Ankara’dan İstanbul’a gelirken gazetecilerin eylemine yetişeyim diye ince saat ayarlaması yaptım. Ankara’dan yüksek hızlı trene bindim, tren zamanında hareket etti. Bizim vagonun yarısı, okul gezisi neşesiyle dolup taşan “hocamların” erken piknikleri ve sohbetlerinin coşkusuyla doluydu. Eryaman, Polatlı derken Eskişehir’e geldik; “hocamlar” indi.
Tıngır mıngır hareket ettik, derken gereksiz kelimelerle uzamış bir anons başladı. Düz meali: Ayakkabılarınızı çıkarmayın, muhterem yolcular! Olur, dedik. Hızlanır gibi yaptı trenimiz, hatta bildiğin hızlandı. Ekrana baktım, 50, 100, 200, 250… Uçuyoruz! Teknoloji ne güzel şey, derken bir anons daha geldi. Bu defa “kokulu yiyecekler yemeyin” demek isteyen uzun cümle.
Başka bir durakta durduk. Hareket etmeyi bekliyoruz, etmiyoruz. Biraz daha bekliyoruz, yine hareket yok. Ayakkabıya, yiyeceğe anons var, durmaya yok. Neyse, biraz homurtudan sonra “sinyal kontrolü yapılıyor” dediler. Hadi yine tıngır mıngır başladık gitmeye.
Hızlanır gibi olduk, bir anons daha. “Müziği yüksek sesle dinlemeyin, uzun uzun telefonla yüksek sesle konuşmayın,” diyor. “Tamam efendim, öyle yaparız. Yeter ki sen hızlan da İstanbul’a varalım,” dedim içimden.
Azıcık daha gittik, yine durduk. Hadi bir sinyal kontrolü daha. Arada bir anons daha. Bu defa “yemekli vagonda uzun oturmayın,” diyor. Peki, oturmam. Zaten bir kişi el arabasını çekip servisi yapıyor, arkasından elinde POS cihazıyla tahsilatçısı geliyor. Arabayı süren POS cihazını da pek tabii kullanabilir, ama olmaz tabii. Tren hızlanamıyor, servise iki kişi çıkmış, kokusuz yiyecek satıyorlar. Sakin olmalıyım, diyorum kendime.
Neyse, az daha hızlanmaya gayret ettik, hızlandık da. Sonra yine yavaşladık. Eski usul trenler gibi gidiyor bizim hızlanmaya çabalayan tren. Tüm bunlar olurken ortadaki ekranda çeşitli kurdeleleri kesen Ulaştırma ve Altyapı Bakanı’nın videoları dönüyor. İşte efendim o kanal, bu tünel, şu köprü derken makas elde kurdele kese kese geziyor Bakan Bey.
O kadar çok döndü ki ben de yazılarını okumaya başladım. Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün ihtişamından, dünyalar çapındaki heybetinden dem vuran bilgide “üzerinde ray olduğu” yazıyordu. Cahilliğime kızdım, girdim internete baktım. E, köprüde ray yokmuş ki! Trene doldurulmuş kitle bulduk, ne yazsak olur mu dediniz, ey basın müşavirleri? Ayıp değil mi olmayan rayı metne döşemek!
Aynı videoyu aralıksız izlerken rahmetli Sırrı Süreyya Önder’in Türkiye Büyük Millet Meclisinde bütçe görüşmelerinde “Suretine âşık bu bakanlar nereden çıktı? Bakanlıkların internet sayfaları ‘Sayın Bakan şurada, Sayın Bakan burada’ haberleriyle dolu. Biz ne yapıyoruz diyen kimse yok mu?” dediği aklıma geldi. Aynı konuşmada turizm hedeflerini sorarken “Destinasyon nedir? Milliyetçiyiz, muhafazakârız diyorsunuz. Dilini kaptıran zihnini de kaptırır” demişti. Hatırladım, yine güldürdü beni.
Güldüm gülmesine ya, peşinden kaygının siniri geldi. Kitlesel bir derdim olmasa belki o kadar dokunmazdı, sinirimi yumuşatır uyurdum. Ama eyleme yetişeceğim, hareket hâlindeyken rötar yapıyoruz. İnsan hayatında kimi durumlarda arzulanan bir hâl olsa da yolda çekilmiyor elbette. “Hızlan ve durma artık” diye söyleniyorum; cama dayadığım burnumdan çıkan buğulara avucumun tersiyle ayak izi yapıyorum. Öyle çaresizim.
O arada İzmit’e geldik. “Yol bitiyor, şunun şurası ne kaldı,” dedim. Tabii yine yanıldım. Az gittik, tren hızlanmaya çabalamayı bırakıp yavaşladıkça yavaşladı. Ben bileti alırken vaat olarak “4 saat 8 dakikada İstanbul Söğütlüçeşme’de olursun,” yazıyordu. Bu hesapla benim 12.48’de yere ayak basmam lazımdı. Elbette olmadı. Olmayanın neden olmadığının anonsu oldu mu? Hayır, olmadı.
(ÖE/NÖ)







