“Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı.” Ursula K. Leguin’in “Mülksüzler” adlı eserindeki bu ifade bizi bir şekilde farkındalığa, bunun için de yüzleşmeye davet ediyor. Tabii ki yüzleşmenin gerçekleşebilmesi için aynadaki suretimize bakabilmemiz ve “bizi bize karşı koruyan dokunulmazlık zırhımızı çıkarmaya razı olmamız” da gerekiyor. Çünkü, bu mücadelenin aslı bizim kendimizle ilgili olanı. Ne aynayla ne de başkalarıyla olan. Kapitalist toplumsal yaşantı geldiği aşamadaki haliyle “insan” olma/kalma iddiasında olan herkese böylesi yüzleşmeleri gerekli hale getirdi. Elimizi çabuk tutmalıyız. Dünya genelinde yaşanmakta olanlar daha da gecikmeye kapıları kapatmak üzere…
Ne olacak?
Günümüz dünya kapitalist emperyalist sisteminin ekonomik ve siyasi krizi birlikte yaşıyor olduğuna yönelik bilimsel verilere dayalı analizlerin sayısı her geçen gün artıyor. Temmuz 2007’de ABD’de yaşanan Mortgage kriziyle birlikte görünür olan ve merkez kapitalist, emperyalist ülkelerde başlayan küresel finansal krizin çözümü için kaygı ve müdahale kapitalizmin/kapitalist ülkelerin bütününe yönelikti. Bununla birlikte, Trump’ın ilk ABD Başkanlığı’na başladığı dönemde ticaret ve hegemonya alanında Çin’le olan kıyasıya mücadelenin “gümrük vergileriyle” görünür olması, kaygı ve hedefin “batı kapitalizmi ne olacak” sorusuyla özetlenebilecek ölçüde boyut değiştirdiğini de gösterdi. Ancak, ABD’nin çeviremediği-ödeyemediği dış borçlarının devasalığı ve ABD dolarının “rezerv para” olmaktan çıkarılma “riskinin” zaman içinde daha da artmasıyla birlikte, Kasım 2025 tarihinde yayımlanan “ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi” metnindeki saptama ve hedefler bundan sonra kaygı ve hedefin çok daha daraltılarak, “Ne olacak ABD kapitalizminin hali?” sorusuyla sınırlandırıldığını ortaya koyuyor. Elbette bu sonuncusu Trump başkanlığındaki ABD yönetiminin kaygı ve hedefini yansıtıyor, herhangi bir mutlakiyet taşımıyor. Bununla birlikte, temeli 80’li yıllarda ABD hegemonyasıyla atılan, kapitalist neoliberal ekonomiye dayalı “küreselleşme”nin sonunun yaklaştığı, ABD’nin hegemonyasını yitirmekte olduğu sayıların da ötesinde görünür olmaya başladı. Ekonomik alandaki “gerileme”, biriken borçlar ve “rezerv paranın değişim riski”ndeki artış ülkeler-ulusötesi sermaye üzerindeki “rıza üretim aracını” şiddete, savaşa, korsanlığa-haydutluğa kadar dayandırdı.
ABD kapitalizmi, günümüzdeki krizlerini aşabilmek için savaş sanayi ve silahlı saldırı dışında herhangi bir yol bulamıyor. Aynı zamanda, kapitalist ekonomi, varlığını bir bütün olarak savaş sanayi üzerinden sağlamaya çalışıyor. Savaş sanayiinin varlığını sürdürebilmesi kapasitesini büyütmesiyle mümkün. Savaş sanayinin daha da genişleyebilmesi için silahların tüketimine o nedenle de “savaş tehdidine, tehdidin yaygınlaşmasına” ve doğrudan “savaşa, silahlı çatışmalara ve şiddete” gereksinim duyuyor. Bunun için tehditlerin yaygınlaşmasının ve şiddetinin artmasının yetmediği zamanda da savaşların-çatışmaların sürekliliğine ve yenilerine gereksinimi var. Başta ABD olmak üzere, emperyalist ülkeler savaş tehdidini ve savaşları bu perspektifle planlayıp, yönetir hale geldi.
Ortadoğu’da savaş ve barış
Türkiye’de uzun yıllardır devam eden “düşük yoğunluklu savaşın” tarafları “savaşı durdurma-savaşmama” kararlarını açıkladı. Ve kamuoyuyla paylaşılan bilgilere göre, süreç ikinci yılının içinde. TBMM Başkanı tarafından kurulan Komisyon çalışmalarını tamamladı. Konu artık TBMM “inisiyatifinde”. En son Gazze’de İsrail tarafından gerçekleştirilen uluslararası savaş hukuku ihlalleri ve soykırımdan sonra, ateşkes anlaşmasına rağmen, İsrail ordusunun Gazze’ye saldırıları devam ediyor. Diğer tarafta SDG ile geçici Suriye Hükümeti arasında imzalanan mutabakat metnine karşın, HTŞ’nin Rojava ablukası, başka bir tarafta sansür nedeniyle düzenli haber alınamıyor olsa da İran güvenlik güçlerinin “özgürlük” talep eden geniş halk kesimlerine karşı silahlı müdahaleler yaşanıyor. Sonuncusunun geçerliliği 28 Şubat sabahında ABD ve İsrail’in saldırılarıyla başka bir boyuta taşındı. Bu üçü Ortadoğu coğrafyasında yaşanmaktayken, Şubat 2022 tarihinde resmen başlayan Rusya-Ukrayna savaşı da halen devam ediyor.
