Grönland’ın ABD tarafından ilhak edilmesi ihtimali etrafında yürüyen tartışma, münferit bir diplomatik sapma ya da Trump gibi tekil bir siyasal aktörün provokatif söylemi, kendisine ait geçici bir heves, “Trump’a özgü” ilkel bir istisna vs. olarak değerlendirilemez. Aksine Grönland’ın ilhakı üzerine yürütülen tartışma, çok daha derin bir kırılmayı temsil ediyor; küresel düzenin yapısal bir dönüşümüne işaret veriyor.
Bu söz konusu dönüşüm, emperyalizmin artık kendisini uluslararası hukuk, çok taraflılık ya da “kurallara dayalı düzen” gibi normatif çerçevelerle gizleme ihtiyacı duymadığını; bunun yerine zorlayıcı ve açık bir emperyal pratik biçimine yöneldiği bir evreyi ifade etmektedir. Grönland meselesi bir sapma değil; emperyalizmin ve kendisini doğuran kapitalizmin bütün çıplaklığı, ilkelliği ve vahşetiyle kendisini tekrar göstermesidir. Bu mantık yeni değildir; yeni olan, artık saklanmıyor oluşu. Burada belirleyici olan Donald Trump’ın şahsı değil, temsil ettiği yapısal eğilimdir. Trump, ABD dış politikasında uzun süredir mevcut olan eğilimleri yeni baştan icat etmemekte; onları yalnızca daha çıplak, daha kaba ve daha doğrudan bir biçimde ifade etmektedir. Söylenen şudur: Egemenlik, toprak bütünlüğü ve ittifak ilişkileri, ancak ABD çıkarlarıyla uyumlu oldukları sürece geçerlidir. Grönland adası, çağdaş emperyalizmin temel dinamiklerinin kristalize olduğu bir test alanına dönüşüyor ve bu aynı zamanda Batı ittifak sisteminin (özellikle NATO‘nun) içten içe nasıl aşınabileceğini de gösteriyor.
Grönland burada bir toplum, bir siyasal özne ya da kendi kaderini tayin hakkına sahip bir halk olarak değil; bir nesne olarak ele alınıyor. Bir alan. Bir kaynak. Askerî bir ileri karakol. Washington’da kurulan küresel güç denkleminin bir değişkeni.
Grönland’ın arkasındaki emperyal hesap
ABD’nin motivasyonları son derece nettir. Ekonomik olarak mesele, dijitalleşme, silahlanma ve sözde “yeşil dönüşüm” çağında stratejik kabul edilen hammaddelere erişimdir: Nadir toprak elementleri, metaller, potansiyel petrol ve gaz. Burada iklim krizi, kapitalist üretim biçiminin kırbaçlayıp daha da büyüttüğü bir felaket olarak, emperyal projeler açısından yeni jeopolitik fırsatlar yaratabilecektir; daha önce erişilemeyen alanlar “ekonomik olarak kullanılabilir” hâle gelecek, yani sonuçta Grönland daha muhteşem boyutlarda yeni bir sömürü alanına dönüştürülebilecektir.
Stratejik olarak hedef, Arktik’ teki yeni deniz yollarının ve bölgesel hâkimiyetin kontrolüdür. Askerî açıdan Grönland zaten ABD güvenlik mimarisinin bir parçasıdır: Erken uyarı sistemleri, füze savunması, uzay gözetimi. Politik olarak ise mesele güç gösterisidir. Grönland’ı alabilen, hukukun ve ittifakların gerektiğinde askıya alınabileceğini ilan etmiş olur. Trump, önceki ABD yönetimlerinin dolaylı biçimde söylediğini açıkça dile getiriyor: Gerekirse alırız.
Silahsız ilhak mı, zor yoluyla mı?
Askerî asimetri bu kadar büyükken açık bir işgal en olası senaryo değildir. Modern emperyalizm daha ucuz yöntemleri tercih eder: Para transferleri, yatırım vaatleri, yerel elitlerin kooptasyonu, eşitsiz koşullarda referandumlar, üçüncü ülkelere ekonomik baskı vs. Trump zaten bu konuların çoğuna çoktan değinmiş durumda.
