Ariana Harwicz’in aynı isimli kitabından uyarlanan ve yönetmenliğini Lynne Ramsay’in yaptığı Geber Aşkım (Die, My Love, 2025), prömiyerini 2025’te Cannes Film Festivali’nde yapmıştı. Türkiye’de ise vizyona 24 Ocak 2026’da girdi. MUBİ'de de yayında.
Özellikle Kevin Hakkında Konuşmalıyız (We Need to Talk About Kevin, 2011) filminden çok iyi tanıdığımız Lynne Ramsay, 7 yıl sonra postpartum psikoz hikayesiyle aramıza geri döndü.
Filmde Grace karakterine Jennifer Lawrence hayat verirken, eşi Jackson’ı ise Robert Pattinson oynuyor.
Film bize huzurlu, sessiz, şiirsel ve atmosferik Amerikan kırsalı estetiğinde sunuluyor. Yönetmen Ramsay, Grace’in ruhsal sıkışmışlığını, psikoseksüel gerilim ve doğum sonrası depresyon ikililiğinde sergiliyor; film boyunca Grace’e karşı derin bir empati hissi geliştirmemize çabalıyor ve başarılı oluyor.
Ramsay, doğum sonrası depresyonu cinsellik, duygusal iniş ve çıkışlar gibi detaylarla zenginleştirirken toplumsal cinsiyet ve kadın-erkek ilişkilerindeki dengesiz dinamikleri de eksiksiz şekilde filmine eklemiş.
Grace ve Jackson’ın çocuk sahibi olmasıyla birlikte evliliklerinin istikrarsızlaşması ve birlikteliklerinin Grace’in tek kişilik direnişine bağlanmasıyla başlayan bu kadınlık anlatısı, modern bilimin hâlâ üzerine konuşmadığı doğum sonrası depresyonun potansiyel sonuçlarına cesurca odaklanıyor.
Görülmek için çırpınmak
Grace’in Jackson tarafından ruhsal ve bedensel olarak görülme çabası, Jackson’da izleyicinin sabrını zorlayan biçimde karşılıksız kalıyor. Aralarındaki diyaloglar film boyunca hiç gelişmiyor; belirli bir noktaya ulaştıktan sonra sonlanıyor. Grace’in depresyonu ve Jackson’ın hayatında silikleşmesi, travmalarını ilerleyen sahnelerde kristalize ediyor.
Evliliği tek kişilik bir sorumluluğa indirgeyen ve ilişkilerinde iyice sessizleşen Jackson, Grace’i depresyonuyla baş başa bırakarak sorumluluklarından uzaklaşıyor. Bu noktada ikisi de spektrumun iki ucunda konumlanıyorlar: duygusal olarak ulaşılamayan bir erkek ve kırılgan, yalnızlaştırılmış bir kadın.
Yalnızlığa daha fazla direnemeyen, sadakatsizliğe uğrayan ve evliliği içinde gittikçe yalnızlaşan Grace, psikotik ataklar geçirmeye başlar.
Psikoz ve metaforlar

Metaforlar ve kullanımları açısından başarılı bir anlatı olarak Geber Aşkım, bizi bir saniye bile detayları düşünmeden alıkoymuyor.
Filmde aralıklarla Grace’in emekleme sahnelerine ve bir atla karşılaşmalarına şahit oluyoruz. Emekleme, bir metafor olarak, bedensel ve fiziksel güç kaybına işaret ediyor olabilir. Diğer yandan, eşi tarafından devamlı olarak reddedildiğinden aşağılanmanın, istenmemenin ve kontrolü kaybetmişliğin bir performansı olarak görülebilir.
Grace’in at ile olan karşılaşmalarının en etkileyici yanı, izleyicinin sahneleri Grace’in psikozundan izliyor olması. Bu noktada yavaş yavaş gerçeklikten kopuşu ve hüznü hissetmeye başlıyoruz.
Diğer yandan atın yaygın kullanılan özgürlük anlamındaki metaforunu düşünürsek, filmin sonunda Grace, içinde boğuşmak zorunda kaldığı karanlıktan hayatına son vererek kurtulup özgürleşmektedir.
Kendine ait bir oda
Grace, taşraya taşınmaları, Jackson tarafından reddedilişi ve çocuk doğurmasının ardından alansız kalıyor ve arzularını besleyememekten bunalıyor biraz da. Üzerine yıkılan sorumluluk kütlesi yüzünden esasen yazar olan Grace, mesleğini yapamıyor ve gittikçe tıkanıyor.
Burada Virginia Woolf’a bir atıf görmek mümkün aslında. Günümüzde bile en etkili feminist metinlerden biri olan “Kendine Ait Bir Oda” bugün hala bize kadınların kendine ait bir alana, odaya hayati derecede ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Bu alanda düşünmek, üretmek ve kendiyle baş başa kalmak büyük bir ihtiyaç. Aksi taktirde, sabit bir toplumsal norm içine hapsolup orada körelip, sürekli geri planda kalmaya mahkûm kalıyorlar. Kendine ait bir oda kadının kurtarılmış kutsal mekanıdır; dört duvarı aşar ve çok katmanlı bir ihtiyaç mekanına dönüşür.
Zamansızlık mı eksiklik mi?
Filmin negatif eleştirilmesi gereken tek noktası ne televizyon ne de akıllı telefonun yer almadığı bu çağdaş film, günümüzün en büyük bağımlılıklarından biri olan ekrana hiç yer vermemiş. Bunun sebebi tabii ki anlattığı hikâyenin zamansızlığından kaynaklanıyor olabilir ama dönem filmi olmamasına rağmen hiç ekran barındırmıyor olması izlerken kafa kurcalayıcı bir hale gelebiliyor. Grace’in fiziksel yalnızlığı izole taşra hayatıyla derinleşirken, o anlarda bakmasını istediğimiz bir ekran ararken buluyoruz kendimizi.
(HO/HA)




