O zamanlar, doğanın daha doğa diyebileceğim ama insanın daha insandı demeni tartışmalı olduğu lakin insanın doğaya karşı duyduğu korkunun korku olduğu zamanlardı...
Zemheri ayı gelip çattı mı, dağların başını duman, eteklerini boran alırdı. Munzur’dan, Kızıldağ’a esen rüzgar, insanın ruhunu geçtim herhangi bir canlının ruhunu bıçak gibi keserdi. İşte o vakitler, gökyüzündeki o sarı sıcak, o can veren Güneş Baba, günden güne erir, günden güne ufalır, karanlığa karşı mecalsiz güçsüz kalırdı. İnsanoğlu, böyle zamanlarda vaktiyle atası nasıl mağarasının deliğinde titriyorsa o da damının kuytusunda titrerdi. Titrerdi de sadece soğuktan değil he! Bu titreyişinde soğukla beraber karanlığın yanında getirdiği güvensizliğin korkusu da vardı.
"Aha," derlerdi, “Güneş ölüyor ve kendisiyle beraber ışıkta gidiyor. Ya bir daha gelmezse? Ya bu karanlık, bir karabasan gibi çöreklenip kalkmazsa üzerimizden?"
Korku, açlık gibi, ölüm gibi sinerdi iliklerine. Toprak Ana desen, o bereketli ana, o doğurgan kısrak, kaskatı kesilmiş, ölüm uykusuna yatmıştı. Ne ot biterdi, ne dal yeşerirdi. Doğa susmuştu. Her şey hatta zaman bile donmuştu...
Sonra... Sonra bir gün, o çaresizliğin en koyu yerinde, birileri başkaldırdı. "Yok," dediler, "Beklemekle olmaz. Güneş bizim babamızsa, Toprak anamızsa, el vermek gerek, omuz vermek gerek."
Kalktılar ayağa.
Bir oyun kurdular, ama ne oyun! Sanırsın ki bir cenk meydanı, sanırsın ki bir düğün alayı. Baktığında ise koskocaman bir tragedya! Biri, ak sakallar taktı yüzüne, belini büktü, eline bir değnek aldı. Oldu mu sana Geçen Yıl! Oldu mu sana o köhnemiş, o bitmiş, o can çekişen ve var olanın çürümekte olduğu ama yenisinin artık onda doğamayacağı bir İhtiyar!
Yanına bir gelin aldılar, alı al, moru mor. Gözleri ceylan bakışlı, yüzü ise bir bahar sabahı... O da Gelen Yıldı, o da Bereketti, o da Toprak Ananın uyanmış dinç haliydi. Geleceğe olan umudumuz...
Bir de yüzünü kömür karasına boyayan, dişlerini gıcırdatan bir Karanlık kattılar aralarına. O da gecenin, o da zemherinin, o da açlığın ta kendisiydi.
İşte o itiraz eden birileri düştüler yollara... Karları yara yara, tipiyle boğuşa boğuşa... Kapı kapı dolaşmaya ve insanları bir araya toplamaya...
Sessizliğe inat, ölüme inat gürültüye başladılar. Davullar dövüldü gümbede güm, tenekeler çalındı, ziller şakırdadı. Öyle bir ses ki, yer gök inledi. Neden mi? Uyuyan devi uyandırmak içindi bu kıyamet diyebiliriz belki? Ama bence insan, karanlığın o dipsiz enginliğiyle ilk karşılaştığında; hani yüreği serçe kuşu gibi çarpar, gözlerini kulaklarını olabildiğince zorlar ya... İşte o sessizlik, o karanlık, bilinmezlik anında... Dağların, taşların ve kendisinden olanların suskunluğu bir karabasan gibi çöker üstüne ve insan tek bir şey yapmak ister; bir ses çıkarmak... Günümüzde ise buna benzer o anlar da insan, dudaklarını büzer de incecik bir ses salar geceye. O ıslık; insanın kendi sesinden kendine ördüğü bir kalkandır, karanlığa savurduğu cılız ama inatçı bir 'korkmuyorum ulan!’ ya da ‘ben varım, var olacağım!’ narıdır.
Bağırdılar toprağa:
"Hey koca ana! Hey uykucu toprak! Sanma ki öldün, sanma ki bittin! Uyan! Bak biz buradayız, bak Güneş dönüyor, sen de dön, sen de uyan!"
Tekrar dolaştılar kapı kapı.
O dağ köylerinde, o yokluk zamanlarında, kimin torbasında ne varsa... Kimi bir tas bulgur verdi, kimi bir avuç un, kimi sakladığı son yağ çömleğini, kimi ise bir torba şeker... Kimse, "Benimki bana yeter" demedi. Çünkü bilirlerdi ki, kışın o ayazında yalnız yiyen, yalnız ölürdü.
Toplanan o lokmalar, o kutsal emekler, köyün meydanında, koca bir kara kazana döküldü. Altına atılan odun, tezek bile tıpkı kazanın içindekiler gibi toplanıldı. O kazanda pişen, Zerfet değildi sadece kurban olduğum; o kazanda pişen, insanlığın birliğiydi, dirliğiydi en doğrusu insanı, insan yapan şeydir...
Düne kadardı; Zenginle yoksul, ağayla maraba, dedeyle talip ilişkisi... Zemheri sadece soğuğu, karanlığı getirmedi. Zorlu şartlar koşullar da kendisine uygun ilişki biçimlerini yarattı. İnsanlık, kazanın başında bir oldu. Kaşık salladılar aynı aşa. İçine bir de sır sakladılar, bir kara boncuk... Kime çıkarsa, "Hızır’ın eli ondadır" dediler, umudu ona bağladılar.
Ve gördüler ki;
İnsanoğlu el ele verince, insanoğlu ekmeğini ve yüreğini bölüşünce, o ölüyor sandıkları Güneş, dağların ardından yeniden gülümsedi. Doğan güneş o kaskatı buz gibi kesilmiş toprağı ve onun üstünde katı olan her şeyi eriterek ona yaşam soluğu verdi. Karanlık ile zemheri ikilisi o ışık ve ısı selinin önünde kaçacak delik aradı. Ve aslında birlik olunca bir yaşamı mümkün kılabildiklerini öğrendiler.
Anladılar ki; Gağan, bir bayramdan öte, insanlığın kendisine karşı kazandığı o büyük zaferin adıydı. O günden bugüne bir yaşamı var eden o ortaklaşa, yakılan ateşin ve kazanın etrafında bulunma umuduyla...
(FÇ/HA)


