Korkuyordum hem de çok. Evet, itiraf ediyorum. Korkuyordum günde iki kez. Zihnimde taşıyordum korkuyu ve onun yarattığı ne kadar gerilim, ne kadar çelişki varsa zihnimi işgal ediyordu. Zayıftım belki. Oysa “güçlü” olmaya konumlandırmıştım kendimi hayatın her alanında. Bunun yaşamın gerçeklerine aykırı olduğunu, yaşamın diyalektiğine uygun olmadığını bilmiyordum. Hadi itiraf edeyim. Biliyordum ama kendimle savaşıyordum. Yaşamın gerçekliğiyle savaşıyordum. Korkularımı yönetmek, onlara neden olan koşulları ortadan kaldırmak çok daha gerçekti. O gerçekliğe de sarılıyor ve koşulların değişmesi için mücadele ediyordum ama bir taraftan da kendi kendimle mücadele ediyordum. Bilincimi şekillendiren ve zamanla kanıksadığım sağlamcılık kendi gerçekliğimle yüzleşmemi yavaşlatıyordu. Kanıksanmış sağlamcılıkla yüzleşen öfkeli sayfalar dökülüyordu zihnimden ama aynı zihnim, saçma sapan bir kaygıyla boğuşurken tüm potansiyelini tüketiyordu. Oysa bir kavga en çok gerçekliği kuşanarak verilirdi.
Ben ise gerçekliğimden korkuyordum. Şimdi ona gülüyorum. Çünkü korkumu milyonlarca insan paylaşıyor belki ama sadece beni ya da benimle benzer spektrumdaki insanları ilgilendirdiği düşünüldüğü için korkuya neden olan koşullar ise olduğu gibi duruyor. Evet, gülünçtü korkum. Daha doğrusu gülünç bir yönü vardı. Bir dönem oturduğumuz semtteki metro istasyonunda kılavuz çizgiler belirgin değildi. İlk kez Ankara’da o tür bir istasyona rastlıyordum. Öncesinde metro kullanımına dair hiçbir korku ya da endişe taşımıyordum içimde. Hatta o istasyonu kullanmaya başladıktan sonra da bir süre bu korkuyu yaşamamıştım. O dönem bir arkadaşımız raylara düşmüştü. Ben de yolda yardım almama tavrını sekter bir şekilde savunan körlerden değildim. Gerektiğinde yardım da isterdim. Oysa bir yandan “bu kadar temel bir hakkı kullanırken neden yardım istemek zorunda kalıyorum” diyerek birileri teklif etmedikçe destek istemiyordum. Ta ki bir gün kimsenin olmadığı bir saatte, istasyonda dalgın bir şekilde yürürken bastonun rayların olduğu boşluğa denk geldiği ve kendimi ani bir refleksle geri çektiğim ana kadar. Ondan sonra güçlü bir fobi gelişti. Daha önce kitap okuyarak ya da bir şeyler yaparak geçirdiğim metrodaki zamanımı “İstasyonda biriyle karşılaşacak mıyım?” kaygısıyla tüketmeye başladım.
Bu süreçten önce metrodaki kılavuz çizgilerin hissedilebilir yapılmasına dair çalışmalara başlamıştım. Dilekçe, CİMER başvurusu gibi girişimlerim olmuştu. Kanıksanmış sağlamcılık öyle bir şey ki bu süreçte destek istediğim insanlar arasında sadece körlerden birkaç kişi bu çalışmalara itiraz etti. “İyi baston kullanan birisi o yüzeyi hissedermiş.” Oysa adım gibi eminim o itirazın sahipleri de o istasyonda destek isteyeceklerdi. Kaldı ki metro raylarının hemen yanına zor hissedilebilen bir sarı çizgi eklemek gibi bir “dahiyane” yönelim sadece körleri tehlikeye atmıyor. Gören birisi de o silik çizgileri fark etmeyebilir. En önemli nokta da bu zaten. Bu durum sadece engellileri değil herkesi tehlikeye atıyor. Herkesi tehlikeye atmasa bile, herhangi bir kesimin güvenliği için bile tedbir almak mecburiyetindeler.
Güvenli olmayan istasyonlar her gün birilerinin ölümüne ya da ağır yaralanmasına neden oluyor. 2020 yılında kör bir arkadaşımız Ankara’da raylara düşerek yaşamını yitirdi. Yine İstanbul’da ve farklı şehirlerde onlarca arkadaşımız metro ve Marmaray istasyonlarında raylara ya da peron boşluğuna düşerek yaralandı. Bazı arkadaşlarımızın ayağı kırıldı. Burnu kırılanlar oldu. Bu demek oluyor ki kapsayıcı ve erişilebilir olmayan metrolar nedeniyle mağdur olan insanların yaşam rutini aylarca bozuluyor. Aylarca evlerinden çıkamıyorlar. Belki işlerini kaybediyorlar. Hiçbir şey olmasa bile o kazayı yaşayan insanlar yıllarca bunun travmasını yaşamak zorunda bırakılıyor. Bağımsız yaşam alanları kısıtlanıyor. Her gün yeni kazalar yaşanıyor ama ciddi bir çözüm üretilmiyor. O nedenle 25 Ekim günü Mehmet Bulut arkadaşımız İzmir’de metroda iki vagon arasına düştü. Son anda oradakilerin müdahalesiyle tren hareket etmeden kurtarıldı. Kurtarıldıktan sonra da süreç aynı pervasızlıkta yürütüldü. Mehmet’in aktardığına göre sedye asansöre sığmadığı için tekerlekli sandalyeyle taşınmış. O arada şikâyetçi olacağını belirten arkadaşımıza, bir polis “Şikâyetçi olma, onların çok avukatı vardır” şeklinde telkinde bulunmuş.
Başka bir engelli arkadaşımız ilgili istasyonların ve İzmir’deki diğer istasyonların içerdiği tehlikeleri defalarca ilgili mercilere bildirdiği halde hiçbir tedbir alınmamış. Arkadaşımız metronun erişilebilir olmaması nedeniyle 1.400 lira taksi parası vermek zorunda kaldığını belirtiyor. Her gün metrolarda “üzücü bir olay nedeniyle trenimiz servis dışıdır” gibi anonslara maruz kalıyoruz. Yani her gün insanlar metrolarda koruyucu bariyerler olmadığı için ölüyor, yaralanıyor ya da kaza riskine maruz bırakılıyor. İlgililer, çözümün maliyetli olduğu, metroların eski olduğu gibi bahanelerle gerçek çözümü erteliyor. Kusur mağdurda aranıyor. “İyi baston kullanamıyormuş, dikkatsizmiş” gibi gerekçelerle sorunun üzeri örtülüyor. Ankara belediyesinin yaptığı gibi engellileri güvenlik refakatiyle metroya bindirmek gibi “çözümler” de bağımsız hareket hakkını kısıtlıyor. Çözüm üretmesi gereken, kaynak yaratması gereken biz değiliz. Biz alınmayan önlemler nedeniyle ölmeyi, yaralanmayı, maddi koşullarımızı zorlamayı, korkularla yaşamayı hak etmiyoruz. Aynı konuyu defalarca dile getirdik. “Artık ne yazabilirim” diye düşündüm. Bir arkadaşımız “bu durum aynı zamanda yeni korkular, kaygılar edinmemize neden oluyor ve biz bunları yaşamak zorunda değiliz” dedi. Aynı döngüyü tekrar tekrar yaşamamak için bu öfkeye milyonlarca ses eklenmeli. “Biz bunları yaşamak zorunda değiliz.”
(BS/NÖ)







