Geçtiğimiz gün kimi işler için İzmit’e geldim ve son zamanlarda içimi sıkan bu kentin en önemli özelliklerinden biri olan sanayi, yani işçi kenti olması gerçeği yine karşıma çıktı. Birbirinden farklı insan hikâyesi barındıran bu şehirde karşıma çıkan bir şeker kutusu, günümü güzelleştirdi.
İşlerimi hallettikten sonra trenin gecikmesi kuvvetle muhtemel olsa da ay sonu gerçekliği ile aldığım bileti riske atamazdım. Bu nedenle trafiğin kilitlenmiş olmasına rağmen bir halk otobüsüne bindim. Şoförün yanındaki koltuk dışında oturmaya uygun bir yer yoktu. Bu yüzden beni ufak ama anlamlı bir hikâye ile karşılaştıracak olan yirmi dakikalık yolculuk başlamış oldu.
Kartepe’den İzmit’e yolcu taşıyan Mehmet abinin akbil cihazının yanına bir şeker sepeti koyduğunu ve çocuklara şeker hediye ettiğini fark ettim. Yüzümde ufak bir tebessüm yaratan bu durum, ilerleyen dakikalarda otobüsün ilerleyemez hâle gelmesiyle aramızda başlayan sohbetin de kıvılcımıydı.
Bir süre elimdeki telefonumla uğraşarak kendimi bu hikâyeden kaçırmaya çalışsam da trafiğin tıkanmasıyla bana bol miktarda kolonya ikram eden Mehmet abi ile sohbet etmemek için hiçbir sebep kalmamıştı. Son dönemde kronik bir sorun hâline gelen trafiğin neden bu saatlerde kilitlendiğini sormam üzerine bu yazının konusu olan sohbetimiz başlamıştı.
Otoyolun tadilat nedeniyle kapalı olmasından dolayı tüm araçların kentin ortasından, sahil yoldan geçtiği bilgisini paylaşan Mehmet abi, aynı zamanda işçiler için paydos saatinin geldiğini ve bu nedenle işçi servislerinin yoğunluğu ile birleşen tadilatın günlerdir kendilerine hayatı zehir eden bir duruma dönüştüğünü söyledi.
Geçtiğimiz günlerde bir trafik kazasının da eklenmesiyle adeta bir kaosa dönüşen trafiğin, seferlerin aksamasına neden olduğunu da anlatan Mehmet abi, ertesi gün oynanacak millî maç nedeniyle de endişeleniyordu. Kocaeli’de yapılacak Türkiye-Fransa maçının yaratacağı trafiğin çok daha kötü olacağını savunan Mehmet abi, “neyse ki o saatte işten çıkmış oluyorum” diyerek rahatlattı kendini.
Kanserle mücadeleden kalan bir totem
Ardından arkasındaki hikâyeyi merak ettiğim şeker kutusu hakkında konuşmaya başladık. Ne kadar ince bir hareket olduğunu söylediğimde, bunu yapmaya iki ay önce kanser olan babasının iyileşmesi için başladığından bahsetti.
Geçtiğimiz hafta kaybettiği babasının bir süredir kanserle mücadele ettiğini anlatan Mehmet abi, onun iyileşmesi için deyim yerindeyse bir ‘totem’ olarak başlattığı bu hayırlı işi sürdürme isteğini de “Babamı kurtaramadım ama gücüm yettikçe bu işi sürdürmek istiyorum” sözleriyle dile getiriyordu.
Yaptığı bu küçük jestin insanların da hoşuna gittiğini söyleyen Mehmet, sadece çocukların değil, velilerin de ilgi gösterdiğini; bazen torununa, çocuğuna götürmek isteyenler olduğunu ve onları da kıramadığını anlatıyordu. Her önüne gelene ikramda bulunursa bu hayır işinin altından kalkamayacağı bir iş hâline geleceğinden korkan Mehmet, şu anki hâliyle günlük 100 liranın kendisi için çok önemli bir şey de olmadığını söylüyordu.
Kimi otobüs şoförlerinin kurallar gereği para alamadığı için öfke duyduğu veya altı yaşından büyük gösteren her çocuğun akbil basması gerektiğini savunarak seferler esnasında tartışma çıkardığı bir dönemde böylesi bir zahmete giren Mehmet’e, kirada mı yoksa kendi evinde mi oturduğunu sordum. Kendi evinde oturduğunu söyleyen Mehmet, bu ev sahipliğini de eşi ile evlenmek üzere olduğu süreçte babasının gösterdiği çaba ve yardıma borçlu olduğunu anlattı.
