“Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır”
Sezai Karakoç
Malum, kadim coğrafyalarında yerleşik Kürtlerin göçebe Türklerle kader birliği yapmalarının mazisi bin yıllık bir uzak tarihe işaret ediyor. Doğudan Anadolu’ya bin yıl evvel açılan kapıdan bu bilinen realitenin büyük ölçüde inanç (İslamiyet) temelli bir ortaklık üzerine bina edildiği de bir diğer altı çizilmesi gereken somut veri.
Peki bu “gönüllü paydaşlık” bin yıl boyunca hep böyle mi sürdü. İşte orada sanırım bir es verip ara durak yapmalı. Tabii ki hep böyle olmadı!
Yaklaşık son iki yüzyıldır, ikinci Mahmut’tan bu yana bu gönüllülük Kürtçe’nin güzel tabiriyle “zewacê bê dil” (gönülsüz evlilik) haline dönüştü. Karşılıklı kırılmalar, Kürt toplumunun özellikle hak temelli talepkârlıklarına karşı acımasız refleksler, bugünün zaman diliminde bu gönüllülüğün mevcut şekliyle yürümediğini / yürümeyeceğinin açık uçlu işaretlerini verdi.
Siyaseten ve toplumsal olarak ortada olan bu retçi, inkârcı ve dahi ötekileştirici verili durumun gündelik hayata dokunan başta “dil” üzerinden bir acil okumayı gündeme taşımasının yanında; kültüre, sanata, edebiyata da değen / dokunan kötü örneklerini de göz ardı etmemek gerektiği kanısındayım.
Bunun karşı cenahtan somut ve olumlu tezahürleri de var elbette. İşte onlardan biri geçtiğimiz yılın son ayında iyi edebiyat okurlarının önüne düşen Gaye Boralıoğlu’nun “Her şey normalmiş gibi”* romanı ile oldu.
Gaye’nin yazdıklarını ilgiyle izleyen ve beğenerek okuyan okuru olarak bu kitabını daha yakından ve elbette özel ilgi göstererek okudum. Çünkü hikayenin bir ayağı benim şehrim Diyarbakır ve diğer yönüyle de Kürdün siyasal tercihinin bir kadının politik kararlılığı üzerinden tezahürüne denk düşen haline odaklanmasıydı.
Romanın iki kahramanı var, erkek Türk olan Arda ile kadın Kürt Lora’nın hikâyesi. İstanbul’da başlayıp, bir Diyarbakır ara durağı ve sonrası.
Yukarıda yazdığım siyasal ve hayli uzun geçmişi olan arka planın edebiyata izdüşümünün ipuçlarını kitabın ilk cümlesi zaten ele veriyor; “Çıkış var mı buralardan?” Sonraki sayfalarını baştan sona o çıkışı arama mevzuunun arayışının edebiyata yansıyan yüzü gibi okudum romanı. “Sabır, hikâyenin muradıdır” dese de finali açıkta ya da geleceğe bırakan ve sabrı aşan bir hâl. Tıpkı hâlihazırda süreduran “demokratik çözüm sürecinin” belirsizliklerle dolu geleceği gibi.
Romanın iki ana karakterinin yanında bir yan karakter olarak meseleyi yerli yerine oturtmada bir manivela olan Arda’nın annesi genel olarak Türk toplumunun sıradan çoğunluğunun bakış açısını yansıtmada önemli bir aktör olarak çıkıyor okurun karşısına.
“Bilgiye ulaşmanın bu kadar kolay ama cehaletin bu kadar yaygın olduğu başka bir çağ olmadı”nın tezahürünün somut hâli Arda’nın annesi ile olan ilişkilerinde varlık buluyor sanki.
“Diyarbakır’a gideceğim” diyor annesine Arda. “Daha geçenlerde kıyamet koptu orada. Savaş var orada, olmaz. Çıkar Diyarbakır’ı aklından. Memlekette başka şehir mi kalmadı? Ne var Diyarbakır’da!” der anne.
“Ruhu var! Bir de insanlar var… Hikâyesi olan, hep aynı şeyi tekrarlamayan, yeni bir cümle kurabilen insanlar” diye yanıtlar Arda.
İşte bu karşılıklı anla(yama)ma / anla(şama)ma hâli okura iki sevgili üzerinden ülkenin çözümsüz hâli pür melalini sanki edebiyatın sığınağına yaslanarak yeniden hatırlatıyor roman!
Hem de yerine göre daha sığ ve deneyimsiz taraf misali; “Orada neşe var. Düğünlerinde omuz omuza halay çekiyorlar. Hiçbir şeyi birbirlerinden gizlemeyip, başkalarından gizliyorlar.” Ve “Şehrin surları, sırları içine saklıyor” diye düşündüğü bir çabayla sevgilisi Lora’nın izinin peşine düşüyor Arda.
Romanda dikkat çekici bir detay, Arda adeta bir “turist” gibi geliyor hayal ettiği ve Lora’dan bir yol, iz bulacağı şehre. Bu geliş Kürdün siyasi kâbesi olan şehre bilinçli bir gelişten çok, bir tür turistik geliş! Adeta turistik şehir turlarının romana yansıyan sığ halini çok önce Canan Tan’ın Piraye’sinde gördüğümüz hâlin biraz daha döneme uyarlanmış edebi hâli gibi.
Boralıoğlu’nun “Her şey normalmiş gibi”sinde de klasik tur programlarının hep başköşesinde yer alan sur içinde bilindik ve fotoğrafik bir kafe ziyareti. Ve kentin yeni yetme popüler zincir marka kafelerinin pıtırak gibi bittiği akıllı bol paralı caddelerinden birinde yer alan yeni nesil bir meyhaneden diyaloglar.
Bunlar elbette yazarın işin aslını bilmesine rağmen, tercihi. Ve anlaşılır bir durum. Romanın kahramanı, diğer kahramanın izini sürerken bir iz sürücü, sahici bir ilgili olarak değil, turist gibi geziyor şehri. Zaman zaman betimlemeler yapmayı, şehre dair bilindik bilgileri de tekrarlamayı deneyerek.
İşin doğrusu romanın son sayfasına gelip kitabı kapadığımda “bu bitmemiş bir roman” dedim kendime. Mahpus damında biri avukat, diğeri tutsak olarak buluşan iki sevgilinin hayat karşısındaki duruşları aslında bugün ülkenin genel gidişatı konusunda da okura yol haritası çiziyor bir anlamda.
Genel Türk tebanın işi zamana yayarak meselenin çözümsüzlüğünde lakayt tavrı ile, bir Kürt ve mahpus kadın aktörün eski sevgilisiyle görüşmesini noktalarken, görüş kabininden ayrıldıktan sonra ardına bakmadan hücresine yürümesinin vakarı…
Dünyayı tümden değiştiremeyeceklerini bilen kararlı insanların her şeye rağmen yine de bir şeylerin daha iyi olması için uğraşırken “tarihi bir filmin modası geçmiş aktörleri”ne adeta meydan okuyan bir Kürt kadın kimliğinin tavır alışı gibi de okudum Gaye Boralıoğlu’nun romanını…
(ŞD/EMK)
*Gaye Boralıoğlu, "Her Şey Normalmiş Gibi", 2025 İstanbul İletişim Yayınları







