Fizikte "ışığın dağılması" (dispersion) dediğimiz bir olay vardır: beyaz ışık bir prizmadan ya da kuvars kristalinden geçtiğinde renklerine ayrılır ve rengârenk bir yelpaze oluşturur. Aynı olayı yağmurdan sonra gökyüzünde görürüz ve ona gökkuşağı deriz. Yunancada "eğlence" anlamına gelen diaskédasi (διασκέδαση) kelimesi, "dağıtmak, saçmak" anlamındaki eski Yunanca skedánnymi (σκεδάννυμι) fiilinden gelir. Böylece "eğleneceğim" ifadesi Yunancada aslında "kaygılarımı dağıtacağım" demek olmuş, yani mecazi anlamda "parçalara ayrılacağım" demek.

Oysa Yunancada aynı şey için, tam tersi bir kökene sahip ikinci bir kelime daha var: psychagogía (ψυχαγωγία), yani "ruhu yönlendirmek." Psyché (ruh) ve agogí (yönlendirme, rehberlik) kelimelerinden oluşur. Dağıtmaz, bir yere götürür. İki kelime, aynı şey için iki zıt yön: bir etkinlik ya bizi dağıtır, ya da bir yere götürür.
Her yıl öğrencilerime, klasik mekaniğin temelini atan 17. yüzyıl İngiliz fizikçisi Isaac Newton'un birinci yasasını öğretirim: eylemsizlik yasası. Bir cisim, üzerine bir kuvvet etki etmedikçe durumunu korur, ya durur ya da sabit hızla hareketine devam eder. Hiçbir şey kendiliğinden değişmez. Aynı Newton, bu yazının başlığını ödünç aldığı üçüncü yasasını da ortaya koydu: her etkiye her zaman eşit ve zıt bir tepki karşılık verir. Bence aynısı kültür için de geçerli. Biri antik bir alana bir sahne kurup iki üç müzisyeni birkaç düzine ziyaretçinin önünde çaldırdı diye hiçbir şey değişmez. Bu bir eylem değil, bir gösteridir. Kültür bir sahne değildir, desibel değildir, eğlence değildir, o bir rehberliktir! O bir yaşam önerisidir: insanın zamana bıraktığı iz, kendine, komşusuna, yaşadığı yere karşı duruşu. Dünyayı fanfarsız değiştirmek isteyen yaratıcı insanlarla, sadece kendi yaşadıkları yeri değil, hepimizin paylaştığı bu büyük ev olan gezegeni de önemseyen insanlarla bir arada olmak şifa vericidir. Eylem onlardır. Onlar olmadan hiçbir şey değişmez.
Kültür, kopyalamayan, öneren yaratıcının bıraktığı izdir. İnsanı eğlendirmez, ona rehberlik eder ve onu coşturur, tam da "içinde tanrı olan" anlamındaki enthousiasmós kelimesinin kökeninde olduğu gibi. Son kullanma tarihi yoktur, çünkü evrensel ve zamansız varoluşsal sorulara dokunur. Zamanda kalıcı olan eserler, insanı kendi gündelik hayatı içinde bir turist gibi dolaştıranlar değil, onu yükseltmeye cesaret edenlerdir.
Güneydoğu Ege'de, Anadolu kıyılarına sadece birkaç mil uzaklıkta olan ve komşu kıyılardan pek çok ziyaretçinin iyi tanıdığı adalardan birinde yaşıyor ve çalışıyorum. Gerçek içeriği olan kültürel etkinlikler bir elin parmaklarını geçmiyor. Otellerde ve restoranlarda düzenlenen günlük "etkinlikler" yalnızca kâr amacıyla yapılıyor. Tarihsel derinliği olan bir ada, yarım saatlik bir tüketim sahnesine dönüşüyor: klişe müzikler, sahte geleneksel kıyafetler, ruhsuz, fikirsiz, var olma sebebi olmayan tiyatro gösterileri. İşletmeciler kolay yolu seçiyor, programı doldurmak, içeriğin olup olmadığını umursamadan. Bu kültür değil, kitsch eğlence, boşlukta dağılıp giden bir gürültü.
Peki ya panayırlar? Antik çağda Panathenaia, Dionysia, Thesmophoria birer ayindi: müzik, şiir, dans, tiyatro ve eğitimle yapılandırılmış bayramlar, kutsalla ve toplulukla kurulan bir diyalog, sadece yemek içmek değil. Toplumun kendisinin nesilden nesile sürdürdüğü, düzeni olan sistemlerdi. Yıllar içinde birleştirici bir halka gibi işlediler: aileler, nesiller, köylüler şarkılar ve anlamlı, ölçülü danslarla bir araya geldi. Bir hafıza ve kimlik eylemiydi bu, birinin sürekli sürdürdüğü bir düzen. Bugün ise çoğu zaman kötü kurulmuş bir panayır pazarına dönüşüyor: bütün ada toplanıyor, yiyor, dans ediyor, içiyor ve neden orada olduğunu anlamadan çekip gidiyor. Ne bir amaç var, ne bir ölçü. Sadece gürültü, artık kimsenin sürdürmediği her sistemin doğal sonu.