O zamanlar bir lastik fabrikasında asgari ücrete çalışan Mehmet, bir ev bulduklarını ve o zamanın parasıyla 210 bin lira olan bu evin sekiz senelik maaşından fazlasına denk geldiğini anlatıyordu. Babasının onun için kredi çekeceğini söylemesi ile ev satın almaya niyetlenen Mehmet, babasına çıkan 100 bin liralık kredinin üstünü de düğünde toplanacak altınlar ile tamamlayacağını düşünse de bir yandan da yaptıkları masrafların buna nasıl engel olduğunu anlattı. Bu nedenle ev sahibi ile birçok kez pazarlık etmek zorunda kaldıklarını, yine de parayı denkleştiremediklerini söyledi.
“Babam olmasaydı asla ev sahibi olamazdık”
Kocaeli’deki bir lastik fabrikasında çalıştığını söyleyince o fabrikada çalışan kadrolu işçilerin ayda 100 bin liradan fazla para aldığını söyledim. Buna cevap olarak sözleşmeli çalıştığını ve kadroya alınmadığı için bugün otobüs şoförlüğü yaptığını belirtip devam etti anlatmaya.
“Banka başvurduğu krediyi kullanması için ısrar edince babam da ev sahibini aradı. Artık inancımızı yitirmeye başlamıştık. Hanım ile birkaç ay kayınpederimin evinde kalalım, sonra bir çaresine bakarız diye anlaştık. Babam öyle olmaz dedi, ev sahibine 160 bin lira teklif etti. Adam '150 bine anlaşalım bir daha da aramayın artık' demiş. Buldu buluşturdu kalan parayı babam.”
Ev için hâlâ kredi ödediklerini anlatan Mehmet, babadan miras diye borç kalsa da onun sayesinde ev sahibi olduklarını, çünkü yeni evli ve asgari ücretli bir çifte kimsenin konut kredisi vermeyeceğini söyledi.
Hayatını bu kadar sorguluyor olmam Mehmet'in garibine gitmişti. Ne işle meşgul olduğumu sorduğunda “gazeteciyim” dedi. Ücretsiz basın akbili bastığımı hatırlayarak “doğru” dedi. Nerede oturuyorsun diye sorunca da Darıca’da oturduğumu ve trene yetişmeye çalıştığımı söyledim. Bunun üzerine “buraya üniversite için mi geldin, yoksa buralı mısın” sorusu geldi. İstanbul’da doğup büyüdüğümü ve buraya üniversite için geldiğimi söyleyince de İstanbul’un sorunları üzerine kısa bir sohbetimiz oldu.
"Mutlu Şehir" söyleminin ötesinde
İnmeden önce, şeker kutusundan çıkan bu hikâyeyi haber yapmak istediğimi söyledim Mehmet abiye. Bunun bir haber değeri var mı diye sordu önce. Onu heyecanlandırmak için “Tabii ki de var” dedim. Teşekkür ettik birbirimize ve otobüsten inip aklımda kalanları yazmak için tren istasyonunun yolunu tuttum.
Ulusal mecralar için olmasa da Kocaeli’deki yerel gazeteler için gayet iyi bir haberdi Mehmet'in otobüsün girişine koyduğu şeker kutusu. Sabah internette gezinen İzmitliler için neşe uyandıracak bir haberdi. Fakat bu haber, Kocaeli’deki yerel gazetelerin yaptığı gibi Mehmet'in hikâyesinden kopartılarak, “mutlu şehir Kocaeli” nidaları ile yapılamazdı. Bu yüzden Mehmet'in yaşadıklarını ve o kutuyu oraya koymasına neden olanları öğrenmek gerekti. ‘Ne mutlu’ diyemesem de o kutuya şüpheci yaklaşıyor olmak onu değerli kıldı.
Ezcümle, bir işçi kenti olan Kocaeli’deki “sıradan” insan hikâyeleri, karşınıza çıkabilecek bir şeker kutusunu bile olduğundan çok daha anlamlı hâle getirerek, sevdikleriniz kansere karşı galip gelebilsin diye başlattığınız bir totem ve sonrasında da çocuklara armağan kalan bir hatıraya dönüştürebiliyor.
(AV/FY)







