Normal dediğimiz şey
Bir ülkede olağanüstü olan ne zaman olağanlaşır? Önce bir istisna olarak ortaya çıkar. Sonra tekrarlanır. İnsanlar alışır. Bir süre sonra nedenini sormazlar. En sonunda “zaten böyle” denir. Böylece olağanüstü olan, hukuken olağan hâle gelmeden hayatın olağanı olur.
Fakat Türkiye açısından bundan önce sorulması gereken daha temel bir soru var: Olağan dediğimiz şey gerçekten herkes için olağan mıydı?
Belki de mesele, son yıllarda normalin bozulmuş olması değildir. Daha zor bir gerçekle yüzleşmek gerekir: Türkiye’de yüz yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca herkes için eşit, özgür ve demokratik bir normal hiçbir zaman tam olarak kurulmadı.
Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte yeni bir siyasal topluluk ve yeni bir yurttaşlık ilişkisi yaratılmak istendi. Ancak bu ilişkinin sınırları, farklı kimliklerin ve toplumsal varoluş biçimlerinin eşit biçimde tanınması üzerinden değil, büyük ölçüde ortak ve homojen bir ulusal bütünlük fikri üzerinden kuruldu. Farklılıklar, siyasal çoğulluğun kurucu unsurları olarak kabul edilmek yerine ortak bir kimlik içinde eritilmeye çalışıldı.
Kürt meselesinin Cumhuriyet dönemindeki biçimi de bu tarihsel zeminde şekillendi. Dolayısıyla onu yalnızca son elli yılın silahlı çatışmasıyla açıklamak, sorunun tarihsel derinliğini eksiltir. Çatışma başlamadan önce de çözülmemiş bir mesele vardı: Cumhuriyetin yurttaşlık ilişkisi farklılıklarla nasıl yaşayacaktı?
Bu soru çözülemedi.
Kürtlerin dili, kimliği, siyasal iradesi ve kolektif varlığı uzun dönemler boyunca güvenlik ve bütünlük perspektifinden ele alındı. Böylece bir yurttaşın kendi kimliğiyle kamusal alanda var olabilmesi, herkes için geçerli olması gereken demokratik bir hak olmaktan çıkıp devletin izin verdiği sınırlar içinde tartışılan bir meseleye dönüştü.
Sorun yalnızca belirli politikaların varlığı değildi. Daha derindeki mesele, istisnanın zamanla normalin içine yerleşmesiydi.
Çatışmasızlık normalleşme midir?
Son elli yıldaki çatışma, bu tarihsel zeminin üzerine yeni bir katman ekledi. Silahlı çatışma yalnızca ölümler ve yıkımlar yaratmadı; devletin yurttaşla ilişkisini, hukukun sınırlarını, siyasetin dilini ve toplumun korkularını dönüştüren kalıcı bir yönetme biçimi üretti.
Güvenlik gerekçeleri genişledi, istisnai uygulamalar süreklilik kazandı, siyasal talepler tehdit kategorileri içinde değerlendirildi. Böylece kuruluş döneminden miras kalan eşitsizliklerle çatışmanın ürettiği güvenlikçi düzen birbirini besleyen iki katmana dönüştü.
Bu nedenle bugün karşı karşıya olduğumuz mesele yalnızca çatışmanın nasıl sona ereceği değildir.
Çatışma sona erdiğinde geriye nasıl bir Cumhuriyet kalacak?
Çünkü silahların susması, çatışmanın ürettiği siyasal ve kurumsal düzenin kendiliğinden sona ermesi anlamına gelmez. Güvenlik refleksleri, hukuk anlayışı, kurumsal alışkanlıklar ve toplumun korkuları bir gecede ortadan kalkmaz. Çatışmasızlık, eski düzenin daha düşük yoğunlukta sürdürülmesi biçimini de alabilir.
Bu yüzden çatışmasızlık ile demokratik normalleşmeyi birbirinden ayırmak gerekir. Çatışmasızlık demokratikleşmenin kendisi değil, demokratikleşmenin mümkün olabileceği alanın açılmasıdır.
Çünkü alışılmış olanla normal olan aynı şey değildir. Bir uygulamanın uzun süre devam etmesi onu demokratik, meşru ya da adil kılmaz; yalnızca ona alışmamızı sağlar.
Eski normale dönmek yeterli mi?
Demokratik bir toplumda normal, çoğunluğun alıştığı hayat biçimi değildir. Normal herkesin hak ve özgürlüklerinin güvence altında olduğu, farklılıkların tehdit değil, çoğulluğun parçası sayıldığı ve devletin yurttaş karşısındaki gücünün hukukla sınırlandığı ortak yaşam zeminidir.
Bu ölçüyle baktığımızda Türkiye’nin geçmişteki normali herkes için aynı değildi. Birileri için devletin güvenlik refleksleri olağan hayatın parçasıyken, başkaları için aynı refleksler sürekli bir baskı ve güvensizlik anlamına gelebiliyordu. Bir kesim için siyasal hayatın olağan akışı olan şey, başka bir kesimin hayatında kalıcı bir istisna hâli yaratabiliyordu.
O hâlde mesele yalnızca eski normale dönmek olamaz.
Çünkü herkesin dönebileceği ortak bir demokratik geçmiş yoksa, restorasyon demokratikleşme anlamına gelmez. Restorasyon eski düzeni yeniden işler hâle getirmeyi amaçlar. Demokratik dönüşüm ise eski düzenin kendisini sorgular: Neden bazıları eşit yurttaşken bazıları eşitliğin sınırında tutuldu? Neden bazı acılar ortak hafızanın parçası sayılırken bazıları görünmez kaldı? Neden devletin güvenliği, yurttaşın özgürlüğünün önüne bu kadar uzun süre geçirildi?
