Hani olur da feminist damarınız güçsüz kalır, cılızlaşırsa, mücadeleye inancınız bitti bitecek gibi olursa ya da bir ataerki bataklığına düşer de yukarı çıkmanız için tutunacağınız kurtuluş ipleri gerekir ya ha şimdi o iplerden bazı dizilerden söz edeceğim.
Elbette yüzlerec dizi, film, kitap, tiyatro oyunu var. İlk aklıma gelenleri paylaşıyorum, “Evrim şu diziyi de izle, bu filme de bak derseniz” lütfen *e posta adresime gelin.
Başlıyoruz.
Bir numarada Furious var. 2026'nın dikkat çeken feminist suç ve intikam dizilerinden biri. Klasik polisiye kalıplarını bir kenara bırakıp kadın öfkesini, geçmiş travmaları ve adalet arayışını merkeze alıyor.
Hulu ve Disney+ ortaklığıyla yayımlanan dizinin hikâyesi, güçlerini ve nüfuzlarını kadınları istismar etmek için kullanan erkekleri hedef alan Catherine ile onun peşine düşen genç FBI ajanı Alice Black arasındaki gerilimli ve bir hayli gel gitli oyuna dayanıyor.
Catherine, nüfuzlu erkekleri kendi yöntemleriyle cezalandıran bir seri katil. Karşısında ise hem bu cinayetleri çözmeye hem de kendi adalet anlayışıyla yüzleşmeye çalışan Alice var. Dizi, Epstein benzeri bir güçlü erkekler ve kurumsal istismar düzenini de hikâyesinin merkezine alıyor. Yani kadınların adalet arayışını, adaletin işlemediği bir dünyada kişisel hesaplaşma ve kolektif öfke üzerinden anlatıyor. Bence mükemmel!

The Dropout ve New Girl gibi yapımlardan tanıdığımız Liz Meriwether'in yarattığı dizide FBI ajanı Alice Black'i Emmy Rossum, Catherine'i ise Lola Petticrew canlandırıyor. Kadroda Quincy Tyler Bernstine ve Scoot McNairy de var. İlk sezonu sekiz bölümden oluşuyor.
Emin olun, diziyi izledikten sonra çocukluk travmalarınızı bir kenara fırlatıp “Asıl siz utanın!” diye bağırasınız geliyor. Bağırmayın tabii, koşun 25 Kasım'a veya 8 Mart’a bolca slogan atın.
Ya da hiç vakit kaybetmeden ikinci diziye geçin.
İlk bölümden itibaren ekrana yapışmaya hazır olun. Elbette erkeklik suçlarıyla da yüzleşmeye. Jane Campion ve Gerard Lee'nin yarattığı, başrolünde Elisabeth Moss'un (bakışları ile mizojini yapan erkek öldürebilir, kraliçemiz The Handmaid’s Tale’den geliyor ) yer aldığı suç, gizem ve dram türündeki dizi, daha ilk bölümünden itibaren insanın ruhuna işleyen bir hikâye anlatıyor.
Dedektif Robin Griffin, memleketi Yeni Zelanda'daki uzak ve dağlık bir kasabaya dönüyor. Kasabada 12 yaşındaki Tui Mitcham, hamile olduğunu öğrendikten sonra donmuş bir göle girerek kayboluyor. Yerel uyuşturucu baronu Matt Mitcham'in kızı olan Tui'yi bulmak için başlatılan soruşturmayı Robin üstleniyor. Robin, soruşturma boyunca kasabanın erkek egemen düzeniyle, erkeklerin kurduğu güç ilişkileriyle ve kendi geçmişindeki travmalarla da yüzleşiyor.
İki sezonluk diziyi bir çırpıda izleyeceğinize eminim. Yalnız, her iki dizi de bittiğinde “Bitmeseydi yahu, daha tokatlayacak çok yargı sistemi, yüzleşecek çok erkeklik işbirliği var” diye aklınızdan geçirebilirsiniz.
Bu arada Türkiye'den de listeye eklenmesi gereken bir dizi var: Şahsiyet. Zaman zaman hepimizin bürünme potansiyeli olan o şahsiyet!
Dizinin hikâyesi kısaca şöyle: Emekli adliye memuru Agâh Beyoğlu, İstanbul'un en kalabalık ve hareketli semtlerinden Beyoğlu'nda yalnız bir hayat sürüyor. Tekdüze hayatı, kendisine Alzheimer başlangıcı teşhisi konulmasıyla değişiyor. Önce hastalığın getireceği unutkanlıkla baş etmeye çalışıyor. Sonra unutmanın kendisine bir fırsat sunduğunu fark ediyor: Yıllardır ertelediği bir cinayeti işlemek! Nasıl olsa ileride yaptıklarını hatırlamayacak, dolayısıyla vicdan azabı da çekmeyecek.
Bir de cinayet büro amirliğinde çalışan tek kadın polis Nevra (Cansu Dere) var. Erkek egemen bir çalışma ortamında üzerindeki baskılar nedeniyle istifanın eşiğine gelen Nevra'nın hayatı, Agâh'ın aldığı bu kararla bambaşka bir yöne evriliyor. Emir komuta zincirinde çalışan üniformalı hiç kimse “iyi” değildir ama “Nevra” iyi polis!
Hayde adliye memurları, katipler, zabıtalar, polisler, adliye psikologları, avukatlar "alzheimer" olmadan da hukuku değil, adaleti sağlamak için konuşun, anlatın, yazın.
Şahsiyet'in çekildiği yerler de hikâyenin kendisi kadar çağrışımlarla dolu. Agâh Bey'in yaşadığı, dizinin önemli sahnelerine ev sahipliği yapan Temel Apartmanı, Beyoğlu Asmalımescit Mahallesi, Jurnal Sokak'ta.
Dizide Kambura adıyla karşımıza çıkan hayali kasaba ise Bursa'nın Nilüfer ilçesine bağlı Gölyazı (Onlarca yazara ilham olan güzel Gölyazı). Tabii ki Agâh Bey'in görev yaptığı Kambura Adliyesi de burada.
Şahsiyet'te Agâh Bey'in söylediği iki cümle var ki insanın zihnine takılıp kalıyor:
“Vicdan denen şey bağırsak gibidir, sen uyurken de çalışabilir.”
Bir de Nevra'ya söylediği şu söz:
“Sen adalet ile hukuku birbirine karıştırıyorsun Nevra.”
Ayrıca bir yerde diyor ki “'Hayatını adalete adamak öyle şahsi bir mesele değil, bir şahsiyet meselesidir”.
Bence sadece adalet değil her şey bir şahsiyet meselesi bizim memlekette…
(EMK)