Egemenlik ihlali ve kafa karışıklığı
ABD, Mart 2003’te, “önleyici savaş” olarak adlandırdığı Irak’a saldırısından 23 yıl sonra bu defa “önleyici vuruş” adıyla İran’ı savaş uçakları ve füzelerle bombaladı. Hafta sonu, 28 Şubat Cumartesi günü sabahında ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaş ilanı gerçekleştirmeden, uluslararası hukuktaki ifadesiyle “egemenlik ihlaliyle”, neredeyse “nokta hedefli” saldırısını sıcağı sıcağına Norveç ve İspanya Hükümeti dışında net bir biçimde kınayan üçüncü bir devlet olmadı. Hükümetlerin önemli bölümü ABD ile ittifakının bozulmasından, daha doğrusu “şerrinden uzak durabilmek” kimisi de İran’daki iktidarın, toplumun önemli bir bölümünün özellikle son haftalarda ortaya çıkan “demokrasi” taleplerine karşı yaygın yaşam hakkı ihlallerine ulaşan tutumu nedeniyle üç maymunu oynuyor. “Görmüyor, duymuyor, konuşmuyor”! Ancak, İran’ın daha önceden yaptığı açıklamalar ve bu doğrultudaki karşı saldırıları dikkate alınırsa bölge de yoğun bir savaş tehdidi altında. Bununla birlikte, ABD’nin Ortadoğu’dan olabilecek en kısa zamanda Pasifik bölgesine “yönelme” gereksinimi, saldırının bu haliyle sınırlı kalmasını sağlayamayacak gibi görünüyor. Çünkü İran, 2025 yılındaki ABD-İsrail saldırısına verdiği yanıtı çok çok aşan karşı saldırıya başladı, dünyada büyük bir petrol krizi yaratacağı hedefiyle Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiğini “durdurdu”. ABD, İsrail’i yanına alarak Ortadoğu’daki birinci derecedeki ittifakını bir defa daha ilan etti. İran’ı vurarak hegemonyasını güçlendirmek için adım atarken, aynı zamanda Venezuela’dan sonra Çin’in önemli bir petrol tedarikçisini daha “uyarmış” oldu. Bu defa sonuç beklediği gibi olmayacak görünüyor.
Uluslararası haber ajansları aracılığıyla ulaşılan bilgiler, saldırgan haydutların beklentisinin aksine, saldırılar karşısında toplumun büyük bölümünün iktidarı desteklediği “kenetlendiği” yönünde. İran’da haftalardır devam eden halk hareketine karşı saldırı tarihine kadar tutum almamış, düşüncesini paylaşmamış, saldırıya-egemenlik ihlaline karşı tutum alışını ifade ederken, her iki durumu birbiriyle eşitleme kaygı ve çabasında olan kurum ve kişilere de bir çift söz söylemek gerekiyor. Dostlar, haftalardır aklınız neredeydi? Gecikmenizi, İran halklarına karşı mahcubiyetinizi telafi etmek için lütfen biraz daha bekleyin. Şimdi öncelikle, emperyalist saldırıyı-egemenlik ihlalini açık ve net bir biçimde kınayalım ve karşısında tutum alalım. Eşzamanlı olarak enternasyonalist direniş ve mücadele için adım atılması çabasında olalım.
Yüzleşmeye gerek kalmadan
Dünya genelinde yaşanmakta olan insana ve doğaya karşı bunca suçun işlendiği ve işlenmeye devam edildiği günümüzde duvarın hangi tarafındayız? Sorunun içeriği nedeniyle sorudaki olayların Türkiye’nin dışında olduğu kolaylığına kaçmamakta yarar var. O nedenle bir daha sormak istiyorum; bir yılı aşkın bir süredir barış girişimlerinin yaşanmakta olduğu, savaşların ve tehditlerinin bu kadar yakınındaki bir ülkenin yurttaşları ve hekimleri olarak duvarın hangi tarafındayız?
Biz hekimler savaşın, insan eliyle yaratılan, önlenebilir bir halk sağlığı sorunu olduğunu bilimsel bilgiye ve tarihsel deneyimlere dayalı olarak biliyoruz. O nedenle, savaş karşıtlığı, barış talebi ve barış için mücadele 21. yüzyılda insanın “insan” olabilmesi, insan kalabilmesi; doktorun “hekim” olabilmesi, hekim kalabilmesi için bir zorunluluk olduğunu bilerek tutum alabilmeliyiz. Henüz alamamışsak, ancak, hekim olmak, hekim kalabilmek istiyorsak eğer; “bizi bize karşı koruyan dokunulmazlık zırhımızı çıkarmaya” ve Leguin’in ilk paragrafta yer verilen cümlesinden çıkardığımız “yüzleşmeye” cesaret edebilmeliyiz.
* Bu yazının bir bölümü Toplum ve Hekim Dergisi’nin Ocak-Şubat 2026 sayısının Editör’den yazısından alınmıştır.
(OH/TY)







