1975 yılında modern ceza sisteminin değişerek denetim ve disiplin mekanizmaları toplumdan gizlenerek nasıl kabul ettirildiklerine dair Hapishanenin Doğuşu ve 1976 yılında özne ve iktidar ilişkisini derinlemesine ele aldığı Cinselliğin Tarihi gibi düşünce tarihinin en önemli eserlerini verdikten sonra 1978 yılının sonbaharında Michel Foucault, İran’a bir turist olarak değil de bir sosyal bilimci kimliği ile gitmişti. Corriere della Sera gazetesi adına ülkedeki ayaklanmaları izlemek ve gazetenin ilk sayfasında manşetten girilen yorum yazıları yazmayı kabul etmişti. Daha sonra İran ile ilgili Fransa’da Le Monde gibi günlük gazetelerde ve Nouvel Observateur gibi haftalık solcu gazetelerde toplam 15 yorum yazısı yazmıştı.
O günlerde dünyadaki sol liberal aydınlar İran’da meydana gelen protestolar ve ayaklanmalar hakkında ikiye bölünmüştü: Bazıları Muhammed Reza Şah Pehlevi’nin (1941-1979) iktidardan düşürülmesini desteklerken diğerleri ise İslami bir rejime karşı çıkmıştı. Devrimi destekleyenler için emperyalizm ve sömürgeciliğe karşı çıkarak modernizmi reddetmeye ve belki de sol devrim düşüncesinin temellerinden birisi olan haklılıklarının tek doğrulayıcı göstergesi olarak ölümün seçilmesi –daha doğrusu, devrimi gerçekleştirme yolunda ölümün bile göze alınması önemliydi. Zaten Aydınlanma Felsefesi’nin getirdiği rasyonellik ve modernizmin kurumları bireylerin özgürlüklerini kısıtlayıp onları tahakküm altına aldığı için karşı çıkılmalıydı. Dünya üzerinde belki de ilk defa bir halk, kendi iradesiyle Batı’nın hastalıklı zihniyetine, kültürüne ve siyasi kararlarına karşı çıkıyordu. Bu reddetme İslam’ın kendi Batı modernliği karşıtlığının ve tahakkümden özgürleştirici söyleminin etkisi büyüktü.
Foucault’nun İran’da keşfettiği şey, kendi ifadesiyle, siyasi bir maneviyattı: Spiritualité politique. Belki Karl Marx’tan etkilenerek din için “kalpsiz dünyanın kalbi” tarifine benzeyen “ruhsuz dünyanın ruhu”nu İran’ın “siyasi maneviyatı”nda veya siyasi ruh hali”nde bulduğuna inanmıştı. Tarihte ender rastlanabilecek “din” ve “siyaset”in iç içe geçtiği bir hareket olarak değerlendirdiği için, rejim değişikliğinin çok daha ilerisinde bir siyasi ayaklanmaydı.
Din ve siyaset bir araya gelerek toplumun nasıl düzenleneceğine karar vermek elbette demokrasi mücadelesi veya ekonomik reformların gerçekleşmesinden daha önemliydi. Bir Fransız olarak İslam’ın ideal toplum ve adalet anlayışı hakkında daha önceki Kuzey Afrika deneyiminden farklı olarak pratiğe dönüşmüş hali onu heyecanlandırmıştı. Şah’ın ülkedeki siyaset aygıtlarını ortadan kaldırması ve bunun neticesinde de muhalefet mekanizmasının kendisini ifade edebileceği yegâne aracın İslam ve onun toplumsal düzen fikri elbette Batı’da düşünülemeyecek bir gelişmeydi. Foucault’nun devrimcilerle görüşüp onların mücadelelerini geçici bir siyasi aksiyondan ziyade ilâhi bir planın parçası olarak görmeleri de “faziletli bir toplum” oluşturmada mümkün olduğuna inandırmıştı. Sosyal adalet artık dini inanç ve siyasi amaçların bir araya gelerek aktif bir biçimde gerçekleştirilebilirdi.
Hapishanenin Doğuşu adlı çalışmasında çok açık bir şekilde ortaya koyduğu gibi İran’daki Şah rejimi de gizli istihbarat (SAVAK) eliyle gözetim ve işkence yöntemlerini hâlâ kullanmaya devam etmesi bu rejimin geri kalmış ve yıkılması gereken köhne bir rejim olduğunu (Lo Scià ha cento anni di ritardo “Şah Yüz Yıl Geride”, Corriere della Sera,1 Ekim 1978) teoriden yola çıkarak pratik bir örnek olarak sunmuştur. Aydınlanma Felsefesi ve modernizmden duyduğu hayal kırıklığı onu Doğu’da yepyeni bir oluşuma itmiştir. Fransız veya Bolşevik devrimlerindekinden farklı olarak mesela işçiler veya köylüler gibi toplumun belirli kesimlerinin menfaatleri ya da bir siyasi partinin iktidara gelmesi gibi ideolojik amaçların yokluğunda kalabalıklar dini ve ahlaki motivasyon ile bir araya gelmişti. Soyut ideolojiler ve fikirler yerine somut manevi prensipler yol gösterici olmuştur. İlk gidişinden birkaç ay sonra hâlâ olayların etkisindeyken “dinin siyasete etkisini” sürdüreceğini ve Marksist bir devrimin aksine dini devrimin bölgede dengeleri değiştireceğini iddia etmiştir (Una polveriera chiamata Islam “İslam Denilen Barut Fıçısı”, Corriere della Sera, 26 Şubat 1979). Bu zor kontrol edilebilecek “barut fıçısı” elbette birtakım riskleri de beraberinde getirmektedir.
