“Affedersin sadece biraz anlıyorum demek istedim. Annemle babamın yaşadıklarını ben de yaşadım, birçok arkadaşım da” diye düzeltti sözlerini sonra ani bir kararla “Defalarca aklımdan geçti, arkadaşlarımın canına kıyan, bedenlerinde, en kötüsü zihinlerinde ömür boyu taşıyacakları yaralar bırakan işkenceci katilleri cezalandırmak. Bu duyguyu tanıyorum.” dedi bir çırpıda. Barış içkisinden bir yudum aldı.
“Kendimi acındıracak değilim, ama felaket bir çocukluğum oldu. Babamı hayal meyal hatırlıyorum, aklımda uzun uzun saçlı, zayıf, yaşlı bir adam kalmış. Şaşılacak bir durum değil mi? Çünkü çok genç olmalı. Hayalet gibi odalara girip çıkan biri belleğimde kalan. Gece yatağımın başucunda oturmuş ağlarken gördüğümü anımsıyorum. Babamın ölümü beni çok etkilemedi, birden kayboluverdi, aslında kendini oturduğumuz evde asmış, bunu ben çok çok uzun süre bilmedim. Ama oradan apar topar taşınmamıza rağmen felaketi yanımızda götürdüğümüzü, taşındığımız yeni evdeki eşyaların bile delirdiğini gördüm. Annem ayakta kalmaya çalıştı, beni bırakmak istemedi herhalde, çok direndi görüyordum bunu, hatta daha fazla sürdüremeyeceğini de görüyordum. Gülerken bile can çekişiyordu sanki. “
Yukarıda alıntıladığım metin, Ayşegül Devecioğlu’nun ikinci siyasi polisiye romanı “Gülün Hayaleti” adlı kitabından.
“Herkes sonunda kendini vurur"
Yazar 1980 öncesi Türkiye’si ile günümüz Türkiye’sinde geçiyor ve bir (ya da üç) cinayet anlatıyor kitapta. Devrimci hareketin içinde mücadele eden devrimcilerin maruz kaldığı işkenceyi, bazı işkencecileri, bazı işkence mağdurlarını, işkencenin birey ve aile üzerindeki- etkilerini anlatıyor. Bir polisiye kitabı tanıtırken konusuna dair fazla bilgi vermemek gerekiyor evet ama kurgusunun çok başarılı olduğunu, yazarın “düğümleri aça aça ilerlerken yeni düğümler attığını” söylemem şart.
İlk polisiyesi “Kuma Daireler Çizen” adlı kitabının -bence- devamı olan bu romanında da Devecioğlu yine çok gerçekçi. Yaşanmışlıkları -da- içeren kitabı çabucak okuyup bitiriyorsunuz ama zihninizde bitmiyor, peşinde bir dolu yaşanmışlıkları getirdiğinden.
Kitaptan…
“Yalnızlığından vazgeçmek istemeyen, yine de yalnızlığının kıymetini bilecek biriyle yolu kesişebilecek, yalnız bir kadındı o. Yaralarına sahip çıkan bir kadın da denebilirdi. Artık yaşlı sayılabilecek ama hiçbir zaman botoks yaptırmayacak bir kadın, hiçbir emanetçinin kabul etmeyeceği bazı zehirli emanetlere sahip çıkan bir kadın denebilirdi. Kızının hayatında olması gerektiği kadar olan, ama kızının onun hayatını altüst edecek seçimler yapmasını sineye çekmek durumunda kalan bir kadın denebilirdi.
Romanın kadın ve erkek kahramanları yine hayatın içinden. Ana kadın karakter kanaviçe gibi işlendiğinden okurken hemen bütünleştim onunla, “yaralarına sahip çıkan” bu kadını sevdim, ona saygı duydum; belki de geçmişte bu tür kadınlar tanıdığım için.
Romanda bazı kahramanların, mekanların, durumların, duyguların adı veya tanımı yine ilginç. Devecioğlu metni yine tırnaklarıyla kazıyıp içini kanatmış, acıtmış. Ve yine okurunun içini kanatıyor, acıtıyor ama çokça düşündürüyor. Cinayet anlatıyor, müthiş özenli bir dille.
Kitaptan…
“İyi güzel de Gulliver ve Lilliput bu işe nasıl karışmıştı? Polis intihar ettikleri düşünülmesine rağmen işkencecinin ölümünü soruşturuyordu. Azmi’nin söylediklerinden anladığı kadarıyla bu, açık yürütülen bir soruşturma değildi, konu basına sızmamıştı. Hayattalarsa saygın aile babaları-dedeleri olarak yaşayan işkenceciler avanesi uyarılmışlar mıydı? Yoksa emniyet teşkilatı, sürekli alt üst olan çete, tarikat, mafya, çıkar-güç ilişkileri içinde bu tipleri önemsemeyecek kadar kendi kirli meşguliyetlerine mi gömülmüştü? Tabii k en önemli soru şuydu: Azmi’yi kapısının önüne getiren neydi? Çünkü eski siyasi şube müdürüyle karşılaşması ve aynı sitede oturdukları bir işkencecinin intihar etmesiyle Azmi’nin kapısında bitmesi arasındaki bağlantı, ‘En Kötünün İyisi’ni tanıdığı kadarıyla yeterince ikna edici değildi. Zihninde suya sallandırılmış bir olta imgesi belirdi. Oltayı sallayan polis, yakalanması beklenen şaşkın balık da kendisiydi.”
Yazdığı tüm hikaye ve romanlarında siyasi duruşu çok net olan Devecioğlu, onuncu kitabı ve ikinci polisiye romanı olan “Gülün Hayaleti”nde de cömertçe tahliller yapıyor. Üretim sürecinde kendiyle, geçmişiyle yaptığı yüzleşme yazar için kolay olmamıştır mutlaka ama sonuç çok başarılı.
Devecioğlu, insanın kendini sağaltmanın da yas tutmanın da pek çok yolu olduğunu bilen bir kadın ve “geçmişi değiştirmeye de bir gülün hayaletine de dönüşmeyi reddeden” kadınlardan biri. Belki de “o artık her zaman olmasa da gerektiği zaman, gereken yerde olan, varlığını tam kıvamında tutan, ne fazla talepkâr, ne fazla aldırmaz” olan annelerden biri.
“Tarihe tutunmaya çalışanlar geçicilikle cezalandırılmıştır"
“Kuma Daireler Çizen” adlı kitabı yayınlandığında Devecioğlu’yla yaptığım söyleşidehttps://bianet.org/etiket/kuma-daireler-cizen-120043 “Beni geçmişten çok bugün ilgilendiriyor, geçmiş bugünü biçimlendirdiği ölçüde işin içinde. Ne duyduğum ne anlattığım geçmişin acısı değil, bugün. Bugün siyasetten sanata, toplumsal ve bireysel ilişkilere her şey yansıyan o küflü hal. Yeninin olmadığı bu yüzden eskinin de olmadığı bir hal. Tanımlamak kolay değil, kendi kuşağıma ait olduğunu hissettiğim bu ruh halini bu dünyada bulunuş halini metnin dokusuna sindirmek de kolay değil.” demişti. Kanımca bu son kitabında -çok büyük başarıyla- yaptığı da bu.
* * *
Romanın en sevimli -kedi- kahramanı “Yüksek Yerlerde Konuşan” nam-ı diğer Natali, “mav”ladı az önce. Kendileri uzun analizlerden pek hoşlanmıyor da.
Künye: Ayşegül Devecioğlu. Gülün Hayaleti. Roman. Metis Yayınları. Kasım-2025.192 sayfa.
(ŞD/EMK)







