişimi bu kadar geniş olur muydu? Bunu bilemeyiz ama filmin çok iyi bir yapım olduğunu ve yönetmenin sinema dünyasında yer edinmiş ve kendini kanıtlamış bir yönetmen olduğunu biliyoruz. Zaten böyle ağır ve hassas bir hikâyenin altından deneyimsiz bir yönetmen kalkamazdı.
Ayrıca Hollywood’dan biri yerine bir Arap yönetmenin filmi üstlenmiş olması ve bu yıl Oscarlarda tek kadın Arap olması da oldukça anlamlı geldi. En çok Derisini Satan Adam (2020) adlı uzun metrajlı filmiyle tanınıyor. Daha önce Dört Kız (2023) adlı belgeseliyle, En İyi Belgesel dalında Oscar'a aday gösterildi.
Bu dokunaklı hikâye, en iyi oyuncuları, en iyi yönetmen ve yapımcıları hak ediyor. Filmin kurgusu ve teknik unsurların kalitesi de mükemmel. Ancak hiçbir şey bu filmi izlemeyi kolaylaştırmayacak.
Muhtemelen üzüleceksiniz ve belki de adaletsizlik karşısında öfke duyacaksınız. Ama yönetmenin derdi seyircinin duygularını gözetmek değil. Bir gazete söyleşisinde dediği gibi, “Ben izleyiciyi korumak istemiyorum. Seyirciye Gazze'de yaşanan gerçek dehşeti ve kayıpları anlatmak istiyorum. Bu filmi yapmak kolay değildi ve dağıtmak da kolay değildi. Bu küçük kızın sesini duyurmak için mücadele ediyoruz. Akademi (Oscar) üyelerinin bu filmi takdir etmesinden ve şimdi Oscar için yarışıyor olmamızdan dolayı minnettarım, "dedi.
Yönetmen başka bir gazetede verdiği demeçte şunları soyluyor; “Hind’in sesi Gazze’nin sesidir. Tüm dünyanın duyduğu ama kimsenin cevaplamadığı bir imdat çığlığıdır. Bu ses hesap verilene ve adalet sağlanana kadar yankılanmaya devam edecek. Sinema Hind'i geri getiremez, ona yapılan zulmü silemez. Ama sinema onun sesini ölümsüzleştirir ve sınırların ötesinde de yankılanmasını sağlayabilir.”
Hind’in sesi bana başka bir masum kızı, Anne Frank’i hatırlatıyor. Dünyanın pek çok ülkesinde neredeyse her okulda okutulan Anne Frank’in Günlüğü her okuduğumuzda içimizi sızlatıyor ama esas önemli olan böyle bir kitabin farkındalık yaratması. Ne yazık ki tarihi durmadan tekerrür ettiriyoruz. Üstünde yasadığımız gezegeni ortak bir yurt olarak görmek yerine, irk dil, din ayrımlarına, sinir çizgilerine ve milliyet kavramlarının dar kalıplarına sıkışıp kalıyoruz.
Bu başyapıt diyebileceğim filmi göz ardı edemeyeceğimiz bir katliamın kaydi olarak görülmesi gerektiğini düşünüyorum ama umarım film sadece Hind'in sesi olarak değil, su anda dünyada devam eden tüm katliamların, kaybedilen bütün masum çocukların sesi olur. Bu öykü ve film manşetlerden belki birkaç yıl sonra silinecek. Ancak birkaç ay önce bianet için söyleşi yaptığım unlu Mısırlı-Amerikalı yazar Omar El Akkad’ın son kitabinin isminde dediği gibi, “Bir Gün Herkes Buna Hep Karşı Çıkmış Olacak.” Yani bir gün herkes tarihte diğer katliamlara nasıl tepki gösterdiyse, Filistin katliamına da karşı çıkacak.
(MS/EMK)