“Yumuşak” bir ilhak şu şekilde ilerleyebilir: Grönland’a mali teşvikler, özel statüler sunulur; dış politika ve güvenlik fiilen Washington’a bağlanır; doğal kaynaklar ABD şirketlerine açılır. Kâğıt üzerinde özgürlük vardır, gerçekte ise tam bir bağımlılık ilişkisi mevcut olabilecektir. Elbette bu da sonuçta şiddettir – yapısal bir şiddet. Tankların yerini borçlar ve anlaşmalar alır. Bu yol tıkanırsa askerî tehdit devreye girer. ABD için kritik altyapıların hızlıca kontrol altına alınması zor değildir. Asıl mesele sonrasında başlar: Sivil direniş, uluslararası meşruiyet krizi, ekonomik maliyetler.
NATO, Avrupa Birliği ve Batı’nın hiyerarşik yapısı
Avrupalı emperyalistlerin ve Avrupa Birliği’nin (AB) tutumu tekrar öğreticidir. Grönland, NATO ve AB üyesi Danimarka’ya bağlıdır ve teoride ABD’nin bir NATO ülkesine saldırısı temel ittifakları bitirebilir. Böyle bir durum, tekrar NATO’nun hiyerarşik yapısını ortaya çıkaracaktır; yani ABD istemediğinde, dayanışma da olmayacaktır.
Hatırlayalım: Bazen tek bir kelime, sayfalar dolusu diplomatik metinden daha fazla şey anlatır. Bazen iktidar kendini şiddetle değil, kelimelerle ele verir. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin Donald Trump’a alenen sevgi dolu bir ifadeyle “Daddy” (Babacığım) demesi bir dil sürçmesi, bir gaf değildi. Transatlantik ilişkinin gerçek doğasını, “ortaklık” ve “eşitlik” masallarından çok daha net anlatan bir metafordu. Baba buyurur, ardından sadakat beklenir, şükran talep edilir, çocuklar uyar. Karşı çıkan olursa ses yükselir. İtiraza devam eden cezalandırılır. Trump’ın son günlerde Avrupalı NATO ülkelerine savurduğu gümrük tehditlerini, yaptırımlarını böyle okumak lazım. Grönland meselesi de tam bu çerçeveye uymaktadır.
Durum, bir başkanın tuhaf hevesi değil, artık utanma ihtiyacı duymayan bir iktidar biçiminin tezahürüdür. Soru şudur: Emperyal talep ne kadar açık dile getirilebilir ve buna kim karşı çıkabilir? ABD’nin burada şimdilik tanka ihtiyacı yok. Anlaşmalar, tehditler, paralar vs. yeterli. Ve en önemlisi de şu: Kimse “aile reisi”ne itiraz etmemelidir ve bunun bir tabu gibi bilinmesi gerekir. Güvenlik mi istiyorsun? Öde. Ödemezsen koruma yok. Bu diplomasi değil, haraçtır. Güvenlik bir meta, sadakat bir borçtur. Bu mantığın nasıl işlediğini Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin Beyaz Saray’daki aşağılanmasında gördük. Trump baba, Vance consigliere, Zelenskiy ise nankör bir dilenci rolündeydi. Burada Baba/Godfather filmindeki senaryo birebir sahnedeydi. Aynı senaryo Grönland’da da ortaya çıktı: “Güzel madenleriniz var.” “Stratejik konumunuz mükemmel.” “Korumasız kalmanız yazık olur.” NATO ve AB üyeliği bu hiyerarşide bir şey değiştirmiyor. NATO bu tabloda kolektif savunma sistemi değil, aile hiyerarşisidir. İttifak, eşitlerin anlaşması değil; sadakat sınavıdır. Bu yüzden Rutte’nin “Daddy” sözü bir gaf değil, aksine bir itiraftır. Asıl tehlike de burada başlıyor: İktidar gülünçleştiğinde, sıradanlaştığında daha az değil, daha fazla keyfileşir. Mesele artık ABD’nin hukuka uyup uymaması değil; hukuku ciddiye alıp almadığıdır. Grönland, kendine güvenen gayriresmî bir imparatorluğun deneme alanıdır. Mafya devleti benzetmesi burada polemik değil, açıklayıcıdır. Godfather’da olduğu gibi mesele düzen değil, denetimdir. Güvenlik satın alınır, sadakat şarttır.
