Farsça kursuna yeni başlamışız. Alfabeyi bitirip ufak ufak kelimeleri, cümleleri söküyoruz. Heyecanlıyız, neşeliyiz. Öğretmenimiz alıştırma kitapları getirdi. Onları okuyup sökmeye çabalıyoruz. Okuyoruz, anlamıyoruz. Bir daha okutuyor, biraz yardım ediyor, anlayınca çok seviniyoruz.
Alıştırma kitabının ilerleyen bölümlerinde ödevler değişmeye başladı. Biz de uyum sağlamak için uğraşıyoruz. Kitabın yeni bölümünde bir başlık var “beendişid” yazıyor yani endişe ediniz. Sınıf az biraz fiil öğrenmiş tabii ama oraya kadar gelememişiz. Okuyoruz, okuyoruz boş boş öğretmene bakıyoruz. Öğretmenimiz anlamadığımızı anlayınca gülümseyerek “Beendişid, diyor” dedi. Ben atıldım hemen tabii. “Öğretmenim altı üstü alıştırma kitabı, niye endişe ediyoruz?” dedim. Bu defa anlamama sırası öğretmenimize geldi. “Neden?” diye sordu. Ben “Ne, neden?” diye yüklendim.
Baktık olmayacak, bir nefeslendik. Öğretmenimiz “Endişe etmeden nasıl olacak ki?” diyor, merakla bakıyor. Ama biz incinen duygularımızla “Bir heves öğrenmeye geldik, niye endişelenelim, bu kadar iktidar, otorite fazla” diye ayaklandık. Bizim munis, eğlenceli sınıf İran seferine çıkmaya hazırlanan orduya döndü bir anda. Öğretmen şaşkın, durumu anlamaya çabalıyor.
Nihayet Türkçe konuşmaya başlayan öğretmenimiz dedi ki “Endişeden fiili düşünmek demek. Önündeki –be eki emir gibi de kullanılır, hadi gibi de kullanılır. Sonundaki –id şahıs gösterir, çoğuldur, siz demek. Diyor ki ‘düşününüz’”.
Sınıfa derin bir sessizlik geldi. Hırçınlık yapan ben olduğumdan “Öğretmenim endişe kelimesini biz kaygı yerine kullanıyoruz. Birbirimizi sakinleştirmek için ‘endişe etme’ diyoruz. O yüzden kitap bize ‘kaygılanın’ diyor zannettik” dedim. Öğretmenimiz bir güldü, bir güldü. Epey utandık, kafamızı eğdik okumaya devam ettik.
Alıştırma kitabında biraz daha ilerledik. Okumalarımız azıcık daha düzeldi, iyi gidiyoruz, derken bu defa “telaş ediniz” yazan alıştırmaya geldik. Cümle mealen okuduklarınızla ilgili iki cümle yazmaya telaş ediniz, diyor. Bize yine bir duygusal patlayıcı yüklendi. Öğretmenimize itiraz ediyoruz. “Hadi endişe etmeyi anladık da neden telaş ediyoruz? Bu kitabı değiştirin, bizim moralimizi bozuyor bu kitap” diye söylenmeye başladık. Öğretmen daha temkinli tabii, “Siz telaş deyince ne anlıyorsunuz?” dedi. “Telaş işte”, dedik bir ağızdan. “Kaygıdan kaynaklanan sıkıntı, aşırı heyecan”. Öğretmenimiz yine gülmeye başladı. Geçen sefer içine düştüğümüz hali aklımızda tuttuğumuzdan iddiamızın arkasında olsak da toplu isyana geçemiyoruz.
Öğretmenimiz dedi ki “Telaş etmek çabalamak demektir”. Kitap diyor ki “Okuduklarınızla ilgili iki cümle yazmaya çabalayınız”. Hayda! Öyle yenilmiş, gol yemiş hissediyoruz ki kendimizi, sınıfta her kafadan ayrı bir cinlik çıkıyor.
Biri dedi ki “Öğretmenim bu kelimenin aslı Türkçe olabilir mi?” Öğretmenimiz derdin ne olduğunu anlayamayınca hep birlikte açıklamaya başladık. Derdimiz basit. Kelime aslında bizim, Farsça kelimeyi alıp kullanmış, ama anlamını öyle bir değiştirmiş ki asıl sahipleri görünce anlayamaz olmuş. İddiamızın ellerimizden akıp gitmesi, kaleye giren topun fileyi de delip geçmesi kısa sürdü. Öğretmenimiz dedi ki: İki kelime de Farsçadır.
Sınıftan biri bizi ilkel bulduğunu göstermek için öğretmenimize “Hocam ezcümle, bu kelimeleri almışız, ama dönüp içine bakmamışız” dedi. Öğretmen “Neden ezcümle dediniz?” diye sorunca, bizi ezmek için atılan arkadaşımız bu defa öğretmene üstten bakıp “Sözün özü, kısaca anlamında kullanılır Hocam” dedi. Öğretmenimizin gözleri iyice açıldı. “Ezcümle’deki ez –den demek, cümle toplam demek. Yani bir çoğulu söyledikten sonra bu cümleden, bu toplamdan olanları saymak için kullanılır” dedi.
Neyse ki o arada ders bitti. Hevesimizi kucaklayıp çıktık. “Bilmiyorduk, öğrendik” diye kendimizi rahatlattık. Ama öğretmenin karşısında bizi satan arkadaşımızı “ezcümle’ci! En çok sen rezil oldun!” diye uğurlayıp dağıldık. (ÖE/TY)







