Saltanat Nukenova Kazakistan’ın eski ekonomi bakanı olan kocası tarafından katledilmişti. Sahibi olduğu barın kameraları tarafından eşini amansız gaddarlık ve sistematik işkenceyle öldürdüğü kaydedilmiş olan Kuandyk Bishimbayev’in işlediği cinayet yalnız ülkede değil, tüm Orta Asya’da büyük tepki doğurmuştu. Kazakistan’da youtube’dan canlı olarak milyonlara ulaşan ilk mahkeme süreci, hükümetin zenginlere ayrıcalıklı muamele etmesinin sınavı sayılmış; sanığın 24 sene ağır hapis cezası alması ve ardından ev içi şiddetin resmen suç sayılmasını sağlayan “Saltanat’ın kanunu”nun yürürlüğe girmesine yol açmıştı.
Oysa Kazakistan’da kadınlara yönelik olarak ev içi ve ev dışı sarkıntılık, şiddet ve tecavüz sanki “erkeklik” namına kanıksanmış ananeler. O yüzdendir ki filmin künyesinde adını hem yönetmen, hem senaryo yazarı hem de montaja iştirakçi olarak gördüğümüz Kristina Mikhailova Nehir Rüyaları (River dreams) adlı belgeselinde çok parlak bir manzara sunmasa da istikbale ümitle bakılmasına gene de imkân tanıyor.

Ne de olsa S.S.C.B. sonrası muhafazakârlığa kaymış gibi görünen heyula gibi diyarda bilhassa genç nesil isyan bayrağını çekerek haklarını talep ediyor. Hatta Kristina’nın kamerasını yönelttiği genç kadınlardan biri ancak tüm erkekler imha edilirse rahat edilebileceğini ifade ediyor. En azından kadınların erkeklerden fiziksel olarak daha güçlü hâle gelmelerini dilerken erkeklerin vicdan sahibi olmalarını temenni ediyor.
2026 Kazakistan, İsviçre, Birleşik Krallık ortak yapımı 99 dakikalık zarif belgesel içeriğindeki tatsız bazı anekdotlara rağmen seyirciyi şefkatle sarmalıyor. Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği Berlinale’de Ekümenik Jüri Ödülüne layık görülen ve akabinde onlarca festivale davet edilen feminist belgeselin Türkiye’de de alakayla karşılanacağına eminim.
Yeni nesil tabuları yıkıyor
Uzun yıllar boyunca yürürlükte kalmış ilerici ve eşitlikçi sistemin meyvesi olduğu belli, millî eğitim aparatının kendine fazlasıyla güvenen bir üst düzey yöneticisinin kız çocuklarıyla oğlanların ayrı ayrı eğitilmesi gerektiğine dair beyanatlarına şahit olup şaşırıyoruz. İddialı kadın eğitimci kız çocuklarının daha çok resim veya el sanatlarında uzmanlaşmalarını tabiatlarına daha uygun bulduğunu kendine güvenen bir tonla ifade ediyor.
Oysa genç kadınlardan bir tanesi karate sporunda siyah kuşak sahibi olmak istediğini belirtiyor; bir diğeri seks hususundaki tabuları ortadan kaldırmak için elinden geleni yaptığını söylüyor. Bir genç kadın kendisini tanımayan insanların davranışlarını dikte etmesini tamamıyla abes buluyor, kendini topluma meydan okumaya endekslediğini ispatlıyor.
Belirli bir yaşı geçtiği için saçını rengârenk boyamasına toplum tarafından gösterilen tepkiyi saçma buluyor, görüntüsüyle gerici ve baskıcı cemiyeti protesto ediyor. Makyaj yapmadan sokağa çıkılmaz ve bacaklardaki tüyler mutlaka alınır klişelerine de ayrıca meydan okuyor, hatta bu kalıplara gülüyor.
Siyasette aktif yer almak isteyen Kazakiztan vatandaşı kadınlar; LGBT hakları, eşitlik ve barış için mücadele etmeye yeminli kadınlar; hürriyete susamış kadınlar… Hepsi feminizmin Kazakistan’ı kurtaracağına yürekten inanıyor.

İdeal ülke Türkiye
Mailden ulaştığım belgeselin yönetmeni filmde de hususi bir öneme sahip Türkiye’den kendisiyle temasa geçilmiş olmasından dolayı çok memnun olduğunu belirtti.
Belgeselin prodüktörlerinden birinin Türkiye’den olması bir yana Kristina’nın röportaj yaptığı bazı genç kadınlara en çok nerede yaşamak istediklerine dair sualin cevapları arasında Türkiye ön plana çıkıyor. Hatta bir tanesine Dubai, Kore, Paris ve ABD seçenekleri sayılmasına rağmen Kazakistan’dan bir hürriyet diyarı gibi görünen Türkiye’den başka bir ihtimal çekici bulunmuyor.
Ne de olsa belgeselin yaratıcısı Kristina Berlinale’de alınan ödülden sonra eserinin 30’u aşkın festivale davet edildiğini, Kazakistan’da da büyük alakayla karşılandığını; lakin bunun neticesinde sansürcülerin hedefi hâline gelip siyasi takibe maruz kaldığını belirtti.

Belgesel kamerasına poz verdiği için Almatı’nın tüm kadınlarına sahip olacağını sanan bir erkeğin sesini duyduğumuzda aslında fazlasıyla aşina olduğumuz bir dünyayla yüzleştiğimizi anlıyoruz.
O yüzden de Kristina’nın kahramanlarına kendilerini nasıl bir nehir olarak tasavvur ettiklerine dair suali, rüyalarını veya kâbuslarını aktarmalarını sağlaması müthiş bir rahatlamaya, adeta bir katarsise imkân tanıyor.
Birbirinden huzurlu tabiat manzaraları nehirlerdeki berrak su misali ruhumuzu okşuyor, şeffaflığa, aydınlığa, ışıltılara duyulan ihtiyaç film sayesinde en azından bir süreliğine tatmin ediliyor. Perdeden taşan şefkat adeta şifaya dönüşüyor, aynı zamanda dayanışma ve mücadele ruhunu tetikliyor.
(MT/EMK)