Oysa kültür sessizliktir de, başka bir deyişle düzendir. Pek çok Avrupa şehrinde tarihi merkezler yıllardır arabalardan, dolayısıyla onların getirdiği gürültüden arındırılmış durumda. Sadece neredeyse sessiz elektrikli taksiler dolaşıyor, böylece sokaklar makineden önceki seslerini yeniden buluyor: ayak sesleri, konuşmalar, bir çeşmenin suyu. Bu kendiliğinden ya da tesadüfen olmadı. Bilinçli bir karar gerekti, trafiğin büyüyüp her sokağı doldurma eğilimine karşı bir tepki. Geçmişini gerçekten onurlandırmak isteyen bir ada, bundan çok şey öğrenebilir.
Çünkü her sistem böyle işler: kendi haline bırakılırsa her zaman düzensizliğe doğru gider. Düzenli kalması için birinin sürekli emek vermesi gerekir. Yıllardır her yaz adaya İskoçyalı bir arkadaşım, John, gelir ve Pserimos'ta kalırdı. Onunla ilk kez Pserimos'taki küçük bir plaj olan Vathy'de karşılaştım, bir tırmıkla çöp toplarken fotoğrafını çekmeme izin verdi. Bir saat boyunca yürüyüp topladıklarını limana taşırdı. Kimse ondan bunu istememişti. Yerli değildi, adayla resmi hiçbir bağı yoktu, ne teşekkür ne de takdir bekliyordu. Her yaz, kendiliğinden gelecek düzensizliğe karşı küçük ama istikrarlı bir tepkiydi.

Bu yıl John gelmedi. Ve Vathy bugün bir çöplük. Akıntının sürüklediği plastikler, ağlar, kara lastikler, çöpler, John'un emeğinin her yaz dengeyi koruduğu yerde birikiyor. O emek olmadan, doğa hiç vakit kaybetmeden bir tepki gelmediğinde ne olacağını gösterdi: termodinamiğin ikinci yasasının öngördüğü gibi düzensizliğe geri dönüyor. Bu yasayı, entropiyi olasılıkla ilişkilendirerek açıklayan kişi Avusturyalı fizikçi Ludwig Boltzmann'dı. Fikirleri yaşarken kabul görmediği için derin bir hayal kırıklığı yaşayan Boltzmann, 1906'da intihar etti. John bunun pratikte ne anlama geldiğini gösterdi. Bu yılki yokluğu ise kimse üstlenmediğinde neyin kaybolduğunu gösteriyor.
Bir süre önce burada, her yaz Bodrum'dan (antik Halikarnas) Kos'a inen ve kafasında hazır bir gezilecek yerler listesiyle gelen bir arkadaşıma, Yılmaz'a yazdığım bir mektupta bundan söz etmiştim. Ona, gezilecek yerler arasında artan zamanı değil, gerçek zamanını bir yere ayırmasını önermiştim, çünkü bir yeri ancak böyle tanırsın, sadece bir görüntü olarak görmek yerine. O zaman adını böyle koymasam da tam olarak bunu istiyordum: ne kadar küçük olursa olsun biraz emek, bir yerle kurduğun ilişkiyi değiştirmeye yeter.
Komşu kıyılardan sık sık gelen her ziyaretçi kendi plajını "evlat edinebilir." Mülkiyet anlamında değil, hiçbir plaj kimseye ait değildir, ama bakım anlamında: kıyıyı düzenli olarak temizlemek, orada yaşayan flora ve faunayı korumak, gün içinde kıyı şeridinin nasıl değiştiğini izlemek. Çünkü iklim değişikliği artık geleceğe dair soyut bir öngörü değil. Zaten burada: kıyı erozyonunda, deniz sıcaklığında, adaları gittikçe daha sık vuran aşırı hava olaylarında. Ve bu, özünde, tepkisiz bir eylem: birileri sisteme muazzam bir kuvvet uyguladı, ama onu dengede tutacak karşılık gelen tepki hiç gelmedi. Bir plajı korumak sembolik bir jest değildir. Çok büyük bir soruna verilmiş küçük, somut bir tepkidir, aynı zamanda kelimenin en köklü, en derin anlamıyla kültürel bir eylemdir: bir yaşam önerisi.
Çünkü Kültür bir projektörün altında alkışlamak değildir. Kendi çevrendeki dünyaya, ne kadar küçük olursa olsun, bir tepki olmaktır. Bir tırmıkla bile olsa. Çünkü fiziğin her yasasının bize öğrettiği gibi, hiçbir şey kendiliğinden değişmez: her zaman birinin kendi tepkisini sunması gerekir.
(PP/FY)







