Hamnet, gündeme hızlıca giren ve hızla okunan bir roman olunca üzerine sıcağı sıcağına yazmak istediğim bir kitap oldu. Üstelik bir önceki yazımda Camus’nün Yabancı’sı üzerinden yas meselesine değinmişken, konuya bambaşka bir yerden bakan bu romanı irdelemek ilginç bir deneyime dönüştü.
Hamnet, edebiyat tarihinin en ünlü figürlerinden birine ait gibi görünüyor; ama aslında onu bilinçli bir tercihle anlatının dışına itiyor. Yazar Maggie O’Farrell, Shakespeare’i merkeze almak yerine, onun etrafında kalanlara odaklanmış: Kalanlara, kadınlara, çocuklara, yaslarını sessizce tutanlara.
Ortaya çıkan metin bir biyografi değil; çekip gidenlerle kalanlar arasındaki mesafenin, bunun bedellerinin ve dönüştürücü etkilerinin romanı.
Shakespeare’i hem çok iyi biliyoruz hem de oyunlarının ötesinde bu adam hakkında şaşırtıcı derecede az bilgiye sahibiz. Buna rağmen kişisel hayatı üzerine sayısız film ve kitap üretildi; çoğu, onu romantik bir dâhi figür olarak sundu. Hamnet bu geleneğin bir parçası gibi görünse de, O’Farrell’in yaptığı çok daha radikal: Shakespeare’i değil, onun yokluğunun yarattığı boşluğu anlatmak.
Roman yalnızca iki tarihsel veriye dayanıyor: Shakespeare’in oğlu Hamnet 11 yaşında ölmüştür ve baba, bu kayıptan birkaç yıl sonra Hamlet adlı trajediyi yazmıştır. Dönemin belgelerinde Hamnet ve Hamlet isimlerinin birbirinin yerine kullanılabildiği bilinmektedir. O’Farrell, bu iki bilgi arasındaki boşluğu tarihsel kanıtlarla değil; olasılıklarla, sezgilerle ve duygularla dolduruyor.
Geride kalanların hikâyesi
Hamnet, özetle bir evlilik ve bir çocuk hikâyesini merkezine alan yas romanıdır, diyebilirim. Eksik olur. Merkezde romanda adı hiç anılmayan William Shakespeare ile eşi Agnes’in evliliği yer alıyor. Peki biz bu romandaki koca ya da babanın Shakespeare olduğunu nasıl anlıyoruz?
Romanın girişinde verilen tarihi bilgilerden, akışta verilen ipuçlarından ve nihayet babanın yazdığı oyunun Hamlet oluşundan romandaki karakterin Shakespeare olduğunu anlıyoruz demek isterdim; ancak öyle olmuyor. Daha romana başlarken bunu biliyoruz. Kitabın arka kapak yazısından, kitaptan uyarlanan filmin tanıtımına kadar her yerde konunun alternatif bir Shakespeare hikayesi olduğu o kadar vurgulanıyor ki, yazarın okura hazırladığı sürpriz boşa gidiyor.
Bu arada yönetmenliği Chloé Zhao tarafından gerçekleştirilen, senaryosunu Maggie O'Farrell ve Chloé Zhao'ın ortaklaşa kaleme aldığı ve aynı isimle uyarlanan filmin Oscar adayları arasında yer aldığını da belirtelim. Ayrıca Hamnet filminde canlandırdığı Agnes rolüyle Altın Küre Ödülleri'nde drama dalında En İyi Kadın Oyuncu ödülüne layık görülen Jessie Buckley’in Oscar’da da önemli bir aday olduğunu söyleyerek, incelediğimiz kitabın ne kadar güncel olduğunu da paylaşmış olalım.
Aslında roman ilk olarak 2020 yılında Birleşik Krallık’ta, hemen peşinden ABD’de yayımlanmış, Türkiye’de 2022 yılında Domingo Yayınları’ndan Kıvanç Güney çevirisi ile okurla buluşmuş. Şu anda bu kadar çok konuşuluyor olmasının ve sanırım benim de bu dönemde okumuş olma nedenim filmin ta kendisi.
Agnes: İsmiyle bile anlatıya yön veren kadın
Bu yazının sonunda konu ilginizi çekerse filmi de izlemenizi tavsiye ederek kitaba dönelim; her ne kadar Shakespeare referansıyla pazarlansa da hikaye büyük bir yazarın değil, bir kadının üzerinden ilerliyor. Hatta yazar tarihsel kayıtlara göre Shakespeare’in karısı olan Anne Hathaway’in göbek adı olan Agnes’i tercih ederek anlatının yönünü belirliyor.
