Tıp alanında müthiş bir buluşla Theranos şirketi CEO Elizabeth Holmes’un bir anda milyoner olmasını sağlamıştı. Kan tahlilleri hususunda devrimci bir yenilik olarak pazarlanan teknolojinin daha sonra işlevsiz olduğu anlaşıldığında Holmes yargılanmış ve hapis cezası alıp garip bir tesadüf eseri mi ne, Epstein’ın işbirlikçisi Ghislaine Maxwell’in rahat etmesi için nakledildiği Texas Bryan’daki Federal Cezaevi Kampı’na kapatılmıştı.
Acaba Holmes’un nişanlısı Billy Evans’ın sağcı aktivist, girişimci ve medya şahsiyeti olan müteveffa Charlie Kirk’e hayranlık duyması hadiseler bütününü anlamamıza yarayacak bir ipucu olabilir mi?
Ne de olsa belgeselde yalanın bini bir para deyimine fazlasıyla uyan tavırlar, davranışlar ve ifadeler silsilesi ABD’deki ahlaki çöküşü sanki birebir yansıtıyor.
Elon Musk misali gene gerçek olma ihtimali olmayan bir hayal pazarlanıyor; bilimsel açıdan geçersizliği, hukuksal açıdan da cezalandırılası bir suç teşkil ettiği bilinmesine rağmen aynı yanlışta ısrar etmek, revaçtaki gerçek ötesinin distorsiyon inadına ispat teşkil etmiyor mu? Bir de ağza bile alınmaması gereken, baştaki mutabakata aykırı olsa da belgeselden çıkarılması istenen tabu seviyesindeki kelimeler veya anekdotlar da cabası.
Trump’ın yaşlılıktan kaynaklı problemlerle mücadele edip etmediği nasıl yeterince tartışılmıyorsa film kahramanlarının hangi psikolojik profile uyduklarının irdelenmemesi ayrıca acayip!
Karşımızda mantığın ele geçirdiği, sanki format atılmış duygusuz insanların soğuk evreni ve onu manipülasyonlarına alet ederek teşhirine soyunmuş, bir o kadar itici bir yönetmen var.
ABD’deki suçlu/ünlülere yönelik tapınma kültü tavan yapıyor, hiç inandırıcı olmayan o koca gözlerini dikerek bakan filmin esas kahramanı Elizabeth Holmes’a hem inanmamız isteniyor, hem de her fırsatta foyasının ortaya çıkması için azami çaba gösteriliyor. Karşımızda 3 saatlik gayet sıkıcı bir reality show, bilhassa ikinci bölümde sanatsal kaygıları olan girift bir canlandırma parodisi var.
Holmes kimliğini oynamaya birden fazla kere soyunmuş meşhur aktris Amanda Seyfried’in varlığı da belgeseli kurtarmaya yetmiyor.
Duş sekansı

2026 ABD yapımı 174 dakikalık Her Şey Ortada (You Can See Everything) belgeseli Telluride Film Festivalinden dünya prömiyerini gerçekleştirdikten sonra New York ve São Paulo Film Festivallerinde boy gösterdi; ABD’den iki hafta sonra sonra dünyada Ekim sonu itibarıyla vizyona girdiği ilk memleketlerden birinin Türkiye olması enteresan. Çekildiği ülkede gördüğü aşırı alaka bir yana sansasyonel film Torino, Amsterdam, Lizbon ve Stockholm’daki sinema şölenleri dışında bu ay ve Aralık’ta sinema severlerle gezegen çapında buluşuyor.
Belgeselin sesi ve görüntüsüyle seyirciyi bezdiren yönetmeni Nathan Fielder dışında bu sene Robert Pattinson’lu Primetime’a imza atmış Lance Oppenheim da filmin yönetmen hanesinde adını gördüğümüz diğer sinemacı.
Bilhassa filmin başında bize bir arzu nesnesi olarak sunulan “delikanlı” nişanlıyı daha sonraki bir duş sekansında “her şey ortada” hâliyle izliyoruz. Belgeselin genel anlatım tarzıyla pek bağdaşmadığı söylenen bu görüntüler ABD’de filmin eleştirilen taraflarındandı. Kameranın arkasındaki esas otorite olarak Oppenheim’dan bu hususta teferruatlı malumat istendiğinde sınırsız çıplaklığa kimin karar verdiğine dair muğlak cevabı manidar.
Adalet sistemine bir şekilde takık Oppenheim’ın eleştirildiği bir diğer husus da hangi suçluların aklanmaya değer, hangilerinin ise göz ardı edilmeye layık olduğu hususundaki tutarsızlığı.
Diziden hâllice