Daddy’nin gümrük konusundaki sert tavrından dolayı tokat yiyen, kulakları çekilen Avrupalı çocukları ve aile fertleri, şu sıralar ağlayıp zırlamakta ya da susmayı tercih etmekte. Yani AB, Avrupa’nın NATO üyeleri şu sıralar kararsız ve edilgen hâlde, neredeyse evlatlıktan men edilmiş çocuklar gibi yorumlar yapmakta, şapşal ve komik tavırlar içinde her gün alınan acil kararları açıklamaktalar. Avrupa’nın en büyük NATO üyeleri olan Almanya, Fransa ve İngiltere’nin son günlerde Grönland’a yolladığı toplam birkaç düzine asker sayısını kendilerine sadık havuz medyasında muhteşem bir dayanışma gibi göstermeleri elbette komikliğin, iradesizliğin bir zirvesi. Sadece bu durum bile, ABD baskı uyguladığında “kurallara dayalı düzenin” ne kadar çabuk sona erdiğini, sonuçta bu kavramının içeriğinin ne kadar boş ve yalan olduğunu tekrar gözler önüne sermiştir.
Grönland ve Venezuela: Aynı mantık
Grönland meselesi, Venezuela’dan ayrı düşünülemez. ABD’nin Grönland’a yönelik yaklaşımı, Venezuela’ya karşı izlenen politikayla yapısal bir süreklilik içindedir. Her iki durumda da mesele, doğal kaynaklara erişim, jeopolitik denetim ve siyasal yeniden yapılandırmadır. Yaptırımlar, ekonomik baskı, “uyumlu” elitlerin desteklenmesi vs., emperyal araç setinin standart unsurlarıdır. İki durumda da yöntemler birbirine benziyor, sadece sahne değişiktir.
Fakat burada önemli bir fark vardır: Grönland, Batı ittifakının içindedir ve bu nedenle kendileri için daha tehlikelidir. Çünkü, emperyalizm artık sadece “dışarıya” değil, kendi kurduğu yapının içine de yönelmektedir. Ne demişti ABD emperyalizmin en kıdemli ve tanınmış diplomatı ve insan kasabı Henry Kissinger: “ABD’nin düşmanı olmak tehlikelidir, fakat ABD’nin dostu olmak öldürücüdür!”
Meşruiyet krizi, direniş ve açık gelecek
Hiçbir emperyal proje mutlak değildir; otomatik başarıya ulaşmaz, karşı güçler hep doğmuş ve direniş üretmiştir. Grönland’da bağımsızlık fikri, bir bağımlılık biçiminin başka bir bağımlılıkla ikame edilmesi anlamına gelmemektedir. Şu anda ada da halk, bir merkezin yerine başka bir merkez koymak istememektedir. Şiddetsiz direniş, uluslararası kamuoyu, ekonomik karşı hamleler mümkündür. Bu karşı koyuşlar, emperyalist projelerin maliyetini ciddi biçimde artırabilir. Ancak bu direnme potansiyellerinin hayata geçmesi, siyasal örgütlenmeye ve uluslararası dayanışmaya bağlıdır. Asıl sorun, bu kapasitenin kullanılabilme olanaklarında yatmaktadır.
Avrupalı emperyalistlerin de seçenekleri vardır – bunun ne zaman ve nasıl devreye sokulabileceği henüz ortada değildir. Burada da asıl sorun imkânlar değil, iradedir.
Grönland bir yan konu, ikincil bir jeopolitik tartışma değildir, aksine küçük nüfuslu halkların kendi kaderlerini tayin edebilme hakkı açısından bir sınav ve küresel düzenin geleceğine dair bir ölçüttür.
Grönland sessizce feda edilmesi, yalnızca zaten can çekişen uluslararası hukukun değil, siyasal tutarlılığın da aşınması anlamına gelir. Böyle bir sessizliğin ardından yarın başka kuralların, başka sınırların ve başka bağımlılıkların dayatılmasına kimse şaşırmamalıdır. Emperyalizm asla doymuyor. Ta ki karşısına gerçek sınırlar çıkana kadar.
(CO/VC)