Agnes, doğayla iç içe yaşayan, bitkiler ve şifalı otlar konusunda derin bilgiye sahip, sezgileri güçlü bir kadın. Malum kuşaktan kuşağa aktarılan, bedende taşınan bu bilgilere sahip kadınlar tarih boyunca “cadı” olarak damgalanmış. O’Farrell, Agnes’ın bu özelliğini romantize etmiyor, daha çok hayatta kalma ve iyileştirme ile eşleştiriyor.
Evlilik meselesine gelirsek, Agnes için yalnızca romantik bir birliktelik değil bu. Annesini küçük yaşta kaybetmiş, üvey annesi tarafından kuşkuyla karşılanan biri olarak, evlilik ve beklenmedik hamilelik ona baba evinden kurtulmanın yolunu açıyor. Evlenince ev içi alan, onun için edilgen bir kapanma değil; kendi düzenini kurabildiği bir yaşama dönüşüyor.
Bu durum Agnes’in evlendiği özel öğretmen için de geçerli; o da Agnes gibi ailesi ve toplumsal beklentiler tarafından kuşatılmış biri. Bu durum birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmesin ama evlilik, her ikisi için de bir kaçış ve varoluş alanı açıyor.
Ancak evlilikle birlikte gelen bu özgürlük, eşit olarak paylaşılmıyor. Agnes, cinsiyeti nedeniyle sınırlanırken, kocası hayallerinin peşinden Londra’ya gidiyor. Bu gidişle birlikte Agnes yalnızlığı, belirsizliği, evin ve çocukların yükünü tek başına sırtlanıyor. Haksızlık etmeyelim baba da evlilik, babalık ve sanatçı kimliği arasında parçalanıyor.
Romanın ilginç bir anlatı dili var; mesela seçimlerin ya da rızaların bedellerini gizlemiyor ama romantize de etmiyor. Yine de dünyanın bir şekilde düzeni sürdüren Susanna’lara (çiftin büyük kızı), Mary’lere (Shakespeare’in annesi), Bartholomew (Agnes’in erkek kardeşi) gibi insanlara da ihtiyacı olduğunu hissettiriyor. Ancak Hamnet, arzuların ve tercihlerin bedeli olduğunu da hiç unutturmuyor.

Hastalık, salgın ve beklenmedik kırılma
Roman doğrusal bir zaman çizgisi izlemiyor. Ben anlatmaya Agnes ve kocası ile başladım ama hikâye, 11 yaşındaki Hamnet’in, ateşler içinde yatan ikiz kardeşi Judith için çaresizce yardım aramasıyla açılıyor.
Çağın hastalığı veba, bu aileyi buluyor ve ikizlerden Judith hastalanıyor. Küçük kızın kaybı beklenirken, beklenmedik olan gerçekleşiyor: Judith iyileşiyor, Hamnet hastalanıyor ve annesinin kucağında ölüyor. Okur en başından bu sonu bilse bile, O’Farrell’in anlatısı öylesine ikna edici ki, her şeyin başka türlü olabileceğine inanmak istiyorsunuz. Romanın sarsıcı gücü de buradan geliyor.
Hamnet’in ölümünden sonra anne ve baba aynı kaybı yaşıyor ama onu aynı şekilde sırtlamıyor. Agnes yasını bedeniyle, bahçesiyle, suskunluğu ile yaşıyor. Baba ise evden uzaklaşıp, tiyatroya sığınıyor. Roman bu farkı yargılamıyor ama yasın kadınlık ve erkeklik rolleri üzerinden ayrışmasını görünür kılıyor.
Bu gerilim, ister istemez Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’da söz ettiği Shakespeare’in hayali kız kardeşini hatırlatıyor. Hamnet, bu soruya net bir cevap vermiyor; metnin feminist gücü de tam olarak buradan geliyor: Çelişkiyi çözmeden bırakıp, meseleye dikkat çekmek.
Ölümün sıradanlığı, acının benzersizliği
Gerçi hangi dönemde değil ki; ama romanın geçtiği dönemde doğum ve ölüm iç içe. Doğum sırasında ölen anneler, bebeklikte kaybedilen çocuklar… Bir de eksik olmayan salgınlar… Hamnet, bu olağanlığın içinden şunu vurguluyor: Her kayıp, onu yaşayan için benzersizdir.
Roman, yasın kaçılması gereken bir acı değil; dönüştürülmesi gereken bir deneyim olduğunu sezdiriyor. Agnes’in tiyatroda, oyunun başlamasını beklerken kalabalığı akan bir nehir gibi algılaması bu düşüncenin özeti gibi: Akıntıya karşı koymak düşmek demek; onunla birlikte hareket etmek ise ayakta kalmayı mümkün kılıyor.
