Fatna nasıl Raşit’e dönüşür?
Dolly Parton’ın hatırasına…
Siyasi baskı, insan hakları ihlalleri ve devlet şiddetinin yoğun olduğu “Kurşun Yılları” boyunca Kral II.Hasan iktidarını pekiştirme ve muhalefeti sertçe bastırma peşindeydi.
70’li senelerde öğrenci olan Fatna El Bouih polis tarafından gözaltına alınan, tacize uğrayan, işkenceye tabi tutulan devrimci kadınlardan sadece biriydi: “Konuşursan dilini keseriz… göz bandını çıkarırsan kafanı kırarız… bir daha gün ışığı göremezsin… burada seni sileceğiz… yok olacaksın ” gibi tehditlerle sindirilmeye çalışılmış Fatna güvenlik kuvvetlerinin uygulamalarını ve hissettiklerini kitaba dökmüş ilk Faslı kadın olarak biliniyor.
“Duvarlar gölgemi bile yutuyor… artık hiçbir şeyim… Fatna değilim, kadın değilim, insan değilim, muhalif değilim… karanlıklara gümülmüşüm, yok oluyorum… artık sadece yakınlarımın hafızasında var olmaya devam ediyorum…”
Rejim temsilcilerinin darbelerine ve hakaretlerine mütemadiyen tabi tutulurken hislerini “Gece gündüz baygın kalmak istiyorum, uyanmak istemiyorum…” diye ifade ediyor.
Bir ara birisi şakağına silah dayıyor: “Bunun ölmesi lazım!”

Yıllar sonra hemcinsi yoldaşlarıyla buluştuğunda aralarında bazen hüzün, bazen neşeyle vuku bulan muhabbette bir tanesinin “Senin erkek adın Abdülmümin’di, benim de Hamit olmama karar verilmişti…” demesiyle kıkırdıyorlar.
“Dışarı çıktığımda aynı işyerinde çalıştığım arkadaşlarımdan Hamit’e seslenildiğinde uzun süre bana yönelik olduğunu düşünerek dönüp bakıyor, hatta cevap veriyordum!”
Cezaevinde diğer mahpusların ihtimamla onlardan uzak tutulduğunu, kadınların böylesine riskli bir işe kalkışmalarının imkânsızlığı düşünüldüğünden erkek olduklarına dair bir kanının cezaevine hâkim olduğunu hatırlıyorlar.
Onlara normalden daha tehlikeli varlık muamelesi yapıldığını, kadınlıklarını ve kimliklerini silmek için erkek adları verildiğini belirtiyorlar. Esas kahramanımız o ara sözkonusu prosedüre uygun olarak Fatna’dan zorla Raşit’e dönüştürülüyor.
Dünya prömiyerini Beynelmilel Marakeş Film Festivali’nde gerçekleştirdikten sonra Hot Docs ve Festival Cinéma d’Alès Itinérances’ın programında gördüğümüz Fatna, Raşit adlı bir kadın (Fatna, une femme nommée Rachid/Fatna, a woman named Rachid) adlı belgesel seyirciyi ataerkilliğin baskın olduğu diyarlardan birine sürüklüyor. 2025 Fransa, Belçika, Fas ortak yapımı 93 dakikalık film, yönetmen ve senaryo hanelerinde adını gördüğümüz tecrübeli kadın sinemacı Hélène Harder’in imzasını taşıyor.
Fatna memleketinde bir şeylerin değişebileceğine dair inancını koruyup bilhassa hapishane şartlarının iyileştirilmesi için canla başla çalışmaya devam etse de babadan oğula geçen saltanatın tavrında ve icraatında hakiki bir devrim yaşandığını söylemek çok zor.

Yoldaşlık emeklilik bilmez
Fatna’yı genç erkeklerin tutulduğu bir hapishaneye sık sık girip çıkarken görüyoruz. Kamera mahpusların yüzünü ihtimamla göstermeyerek öznelerine hürmette asla kusur eylemiyor. Cezaevlerinde yatılan sürecin öznelerine faydalı olabilmesi için kültürel faaliyetlerin ne kadar mühim olduğunu biliyor; dolayısıyla Fatna kendilerini ifade edebilmeleri için söz, şarkı, dans veya sinema aracılığıyla bir çeşit topluma kazandırma projesi yürütüyor.
Kameranın varlığı sanki tüm cezaevi personelinin, “yukarıdan” gelen emirle Fatna’ya ziyadesiyle nazik, belki de “hoşgörü”yle yaklaşmasını sağlıyor. Kahramanımızın cezaevi müdürlüğüyle diplomatikçe sürdürdüğü işbirliğinde nihai amacı mevzubahis faaliyetlerin resmiyet kazanması. Zaten belgeselin sonlarında cezaevinde gerçekleştirilen film festivali Fatna’nın en azından amaçlarından birine ulaştığını ve kadın olmanın muhakkak ki mazide olduğu kadar aşağılanmadığını ispatlıyor.
Ne de olsa belgesel boyunca sık sık geçmişe dönüp hatıraların hortladığına şahit oluyoruz: “Dünyayı değiştirmek istiyorsunuz… lakin kadının yeri evdir, çocuklarıyla beraber… geriye kalan ne varsa saçmalıktır, tabiata aykırıdır!”
Güvenlik kuvvetleri temsilcilerinin karşısında asla gözyaşı dökmediğini belirten Fatna’nın yoldaşlarından biri hamam böceği kelimesini halen ağzına bile alamadığını söylüyor. Yıldız nizamında yattıkları daracık hücrede ayaklarının tuvalete dayandığını hatırlıyor. Cezaevinde aslında insanın adaptasyon kapasitesini idrak ettiğini belirtiyor:” İnsan 6 ay boyunca gözleri bağlı nasıl yaşar başka türlü?”.
İçinden Şeyh İmam şarkılarını mırıldandığını söylerken Fatna - sanki Anadolu Pop tarzına yakınmış gibi duran, avangard siyasi tiyatro kökenli - Nas El Ghivan grubunun ezgileriyle moral bulduğunu belirtiyor.