Bu sorular geçmişi anlamak kadar geleceğin nasıl kurulacağını belirlemek açısından da önemlidir.
Demokratik Cumhuriyet ve demokratik toplum
Demokratik Cumhuriyet yalnızca demokratik kurumların varlığıyla kurulmaz. Anayasal hakların toplumsal yaşamda karşılık bulması, devlet ile toplum arasında yeni bir ilişkinin kurulmasını gerektirir.
Demokratik Cumhuriyet devletin yurttaş üzerindeki iktidarını hukukla sınırlayan siyasal ve anayasal çerçevedir. Demokratik toplum ise insanların yalnızca devlet karşısında hak sahibi olmaları değil, kendi yaşamlarının, kimliklerinin, ilişkilerinin ve ortak geleceklerinin öznesi olabilmeleridir.
Biri diğerinin alternatifi değildir. Demokratik Cumhuriyet hukuki ve siyasal güvenceyi; demokratik toplum ise bu güvenceyi hayata geçiren toplumsal iradeyi ifade eder.
Bu ilişkinin merkezinde eşit yurttaşlık vardır.
Eşit yurttaşlık herkesin aynı olması değildir. Farklılıkları ortadan kaldırmadan herkesin eşit haklara sahip olabilmesidir. Dilin, kimliğin, inancın, kültürün, yaşam biçiminin veya siyasal düşüncenin yurttaşlığın derecesini belirlemediği bir düzen kurabilmektir.
Bu nedenle Kürt meselesinin demokratik çözümü yalnızca Kürtlerin taleplerine ilişkin bir düzenleme değildir. Türkiye’de yurttaşlığın nasıl tanımlanacağına ilişkin daha büyük bir sorudur.
Bağımsız ve tarafsız yargı, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, adil yargılanma hakkı, seçilmiş iradenin korunması, yerel demokrasinin güçlendirilmesi ve eşit yurttaşlık da birbirinden kopuk başlıklar değildir. Hepsi aynı temel soruda birleşir:
Devlet yurttaşı yönetilecek bir nesne olarak mı görecek, yoksa ortak hayatın kurucu öznesi olarak mı kabul edecek?
Demokratik toplum fikrinin asıl anlamı burada ortaya çıkar. Demokrasi yalnızca sandıkta oy kullanmak değildir. İnsanların örgütlenebildiği, söz söyleyebildiği, farklılıklarıyla kamusal alanda var olabildiği, karar süreçlerine katılabildiği ve kendi yaşamları üzerinde etkide bulunabildiği bir toplumsal ilişki biçimidir.
Geçmişle nasıl yaşayacağız?
Yeni bir toplumsal ilişkinin kurulması ortak hafızayı da gerektirir.
Çatışma yılları aynı ülkenin insanlarını farklı acıların içinde bıraktı. Bazı kayıplar ortak yasın parçası olurken bazıları görünmez kaldı. Bazı hikâyeler anlatılabildi, bazıları susturuldu.
Oysa demokratik toplum, herkesin aynı acıyı yaşamış olması demek değildir. Farklı acıların birbirini inkâr etmeden aynı tarih içinde tanınabilmesidir.
Hakikat geçmişi yeniden üretmek ya da intikam almak değildir. Geçmişin bugünü belirleme biçimini değiştirmektir.
Bu nedenle çatışmanın sona ermesi yalnızca güvenlik bakımından bir rahatlama olarak görülmemelidir. Aynı zamanda geçmişin ürettiği eşitsizlikleri, korkuları ve güvenlikçi yönetme biçimlerini sorgulamak için tarihsel bir eşik olarak değerlendirilmelidir.
Yeni normal
Tam da burada yeni bir normalden söz etmek mümkündür.
Fakat “yeni normal” eski düzenin biraz daha özgürleştirilmiş biçimi olmamalıdır. Herkes için ortaklaşa kurulabilecek demokratik bir yaşam zemini olmalıdır.
Bu, Cumhuriyeti reddetmek değil, Cumhuriyetin demokratikleşmesini tamamlamaktır. Cumhuriyetin yurttaşlık vaadini, kuruluşta eşit biçimde tanınmayanları da eşit yurttaşlar olarak içine alacak şekilde genişletmektir.
Yeni normal devletin sınırlandığı ve toplumun güçlendiği, hukukun güvenliğin aracı değil, özgürlüğün güvencesi olduğu, farklılığın tehdit değil, çoğulluğun kaynağı sayıldığı ve yurttaşın ülkenin geleceğinin kurucu öznesi olduğu bir ortak yaşamdır.
Bu, geçmişe dönüş değildir.
Belki de yüz yıl sonra ilk kez gerçekten ortak bir normal kurma ihtimalidir.
O hâlde bugün sormamız gereken soru “Eski normale ne zaman döneceğiz?” olmamalıdır.
Daha temel soru şudur:
Herkes için hiç kurulmamış bir normali birlikte kurabilir miyiz?
Belki gerçek normalleşme tam burada başlar.
Çatışmanın sona ermesiyle yetinmeyen; çatışmayı mümkün kılan ve istisnayı kalıcılaştıran düzeni sorgulayan, Cumhuriyetin demokratik niteliğini toplumsal yaşamda yeniden kuran ve insanların devlete uyum sağladığı bir normalden, devletin farklılıklarıyla birlikte yaşayan topluma uyum sağladığı bir normale geçişi mümkün kılan bir dönüşümle.
Yeni normal eski normale dönmek değil, herkesin eşit özne olduğu yeni bir ortak hayat kurmaktır.
(TAA/NÖ)