Babanın kederinden kaçtığında huzur bulduğu söylenemez, acısını bir sanat eserine dönüştürerek nefes alabiliyor. Agnes ise zamanı geri almaya çalıştıkça daha da derin bir yasın içine gömülüyor. Oğlunu sahnede “Hamlet” olarak yeniden “bulduğunda”, acısı yok olmuyor ama biçim değiştiriyor.
Hamnet, gösterişli göndermelerden özellikle kaçınan; buna rağmen yoğun bir edebî çağrışım ağı kuran bir roman. Maggie O’Farrell, Shakespeare metinlerine doğrudan alıntılarla yaslanmak yerine, atıflar, metaforlar ve tekrar eden imgeler aracılığıyla romanı derinleştirmiş.
Romanın en güçlü edebî stratejilerinden biri, Hamlet ile kurduğu ayna ilişkisi. Hamnet, bir çocuğun ölümünün anne babayı nasıl parçaladığını anlatırken; Hamlet, bir ebeveynin ölümünün bir çocuğu nasıl şekillendirdiğini anlatıyor.
O’Farrell, bu ilişkiyi doğrudan referanslarla kurmamış; tersine, iki metin arasındaki duygusal mantığı yer değiştirerek okurun zihninde belirmesini sağlıyor.
O’Farrell’in dili, özellikle doğa imgeleri üzerinden derinleşiyor. Agnes’in bitkilerle, şifalı otlarla ve hayvanlarla kurduğu ilişki, yalnızca karakter inşasına hizmet etmiyor; aynı zamanda kadınlara ait, yazılı olmayan bir bilgi alanını temsil ediyor. Bitkiler, burada hem iyileştirmenin hem de dışlanmış bilginin metaforuna dönüşüyor. Agnes’in “cadı” olarak damgalanması, bu bilginin tarihsel olarak nasıl bastırıldığının da göstergesi.
Bahçe ve arılar, roman boyunca tekrar eden diğer metaforlar. Bahçe, düzenlenebilir ama asla tamamen kontrol edilemeyen bir alan… Agnes’ın sezgisel bir bağ kurduğu arılar ise kırılgan düzeni simgeliyor mu?
Ev ile sahne arasındaki karşıtlık
Roman boyunca ev ile sahne arasında kurulan karşıtlık dikkat çekiyor. Ev; bakımın, tekrarın ve görünmez emeğin mekânı. Sahne ise temsilin, alkışın ve tarihe yazılmanın alanı. Bu ayrımın aynı zamanda cinsiyetçi olduğunu hissetmemek olanaksız.
Romanın belki de en açık düşünsel imgesi, Agnes’in tiyatroda hissettiği “akan nehir” duygusu. Agnes’in romanın sonunda seyirci olarak sahneye girmesiyse, sınırların geçirgenliğini gösteriyor. Gerçek hayat ile temsil arasındaki çizgi bulanıklaşıyor; hayat sahneden taşıyor, sahne hayattan besleniyor.
Kitapta da filmde de finali ayrı ayrı beğendiğimi söylemeliyim. Agnes’in öfkesinin yavaş yavaş dönüşerek sahnedeki Hamlet’in “hayalet” bir babanın büyüttüğü oğul olduğunu hissetmesi… Çok çarpıcı…
Eğer referansını tarihten alan bu tür kitaplar ilginizi çekiyorsa Hamnet’i tavsiye ediyorum; çünkü bu roman bağırmadan çok şey anlatıyor.
Çünkü büyük tarih anlatılarının kenarında kalmış hayatlara oldukça insani bir yerden bakıyor. Çünkü yasın tek bir doğru biçimi olmadığını gösteriyor. Kaybı dramatize etmiyor; onu taşınabilir, yaşanabilir, dönüştürülebilir bir deneyim olarak ele alıyor.
Ve belki en önemlisi, Hamnet, bize şunu sorduruyor: Kimler çekip gidebiliyor, kimler kalmak zorunda kalıyor? Her ikisinin de bedeli var; ancak bu bedel eşit mi ödeniyor?
Bu soruyu bu kadar sessiz ama ısrarlı biçimde sorduğu için, bu romanın uzun süre okurun gündeminde kalacağını düşünüyorum. Roman da zaten biterken bize bunu söylüyor:
“Sakın beni unutma.”
Hamnet, Maggie O’Farrell, Çeviri: Kıvanç Güney, 304 sayfa, Domingo Yayınevi, 2022.
(NK/TY)