Kadınlar güç kazanacak
Geleneksel formatta çekilmiş olan belgesel 70’li yılların öğrenci hareketleri, grevler ve protestolar en başta olmak üzere siyah-beyaz arşiv malzemesini layıkıyla değerlendiriyor. Seyircinin maziyle alakalı kanısı nispeten gerçekçi bir zemine oturtulsa da çağdaş Fas hakkında net ve geniş bir manzara çizildiğini söylemek zor.
Neyse ki Fatna’nın kadın güçlenmesine yönelik faaliyetlerine de şahit olup en azından bu hususta daha çok yol alınması gerektiğini idrak ediyoruz. Mütevazı hayat şartlarının daha belirgin olduğu bilhassa taşrada, köyde, kırsal kesimde din baskısını fazlasıyla hissediyor ve bir kadının aileye meydan okuyarak bağımsızlığını kazanmasının hâlâ çok zor olduğunu görüyoruz.

İnsanın çocukluğunda ağabeyi gibi sokakta oynama hakkına sahip olmaması ne garip değil mi?
Fatna kendini okula yazdırabilmek için babasına yalvardığını hatırlıyor. Bir süre sonra sınıftaki tüm kız çocuklarının okulu terk ettiğini, hatta yakın arkadaşının kendinden yaşça çok büyük bir adamla evlendirildiğini bizimle paylaşıyor.
“Kız çocuklarının bekâreti neden ailenin onuru sayılıyor ki?” sualinin ardından “Din, toplumun afyonudur” ifadesini de belgeselde duyuyoruz.
Fatna tecrübelerinin paylaşılabilmesi için beynelmilel faaliyetlere de dahil oluyor; bu bağlamda Atina’da katıldığı bir insan hakları toplantısından sonra Antep’e de geliyor ve yaşadıklarına benzer tecrübelerden Suriye zindanlarında geçmiş kadınlarla görüşüp hemcinslerine destek oluyor.
Lakin yıllar süren sindirme politikalarından muzdarip Fas’ın hür bir toplum yapısına kavuştuğunu söylemek halen çok zor.
Babasından devraldığı krallığa cilalı bir imaj kazandırmaya soyunmuş VI. Muhammed’in son dünya kupası dahil, futbol gibi toplumun bir diğer afyonunu layıkıyla değerlendirdiği söylenebilir. Sporcu Azaitar kardeşlerle aralarındaki yakın münasebet yüzünden sık sık dedikodulara da mevzu olan mümtaz ve pürneşe kral yakın zamanda Odysseia filminin çekildiği, Fas’ın Batı Sahra işgalinin hatırlanmasıyla da gündeme geldi.
Ya Trump’ın sözde Fas egemenliğini tanımasıyla bağlantılıymış gibi duran, ABD - Fas - İsrail güçbirliğinde hedef muamelesi gören İspanya’nın Sebte kentine serbestçe akmış olan takriben 60 bin mülteciye ne demeli?
Fas’ın yıllardan beri Hollywood sinemasına ahlaksızca peşkeş çekilmesi bir yana, turizm adına sosyal ve kültürel bir yozlaşmayla karşı karşıya olduğu kesin. En başta gayet kısıtlı su kaynakları olmak üzere tabiat zenginliklerinin sorumsuzca harcanması, kişiliksiz ve arsız betonlaşma, ayrıca başka birçok çarpıklık, kronikleşmiş bir vaziyete işaret ediyor.
İnsan hakları ve ifade hürriyetinin halen gayet kısıtlı olmayı sürdürmesi kadın sinemacı Hélène Harder’in bir zamanlar “sert” erkeklere “korku saçmış” kadın kahramanını ön plana çıkaran, mülayim olduğu kadar manidar belgeseli, neyse ki memleketin hâline daha teferruatlı bakma ihtiyacını tetikliyor.
(RL/EMK)