Öfkeliyim ve öfkemin çok somut bir nedeni var. Eşitsizlik ve engellenme yaşamımın her anında, her işimin içinde. Kendi üzerimden anlatıyorum ama bu bir kolektif engellenme.
Eşitsizliğin norm sayıldığı bir düzende “normal” kabul edilmeyenlerin yaşadığı sınırlamalar, engellenmeler, haksızlıklar doğal sayılıyor. Oysa doğada öyle bir normallik yok. İnsan kendi yeti çeşitliliğine uygun yöntemleri geliştirir ve büyük oranda yapmak istediğini yapar.
Sınıflı toplum sürekli eşitsizliği derinleştirmiştir. Kapitalizm bunun yanı sıra kendi ihtiyaçlarına uygun olabileceğini varsaydığı özellikleri “normal” olarak atamıştır. Bu özelliklerin dışında kalanlar ya da bu özellikleri farklı biçimleriyle taşıyanlar “anormal” kabul edilmiştir.
Onların en temel talepleri bile “özel gereksinim” kavramına sıkıştırılmış ve yok sayılmıştır. Bu yok sayılmanın somut sonuçlarını hayatımızın her alanında derinden yaşıyoruz. Son dönemde yaşadığım birkaç olay, bu konuyu yeniden ele alma ihtiyacı yarattı.
Her işe kaygıyla başlamak?
Yeni olan bir şeyi denemenin heyecanı beni çok mutlu eder. O nedenle yeni projelere, denenmemiş bir şeyi denemeye, zor kabul edilen bir şey için adım atmaya cesaretim vardır. Bazen bu cesaret şaşkınlık yaratır ama süreç başladıysa ve benim tembelliğime takılmadıysa büyük ihtimal başarılı olur. Olmasa bile denemedik dememenin rahatlığı yeter. Oysa bu heyecanıma sürekli ket vuran çok basit ama basit olduğu için aşılmaması daha büyük bir etki yaratan engeller bütün heyecanımı öldürür. Adım atmamı zorlaştırır. Çünkü belli engellerle, yapay engellerle sürekli karşılaşma ihtimali vardır. Bu ihtimal genellikle ihtimal olarak da kalmaz. Küçücük bir şeydir ama ilerlemene izin vermez.
Aynı alanda yaşadığım iki engellenme üzerinden örnek vereceğim. Kitap kataloglarını incelemeyi severim. Yayınevlerinin hesaplarını takip eder, yeni çıkan kitaplara hevesle bakarım. Oysa o kitaplara anında ulaşabilmek mümkün değildir. Elektriğin bile kablosuz iletilebildiği çağda körler hala kitaplara aynı şekilde erişemiyor.
Bu utanç verici bir şeydir ama bunun utancını çok az insan taşır içinde. Çünkü sağlamcılık diye bir ideoloji vardır ve bu ideolojiye göre “özel gereksinimlilerin” her şeye aynı anda ulaşıp ulaşamaması önemli değildir.
O nedenle çok entelektüel arkadaşlar seslendirilmiş kitabın kitap olup olmadığına dair gevezeliğe sarf ettikleri eforun milyonda birini körlerin kitaba eşit erişimi için harcamazlar. Zaten konunun farkında olan çok az insan vardır. Gönüllü olanlar, duyarlı olanlar bile kitap seslendirmekle yetinirler. Tabii onları bunun için suçlamıyor ve sistemin günahını onlara yüklemiyorum.
Ayrıca çok güzel bir dayanışma gösterdiklerinin de altını çiziyorum.
Oysa özneleri dinlemek çok önemlidir ve ne kadar önemli olduğu da böyle durumlarda ortaya çıkıyor. Mesela artık PDF kitaplar körler için daha erişilebilir. Not almak, bir yerin altını çizmek, alıntı yapmak gibi nedenlerle. Oysa kitapların erişilebilir dijital versiyonlarına zamanında ulaşmak imkansız gibi körler için. Ben yayın evi sahiplerinden, yazarlardan ve editörlerden PDF kitap istemeye utanır oldum. Haklı olarak PDF vermek istemiyorlar parayla satın alsak bile. Türkiye’nin de imzaladığı Marakeş Sözleşmesi kitapların erişilebilir dijital versiyonlarının Milli Kütüphane’ye gönderilmesini güvence altına alıyor ama yayınevlerinin telif hakları kaygısıyla bu sözleşme uygulanamıyor. Olan körlere oluyor.
Mesela sosyal medyadan öykülerini takip ettiğim bir arkadaşın kitabının çıktığını gördüm. PDF istesem belki verirdi ama istemedim. İşin kötüsü bu durum yapacağımız işi de engelliyor. Sovyetler Birliği’nde sağır ve kör çocukların eğitimiyle ilgili bir kitap gördüm. Hevesle siteye girdim. Yordam Kitap dijital kitap satışı da yapıyor. Hevesle satın aldım. Storytel ve Google Play üzerinden satış yapılıyordu. Ben sesli kitap verimli olmaz diye Play üzerinden aldım. O da ne? Play üzerinden erişilebilir olarak okuyamıyormuşuz?
Durumu belirtip kitabı iade edip paramı aldım. Sonuç, işime yarayacak önemli bir kaynağı kaçırdım belki. Son olarak da sunum yapacağım bir söyleşi için, konuyla ilgili kitapları basan yayın evini aradım ve kitapları PDF olarak satın almak istediğimi söyledim. Tabii aldığım sonuç şaşırtıcı değildi. “Hiçbir şekilde PDF verilmiyor.”
Kitapların genellikle birkaç haftaya PDF versiyonlarının internete düştüğü bir ortamda, sadece ihtiyacı olduğu için PDF talep eden ve kesinlikle yaymayacağına dair garanti veren bir araştırmacıya yardımcı olmayan mantığı da anlayabiliyorum. İstese verirdi ama vermedi. Burada suç onun değil. Bu sorunu hâlâ çözmeyen sistemin sorunu. Yine de insan herkese isyan ediyor. Ben niye hâlâ bir sunuma hazırlanmak için 2000’lerin başındaki yöntemlere başvurup kitap tarayayım? Bu durum bütün heyecanımı öldürüyor. Benim varlığım daha mı değersiz? Hayır, kabul etmiyorum. Kimsenin varlığı daha değersiz değil. O nedenle herkesin var olma ve eşit yaşama hakkını herkes savunabilmeli.
Yani öyle sadece kendi haklarını da değil. Herkesin haklarını. Yeti çeşitlikleriyle ilgili eşitsizliğe maruz bırakılanlar, cinsel yönelimlerinden dolayı ötekileştirilenler, ayrımcı uygulamalara maruz bırakılanlar… Yani tüm “ötekiler” başkasının var olma hakkını da savunmayı öğrenmeli. Yoksa hâlâ söndürülen heyecanlarımıza ağıt yakıp hayıflanmaya devam edeceğiz.
(BS/HA)