Filmin zengin teknik altyapısının cilalı neticesi Ari Balouzian imzalı, televizyon dizisi misali müziğin zorla yaratmaya çalıştığı atmosferle çekilmez hâle geliyor. Kamera ısrarla kahramanlarına usul usul yaklaşıp çehrelerinin hafızamıza kazınmasına yol açarken asla büyütülecek bir tarafı olmayan hadiselerin bizde dramatik tesirler bırakması bekleniyor.
Karşımızda narsizme yenik düşmüş nesillerin fetişleştirerek yaratmaya ihtiyaç duyduğu idoller var. Hakikat ötesi bir evrende esas idol Holmes, sinemacı Fielder ve nişanlı Evans manipülasyon hususunda bize çeşit çeşit dersler veriyor; üstelik yapaylığını sorgulamadan edemediğimiz bu senaryolar bütününde sergilenen yavan performanslara da damardan inanmamız bekleniyor.
Hapse girmeden önceki kısa bir süre boyunca Holmes’un çocukları ve nişanlısıyla kiraladığı eve misafir ediliyoruz; okyanus kıyısındaki villanın müştemilatına yerleşmiş Fielder ve ekibi sayesinde aileyi yakından “dikizliyor”, saçma sapan bir hakikat avına dahil ediliyoruz.
İkinci bölümde ise, yalan söylediğini ve sahtekârlık yaptığını sonuna kadar inkâr etmeye meyilli insanlardan Elizabeth Holmes lüks sayılabilecek cezaevine kapatıldıktan sonra devreye Amanda Seyfried’in hem kendi bakış açısını yansıttığı hem de Holmes’u canlandırdığı sekanslar giriyor.
Yönetmenler bu arada coşup çok katmanlı, deyim yerindeyse oyuncaklı numaralara sırtını dayayarak filmin girift olma iddiası taşıyan imajını pekiştiriyor.
Bize ne?

Karşımızda çok yenilikçi belgesel iddiasını taşıyamadığı için aslında tökezlemiş, gayet bildik, hatta yüzeysel bir sinema örneği var. Üstelik ahlaki olarak da sorgulanabilecek, suçluyu övmese de onunla en azından empati kurmamız, hatta ona acımamız için kurgulanmış bir senaryo söz konusu.
Belgeselin kahramanı ve nişanlısı belgesel çekimi başlamadan önce prodüktörlerden para aldılar mı, almadılar mı? Bu onların ahlaksızlığını teyit edip muhteşem tıbbi aparatlarının da aslında milyonları aldatmak üzere tasarlanmış bir para tuzağı olduğunu ispatlamaz mı? Bu ve buna benzer anekdotlarla resmen vaktimiz çalınıyor desem yalan olmaz!
Adalet karşısında hesap verip suçlu bulunan medyatik bir kişiye sunulmuş, hikayesini baştan yazma ve cilalayarak aktarma imkanından bana ne de diyebilirsiniz kolaylıkla. Lakin ABD’de neredeyse sosyal bir fenomene dönüşmüş bu belgeselin geniş coğrafyadaki halkı niçin tesir altında bıraktığını da insan merak ediyor.
Fazlasıyla şişirilmiş bir balon olup olmadığını tartışabilirsiniz belki; lakin karşınızdaki karakterlerin zaten sağlam temelleri olmayan prensiplerini işlerine geldiği zaman nasıl unuttuklarına defalarca şahit olmak için üç saatinizi harcamaya değer mi?
Herhangi bir sıcaklık, samimiyet, canlılık ve derinlik olmadan sadece ısrarla baktığı için hakikati söylediğini iddia eden birinin bakışlarına inanmak zorunda ben muhakkak ki değilim.
Çok şükür, doğduğumdan beri içimde mücadele hâlinde olan mantık ile hislerden ikincisine ağırlık vermeye çalışarak içgüdülerimle mümkün olduğunca irtibat hâlinde kalabildim. İnsanlığın şu an sürüklendiği yön düşünülürse kapitalizmin vardığı noktada en fazla yok etmek istedikleri içgüdülerimiz değil mi zaten?
(RL/HA)