“Batı dışı” devrim fikri
Gerçi Ayetullah Ali Hamaney’in ülkeye dönüp rejimin başına geçmesiyle tüm bu dini, ahlaki ve manevi unsurlar bir anda göz ardı edilmeye başlamış ve siyaset her şeyin önüne geçmiştir. Foucault ilk başta bu durumu hesaplayamamış ve manevi özgürlüğün siyasetçi rolüne bürünen dini liderler tarafından baskılandığını görünce devrime desteğini bir daha dile getirmemiştir.
Modernizmin dayattığı büyük anlatılar ve evrensellik düşüncelerinden kaçmaya çalışan Fransız bir filozofun, bulduğunu zannettiği alternatifin de aslında siyaset anlatısı işin içine girince paramparça olacağı ilk günlerde belliydi. Özellikle kadınların kıyafetlerine dair özgürlüklerin kısıtlanması siyasetin toplumsal düzeni nasıl tahakküm altına aldığının en bariz göstergesiydi. Dünyanın her yerinde ve her zaman siyasetin güç ve iktidarı ele geçirmesinin doğal sonucu olarak seküler bir baskı kaçınılmazdı. Foucault, bu tür uyarıları belki de Batılıların alışageldiği sıradan oryantalist saldırılar veya en azından küçük görmeler olarak değerlendirdiği için çok da önemsememiştir. Fakat Batı’nın Aydınlanmacı anlayışı ve modernizmi doğal olarak dini olanı ortadan kaldırırken bir taraftan Fransız tarzı “militan laiklik” veya en azından Anglo-Sakson tarzı sekülerliği öne çıkarmıştır. Kendisinin de zaman zaman ima ettiği gibi iktidar önünde sonunda sekülerliğe evrilecektir. Dolayısıyla, sekülerliğin kalesi olarak adlandırılabilecek Fransa’dan dini prensip ve teknolojilerle iktidarı ele geçirmiş otoriteryen iktidarı romantize etmesi de nispeten anlaşılabilir. “Batı dışı” devrim fikri de bazı Marksist solcu çevrelere romantik gelmiş olabilir.
Ama 2025 yılının sonuna gelindiğinde İran, Foucault’nun romantize edip büyülendiği devrimin tabi bir sonucu olarak artık dünyasal gücün peşine düşmüştür. Dünyevi iktidarı elinde tutmak için de sürekli olarak halkın özgürlüklerini kısıtlamak ve demokratik taleplerini bastırmak için her türlü şiddeti kullanabilmektedir. Tıpkı geçen yüzyılda Batı’dakine benzer gözetim toplumu meydana getirilmiş ve disiplin ve cezalandırma artık teb’a haline getirilmiş bireylerin kendi kendilerine uyguladıkları bir yöntem haline gelmiştir. Dinin devrimci dili sönümlenmiş ve insanlar özneleştirilmeye başlamıştır.
Sokaklarda pek dile getirilmese de artık ekmeğin maneviyattan önce geldiği fikri hâkim olmaya başlamıştır. Yıllardır kötü yönetim, yolsuzluklar ve yoğunluğu artan yaptırımlar neticesinde ekonomik sıkıntılar “manevi bir başkaldırı”dan öte en basit haliyle hayatta kalma mücadelesine dönmüştür. Yaklaşık 50 yıl önceki “Amerikan Şah” karşısında zafer elde eden İslami hareket bir çeşit dönüşüme uğrayarak yıktığı aygıta benzemiştir. Elli yılda gelinen noktada halk yoksulluktan bir türlü kurtulamamıştır. Kendisinin de sorduğu (Is it useless to revolt? “Başkaldırı Faydasız mıdır?”, Le Monde, 11 Mayıs 1979) gibi baskıya karşı isyan etmek o zaman da şimdi de aynı şekilde tarihsel sürecin bir parçasıdır ve hayatını feda edenlerin sorgulanması söz konusu olamaz. Sonu gelmeyen iktidar gücüne bir şekilde karşı gelinmesi gereklidir. Ama Şah’ın işkencelerine maruz kalan bedenler ile İslami rejimin disiplin ve cezalarına çarptırılanlar açısından çok şey değişmemiş olsa da direniş hâlâ bedenler üzerinde gerçekleşmektedir. Foucault’nun biyopolitikası günümüzde enflasyon karşısında ezilen bedenler üzerinde uygulanmaktadır. Bir zamanlar din ile üretilen rıza bugün yaptırım uygulayan ve sürekli müdahale tehdidinde bulunan “dış mihraklar” üzerinden halka dayatılmaktadır.
Sonuç olarak bugünden geriye baktığımızda Foucault’nun İran devrimine ilgi duyması onun bir hatası değildi. Ama büyülendiği “siyasal maneviyat” iktidarını pekiştirdikçe içinden baskı rejimleri çıkabileceğini öngörememiş olması eleştirilebilir. Bugün olsa İran’a aynı derecede ilgi duyar mıydı, sorusuna ise ülkenin yine Batı tarafından yaptırımlar ile çeşitli müdahalelere maruz kalmasına karşı çıkardı gibi cevap verilebilir. Yaptırımların rejimi yalnızlaştırması aslında onu tahkim etmektedir. Bu kadar güçlü bir iktidar karşısında da halkın daha iyi bir yaşam mücadelesinin yalnızca ekmek kavgası değil aynı zamanda hakikati tekeline almış devlet aygıtına özgürlük adına direnmesini desteklerdi. (AMY/TY)







