Önünden her gün akıp geçtiğimiz, bazen sadece göz ucuyla baktığımız binalar, apartmanlar, hamamlar, ibadethaneler… Mutlak suretler, ister bilinçli ister bilinçsiz bir şekilde kendini var etsin; yapıların bizde bıraktığı imgeler vardır. O imgeler çoğu zaman içimize bir sessizlik işler. Ya da tersini düşünerek soralım: Acaba bize çok mu gürültülü geliyorlar? İçinde yaşadığımız İstanbul için bu "acaba" fazla değil mi? Sürekli pompalanan görseller, renkli ışıklar, araçlardan hücum borusu gibi yükselen sesler bizde kocaman bir boşluk ve kaos hissi bırakıyor. Artık hepimizin ortak kanısı olan "gürültücü" çağımızın yapıları, bana çoğu kez bağıra çağıra okunan şiirleri, yüksekten konuşup parmak sallayan insanları hatırlatıyor.
Çok şey söyleyen ama bir türlü yerli yerine oturtamadığımız, içinde sürüklendiğimiz bu hızlı çağı anlamak, yorumlamak ve "görünmeyeni" gösterebilmek için imdadımıza sanat eserleri yetişiyor. Ya bir şiirin dizesinde ya kulağa çalınan bir notada ya da bir yapının içinde hissettiğimiz o dinginlikte bakış açımız kökten değişmese de içimizde bir kıvılcım yanıyor. Bazı zamanlar, içinde sadece gözlerimizle gezindiğimiz, sessizliği şart koşan ama bir yandan da içten içe konuşan, yüreğe dokunarak bağırmadan seslenen mekânlarımız vardır. "Her ruha bir mekân" dersek, anlatmak istediğimize daha kolay ulaşabiliriz.

Her şey aslında apaçık ortadadır. Görünürdür, hatta bir sesi de vardır; önce göze, sonra ruha bir yol açar. Peki var olmak, var olduğunu kanıtlamak sadece çağımızın hastalığına dönüşen bu bağırış çağırışlarla mı mümkün? Maalesef günümüzün ciddi bir problemi tam da burada yatıyor. Çağımız sanki bunu mecbur kılmış gibi; ne kadar çok çığırtkanlık, o kadar ekmek... Oscar Wilde'ın dediği gibi: "Hepimiz aynı çukurdayız ama bazılarımız yıldızlara bakıyor." Yıldızlara bakmak çok az insana nasip olmuştur; onları gözlemlemenin kişide bıraktığı etki, tıpkı yükselen bir anıt gibi içimizde büyür. Şairler, romancılar, öykücüler meramlarını kelimelerle; ressamlar ise fırçalarıyla içten dışa doğru döküverirler. İçsel bir dinamikle çıktıkları yolda bir yapı inşa ederler. Biz tasarımcılar da bunu şüphesiz çizgilerle yaparız.
Hani "duvarların dili yoktur" derler ya, aslında bal gibi de konuşurlar. Yaslanan bir omuza destek olur, dibine çöküp ağlayana tanıklık ederler. Lakin günümüz mimarisinde durum her zaman böyle mi? Kuru bir gürültüyle sadece "Ben buradayım!" mı diyorlar bize? Son kırk yılın yapılarına baktığımızda genellikle soğuk ve estetikten yoksun silüetlerle karşılaşıyoruz. Elbette her şey kötü değil. İyi olan, estetik barındıran, bir ruhu olan ve doğayla ahenk içinde konuşan yapılar da var.
Mekânı sessizlik üzerinden algıladığımız, sessizliğin bizzat mimarinin bir elemanına dönüştüğü bu yapılara en güzel örneklerden biri, mimar Junya Ishigami’ye ait Zaishui Sanat Müzesi (Zaishui Art Museum). Doğanın bir parçası olan ve aynı zamanda tek başınalığı imleyen bu yapı, sanatın ve mimarinin en sağlam örneklerinden biri. Bazen sessizliği sağlamak için çeşitli mimari elemanlar kullanılırken, bazen de doğanın kendisi yeterli oluyor. Su, tarih boyunca mimaride ana unsur olarak kullanılmış bir eleman; ancak bazı yapılarda aynı zamanda bir dile, bir ifade biçimine dönüşüyor. Suyun sessizlikle kurduğu o yakın ilişkiyi Zaishui Sanat Müzesi'nde çok güçlü bir şekilde hissediyoruz.
