Gündelik hayatın yıpratıcı hiyerarşisi içinde müşteri olduğumuz anlar bize mikro-egemenlik alanları, deyim yerindeyse birer cennet simülasyonu sunar. Oysa tabağımızın sıcaklığına, kuryenin dakikliğine, kahvenin çekirdeğine odaklanan bakışımız, o hizmeti üreten insanın emeğine de hayatına da kayıtsızdır. Çağımızın etik sorunlarından birinin, her şeyin ortada olduğu bu çağda görmemekten çok, gördüklerimizin bizi tanığa dönüştürmemesi olduğu söylenebilir.
Günümüz tüketim kültürü; emeği, zamanı, doğayı, nesneleri metalaştırmakla kalmaz; insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi de belirli bir gerilim rejimi içinde yeniden düzenler. Yetişmek, yetiştirmek, kazanmak, kaybetmemek, geride kalmamak, borcu çevirmek, performansı sürdürmek, görünür olmak, unutulmamak… Gündelik hayat, birbirine eklenen küçük tedirginliklerin toplamına dönüşür. İnsan günün büyük kısmını açıklamakla, beklemekle, başarmakla, kendisini kanıtlamakla geçirir. Bu gerilim rejiminin tuhaf bir istisnası vardır: müşteri olduğumuz an.
Kapitalist tüketim kültürü, yoğun çalışma saatleri yanında insana küçük dinlenme adacıkları da sunar. Restoranlar, oteller, mağazalar, kafeler, özel okullar, dijital platformlar, tatil köyleri… Paranın el değiştirdiği anda gündelik hayatın hiyerarşisi kısa süreliğine tersine çevrilir. Birkaç dakika önce patronunun karşısında sesini yutan, kelimelerini ölçüp tartarak kullanan, bankanın çağrı merkezinde bekleyen, devlet dairesinde sıra numarasına dönüşen insan, kredi kartını masaya bıraktığı anda “efendim” diye çağrılmaya başlanır. Müşteri olmak, bu nedenle yalnızca ekonomik statüden fazlası, bir tür mikro-egemenlik deneyimidir.
Belki de tüketim toplumunun sattığı en güçlü şey, birkaç saatliğine de olsa dünyanın bizi önemsediği yanılsamasıdır. Kahvenin sıcaklığına, odanın manzarasına, tabağın sunumuna, teslimatın dakikasına kadar uzanan bu küçük egemenlik alanında insan, hayatın başka alanlarında bulamadığı itibarı satın alır: Bir çeşit cennet simülasyonu.
Ne var ki bu cennetin kapısında başka insanlar çalışmaktadır. “Müşteri her zaman haklıdır” ilkesi/zliği, bu noktada masum bir ticari nezaket olmaktan çıkar. Çünkü haklılık, hizmet ilişkisi içinde giderek ayrıcalık biçimine dönüşür. Müşteri yalnızca iyi hizmet talep etmez; itiraz edilmeyen, karşısında sürekli baş eğilen özne olmayı da talep etmeye başlar.
Garson gülümsemelidir. Kasiyer sabırlı olmalıdır. Kurye gecikmemelidir. Öğretmen veliyi üzmemelidir. Çağrı merkezi çalışanı öfkeyi yutmalıdır. Hizmet sektörünün görünmez yasası böyle kurulur: Müşterinin duyguları korunurken çalışanın duyguları iş sözleşmesinin dışında bırakılır. Çağdaş tüketim anlayışı, insanı müşteri olduğunda özneleştirir; emekçi olduğundaysa kolayca işleve indirgeyiverir. Asıl ahlaki problem de burada başlar. Çünkü satın aldığımız hizmetin kalitesine gösterdiğimiz dikkat ile o hizmeti mümkün kılan insanın hayatına gösterdiğimiz özen arasındaki uçurum giderek derinleşmekte.
Çocuğumuzu özel bir okula gönderdiğimizi düşünelim. Okulun yabancı dil programını, yemek listesini, sınıfların fiziksel koşullarını, sınav başarısını, sosyal etkinliklerini, güvenliğini, psikolojik danışmanlık birimini, öğretim yöntemlerini araştırırız. Bunların her biri, hiç kuşkusuz, son derece meşru talepler. Ama eğitimin en temel bileşenlerinden biri hakkında çoğu zaman tuhaf biçimde susarız: Öğretmen nasıl yaşıyor?
