Bu ülkede ne zamanki ana dili bir nevi varlık sebebi olarak kültürel haklar meselesi talepkârlığında gündeme gelse iki karşı salvo ve savunma yoğun olarak gündeme düşer.
Bunlardan biri “kardeşlik” sloganını dillere pelesenk etmek. Öylesine iddialı bir slogan ki, neredeyse biyolojik kardeşliğin ötesinde “kardeş olmada ısrar” mevzuu.
İkincisi ise “etle kemik” gibi olma vurgusu. Bedenin birbirinin tamamlayıcıları misali. Vücudun diğer bütün organlarını bir kenara itercesine; “etle kemik gibiyiz işte daha ne olsun” hâli!
Ha bir de “kız alıp vermişiz” meselesi vardı. Benim gelinim, ya da benim damadım da “Kürt” filan işte.
Peki gündelik hayatta sahiden böyle mi? Kürt’le Türk kardeş mi?
Kürt’le Türk aynı bedenin birbirini tamamlayanları, etle kemik gibi mi?
Ailede bir gelin ya da damadın Kürt olması çok tekil başarılı ve uyumlu örnekler dışında genel olarak gerçekten içselleşmiş bir kabul mü?
“Birlikte yaşama”da “politik ısrar”ın bunca dayatıldığı bir zaman diliminde keşke o “bin yıllık kardeşlik” sahici kardeşlik hukuku üzerinden eşitler arası ilişkiyi esas alarak vücut bulsaydı!
Elbette yok! Kardeşlerden biri, muktedir olanı bütün egemen olma haklarını kendisi için kullanırken. Diğerine, “kardeşim” dediğine ise oruç ayında müftülüğün müslüman tebaya fitre tarifesi kadar bir hakkı, muktedir kardeşin insafına bırakıyorsa bu “kardeşlik” hangi hukuka sığar. Hangi terazi bu kardeşliği dengeleyerek tartar!
Ailede gelin ya da damadın Kürt olması zaman içinde asimilasyonla dil intiharından geçerek sadece acil telaffuz durumunda geline veya damada “bakın benim kökenim de kürt, ama türküm” dedirtiyorsa o “kız alıp verme” mevzuunu da bir yana bırakmak gerekmiyor mu?
Etle kemik meselesine sanki hiç girmeyelim. Çünkü içeriğinde insani ve vicdani bir kalbin atmadığı, hakkaniyetli bir çift gören gözün görmediği, hele bir de “kardeş” dediklerinizin pabucunu ayağınıza geçirip onun coğrafyasına yürümeyi denemediğiniz bir bedenin; eti sahibine kalır, kemiği ise çorbaya malzeme olarak bile kalmaz maalesef!
Hikâyenin sonunda keşke “can cana, baş başa” deyip kucaklaşılabilse / sarılınabilseydi!
Oysa şairin kelamınca geride kalan sanki somut gerçekliği yansıtan bir kaç dize;
“Bir cana, bir başa kalmışsın
vay vay!
Pusatsız, duldasız, üryan
Bir cana bir de başa
Seher vakti leylim - leylim…”
Hani o “bütün halklar kardeştir” diye bir sol slogan vardı ya! Çok oldu çer-çöp olalı. Bazı kardeşlikler harf değişikliği kadarmış meğerse! Deneyin bakalım “kardeş”teki harf değişikliğini ortaya ne çıkar.
Galiba en doğrusu sahici “dost” olmak ve ebediyen dost kalabilmek…
(ŞD/NÖ)







