2026 Venedik Beynelmilel Film Festivaline iştirak etmiş olan Susturulmuş Diyardan Mektuplar (Letters From the Silenced Country) Belarus’un gündemden düşmüş baskı rejimine bir kez daha dikkatimizi çekiyor. 2026, Polonya, Litvanya, Almanya ortak yapımı 75 dakikalık belgesel boyunca yönetmen ve senaryo yazarı Andrei Kutsila kasveti tenimizde hissettiriyor.
Siyasi mazeretlerle senelerden beri hapiste çok ağır şartlarda tutulan vatandaşlar bir yana, yüz tanıma kapasitesine sahip kameralar yüzünden sokakta tedirginlikle dolaşan 2020 yılı protestocuları her an gözaltına alınma korkusundan kurtulamıyorlar; gecenin ortasında evin kapısını açmadıkları takdirde gaddar güvenlik mensuplarının içeriye kapıyı kırarak girme ihtimali de zaten fazlasıyla yüksek. Şiddetlerine şiddetle karşılık verdiğiniz takdirde öldürülmeniz de işten değil!
Bu arada zalim devlet bilhassa insan hakları savunucularının, gazetecilerin, avukatların, muhalif siyasetçilerin de peşini bırakmıyor. Zaten ülkede herhangi bir hak örgütünün resmen faaliyette olmasına imkân tanınmıyor. Bu arada Belarus hükümeti Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısını eleştirenlere de tahammül edemiyor, savaş karşıtı gösterileri şiddetle dağıtıyor; Rusya’nın mevzubahis işgaline destek amacıyla Belarus topraklarının kullanılmasına müsaade etmesi de cabası.
Üstelik Avrupa’nın ortasındaki ülkede acımasız rejim Avrupa ve Orta Asya’da başka örneği olmayan ölüm cezasının kapsamını da 2022’den itibaren genişletmiş vaziyette.
Filmdeki bir sesten duyduğumuz gibi: "Her günü son günmüş gibi" hissiyatıyla yaşayan insanların diyarına hoş geldiniz!
Mektuplaşma da yakında yasaklanır!
İnsanların bazı hususlarda yüksek sesle konuşmaya korktuğu baskı rejimlerini hepimiz az çok tanırız. Belarus’un dramatik durumunu irdeleyen belgeselde de ifade hürriyetinin fazlasıyla kısıtlanmış olması yetmezmiş gibi, insanların kendilerini mümkün olduğunca yalnız, izole ve güçsüz hissetmeleri için rejimin elinden geleni ardına koymadığını idrak ediyoruz. Zaten vatandaşların bir araya gelerek kendilerini açık açık ifade etmeleri artık neredeyse imkânsız.
Neyse ki belgeselin çekilmiş olduğu tarihe kadar cezaevlerinde tutulanlarla yakınları arasındaki mektuplaşma yasaklanmamış olduğundan Belarus halkının ve bilhassa hapishanelere tıkılmış vatandaşların duygu ve düşüncelerine az çok vâkıf olabiliyoruz.
İşkence olarak karanlıkta tutulan mahkûmlar ayrıca televizyon ve radyodan da mahrum bırakıldıkları için dışarıdaki hayatla tek bağlantılarını mektuplar sağlıyor. Fakat sadizm, rejim temsilcileri tarafından rahatlıkla tatbik edilebildiği gibi bazı mektuplar ulaştırılması gerekenlere verilmiyor; şiddet hezeyanları sırasında ise mektuplar yetkililer tarafından yırtılıyor, hücrelerdeki mahkûm eşyaları vandalize ediliyor, sigaralar makasla tek tek kesiliyor. Mahkûmlara yönelik dayakta bacaklar ve gövde hedef alınıyor, kurbanın oturamaması, uyuyamaması ve tuvaleti kullanamaması esas hedeflerini oluşturuyor.
Gözlerinden adeta alevler fışkıran güvenlik kuvvetlerinin rejimin hizmetkârlığını ifa ederken dayaktan, tepki veremeyecek haldeki korumasız vatandaşlara öldüresiye vurmaktan hoşlanması insanlık dışına çıkanların evrensel alametifarikası hâline gelmedi mi zaten?
Destek ve dayanışma şart!

Belarus’un Valadarka zindanında işkenceye tabi tutulmuşların arasında tabii ki kadınlar da var, lakin tek tesellimiz idam cezasından kadınların hariç tutulmaları.
Cezaevinde tutulan yetişkin bir erkeği seslendiren birinden “Kim demiş ki yetişkinler ebeveynlerine ihtiyaç duymaz diye?” cümlesini duyuyoruz.
“Anne, senin bu kadar acı çekmene yol açtığım için çok üzgünüm”.
Devlete ihanet ve ekstermizmle itham edilenlerin ruhsal ve bedensel işkenceye tabi tutulması Belarus’ta çoktan bir rutine dönüşmüş durumda.
Neyse ki güvenlik kuvvetlerinden firar etmiş veya ayrılmışlar bilhassa gözaltına alınıp serbest kalabilenlerle işbirliğine girerek ellerindeki malumatları birleştirmek suretiyle karanlıkta yol almaya çalışıyorlar.
Sızan bilgilere istinaden cezaevlerinde tutulanlar ağır şartlarda çalıştırılıyor; hatta tempolarının mütemadiyen artırılması sömürüyü had safhaya ulaştırıyor.
Rejimin, belgeselde gördüğümüz (hatta animasyon tekniğiyle hareketli hâle getirilmiş) mahkûm çizimlerine de tahammül edemediğini öğreniyoruz. Ne de olsa Kasia Budzko’ya ait manidar resimlerin bazen gardiyanların hışmına uğrayarak parçalandığı da olmuş. Dolayısıyla birilerinin provoke olmaması için Kasia bir süre sonra sadece soyut resimler çizmeye başlıyor.

Sonuçta 2020’den itibaren siyasi sebeplere dayandırılmış 65 bin gözaltı ve tutuklamadan bahsediyor çarpıcı belgesel. Uzun seneler boyunca bu insanlar hürriyetlerinden mahrum bırakılırken gezegendeki çıkar mekanizmalarının yörüngesine girmeyen susturulmuş diyarda çaresizlik tavan yapıyor.
Brezilya’da Lula’nın kıl payı da olsa aşırı sağcı rakibi Bolsonaro’yu yenerek seçimleri tekrar kazanmasının veya Sırbistan’da Aleksandar Vučić’in uzatmalı öğrenci hareketiyle gelen hezimetinin tüm gezegene yaydığı ümit kıvılcımları Belarus’a da ulaştı mı acaba?
Birleşmiş Milletlerin Belarus’ta belgelediği sistematik işkencenin, dayağın, tecritin, soğuk veya açlığa maruz bırakmanın, tıbbi bakımdan mahrum etmenin sonu ne zaman gelecek?
Genelde perde arkasında yapılan bazı pazarlıklar sonucunda Belarus zindanlarından azat edilen muhalifler herhangi bir belgeye veya şahsi eşyaya sahip olmadan zorla deport edilmeye devam ediliyor. Lakin siyasi mazeretlerle halen tutuklu olanların sayısı en az 842.
Susturulmuş diyardan mektuplar belgeselinde, çoğu anonim olmak zorunda kalmış kahramanların imdat çığlıklarına kulak vermekte fayda var.
(MT/HA)