Çin’de inşa edilen bu bina, aynı zamanda bir kentsel dönüşüm projesinin parçası ve yapay bir göl üzerine kurulu. Yaklaşık 900 metre boyunca gölün içinde kendine bir mekân açıyor. Bunu yaparken çığırtkanlık yapmak yerine, kendini gölün durgun sularına bırakan bir kuğu gibi göle dalarak varlığını sessizce kanıtlıyor. Aslında mimar, yapıyı kurgularken Çin'in o eşsiz doğasına "meydan okumak" yerine, mevcuda uyum sağlamayı seçiyor. Yer yer alçalıp yükselen çatı seviyesi de bu sessiz izlenimi destekliyor. Bir müze binası olarak tasarlanan bu yapı, tam anlamıyla bir "uyumlanma" hali. Suyun hareketine ve binadaki varoluş şekline göre ayarlanan iç mekân yerleşimlerinde; suyun yaklaştığı alanlar daha özel sınırlar yaratırken, suyun uzaklaştığı alanlar kamusal fonksiyonlar için kullanılıyor.
Aynı yaklaşım yapının dikey kesitinde de mevcut. Tavan yükseklikleri tüm yapı boyunca azalıp çoğalıyor. Tavan düştüğünde mekân sıkışıp daha içe dönük bir hal alırken; tavan yükseldiğinde mekân rahatlıyor, görüş alanına yeniden göl ve gökyüzü giriyor. Cephede kullanılan cam paneller bir sınır çizmek yerine suyu ve ışığı içeri alan şeffaf öğelere dönüşüyor. Bir kilometre boyunca devam eden sütunların arasındaki bu paneller, ılıman havalarda açılarak taze havayı içeri buyur ediyor. Binanın suyun altında kalan alt kısımlarında ise gölü içeri alan boşluklar bulunuyor. Kışın hava soğuyup göl donduğunda, bu boşluklardan sızan göl suyu binanın içinde yepyeni bir kara parçası oluşturuyor. Kısacası doğada mevsim neyse, yapıda da o yaşanıyor.

Binanın çatı örtüsü ise adeta ikinci bir peyzaj olarak tasarlanmış ve yapının en güçlü yönlerinden biri de bu. Mimar Ishigami çok konuşan, ihtişamlı ve gürültülü bir bina yapmak yerine, yarattığı bu ikincil peyzajla göle yatayda uyumlanıyor; oluşan iki yatay düzlemin arasında insana dingin bir mekân açıyor. Binanın şiirselliği de tam olarak buradan besleniyor. Yapı, doğayı taklit etmeden onun eksik parçalarını tamamlıyor.
Tüm bu estetik ve uyum örnekleri ortadayken, kendi şehirlerimize dönüp baktığımızda şu gerçek gün gibi aşikâr: Kentsel dönüşüm hamleleriyle her yer yıkılıp yeniden inşa edilirken; bu alanların daha yaşanılır, kamusal faydayı ve uyumu gözeten bir anlayışla tasarlanması elzemdir. Ülkemizin birçok şehrinde ve ilçesinde bitmek bilmeyen bir kentsel dönüşüm süreci işliyor. Gelecek nesillere hem yol gösterici hem de kent hafızasını güçlü tutacak eserler bırakmak adına, dönüştürülen alanlarda çevresiyle uyumlu, sessiz ama derinden konuşan faydacı yapıların yükselmesi en başta toplumun çıkarınadır. Boşalan alanların bir kısmının sosyal yapının güçlenmesini destekleyecek şekilde doğayla ve insanla barışık inşa edilmesi bize hiçbir şey kaybettirmez; aksine, çok şey kazandıracağı ortadadır.
Tüm bunları düşünürken, bu dingin yapıyı incelerken ve kelimeleri kâğıda dökerken zihnimden şu iki dize akıverdi:
Suya daldı, su oldu
Sudan çıktı taş oldu...
(İÖ/HA)