Çocuğumuzun hayatına dokunmasını beklediğimiz öğretmenin kendi hayatını sürdürebilecek ekonomik koşullara sahip olup olmadığı, nedense “eğitimin niteliği” başlığı altında değerlendirilmez. Öğretmenin aldığı ücret kiraya yetiyor mu? İş güvencesi var mı? Hafta sonu mesajlarına cevap vermek, iş tanımı içinde olabilir mi? Okul yönetimine, velilere kendini rahatça ifade edebiliyor mu? Çocuğun akademik, duygusal gelişimi için gösterdiği özenin karşılığında kendisine nasıl bir hayat sunuluyor?
Bu sorular, derin bir etik yarılmayla yüzleştirir bizleri. Çocuğumuzun empatik, adalet duygusu gelişmiş, haklarını bilen, başkalarının haklarına saygılı biri olarak yetişmesini istiyoruz. Ama bu değerleri ona aktarmasını beklediğimiz insanın uğradığı haksızlığı görmezden gelebiliyoruz, ona “nesne” muamelesi yaparak. Çocuklar yalnızca anlattıklarımızdan öğrenmiyorsa -ki öğrenmiyorlar- bu durumda okulun gizli müfredatlarından biri de velilerin öğretmene nasıl baktığıdır.
Bir öğretmeni çocuğumuza hizmet sunan ücretli bir aparat olarak görüyorsak, ona “insan onuru” üzerine hangi dersi verirsek verelim, hayat o dersin üzerine kırmızı kalemle bir başka not düşer.
Benzer bir olguyu “dini hassasiyetler” alanında da görmek mümkün. “Helal” kavrama gösterilen titizlik, bağlamımız özelinde üzerine düşünülmeye değer bir başka olgudur. Kişi inancı gereği yediği ürünün nasıl üretildiğini, hangi maddeleri içerdiğini, hayvanın hangi usulle kesildiğini bilmek isteyebilir. Ama burada bir başka soru belirir: Bir gıdanın helalliği, üretim zincirindeki insanların hakkından -”kul hakkı” da diyebiliriz- bağımsız düşünülebilir mi?
Hayvanın hangi usulle kesildiğini sorup mezbahada çalışan insanın hangi koşullarda çalıştırıldığını sormamak nasıl bir ahlaki anlayıştır, bu anlayış ilkeleştirilebilir mi? Ürünün içinde alkol bulunup bulunmadığını araştırıp onu taşıyan işçinin ücretinin gasp edilip edilmediğini önemsememek ne anlama gelir? Bir lokmanın dini meşruiyetini ayrıntılı biçimde araştırırken o lokmanın sofraya ulaşmasını sağlayan insanların uğradığı haksızlığı görmemek, biçime gösterilen hassasiyetin ahlaki özü örttüğü bir tutarsızlık değil midir?
Üstelik bu yarılma yalnızca dini hassasiyetlere özgü değildir. Vegan, ekolojik, organik, cruelty-free (hayvan deneyine dayanmayan, eziyetsiz) ya da “etik tüketim” iddiası taşıyan tercihler de üretim zincirindeki emek ilişkilerini dışarıda bıraktığında aynı seçiciliğe düşebilir. Hayvana zarar verilmemesini önemserken ürünü paketleyen insanın çalışma koşullarını, doğaya verilen zararı hesaplarken tarlada çalışan mevsimlik işçinin barınma hakkını görmezden gelmek mümkündür. Böylece etik, bütüne yönelen sorgulama olmaktan çıkıp kişinin kendi hassasiyet alanını koruduğu keyfi, dar kontrol listesine dönüşebilir.
Burada sorunsallaştırmaya çalıştığımız şey ne inanç ne de belirli bir yaşam tarzıdır; tutumlarımızın dayandığı ahlaki ilkelerin kendi içinde ne ölçüde tutarlı olduğudur. “Kul hakkı” teolojik sözlüğün kenarında duran süslü bir kavram değilse, kasiyerden tarım işçisine, kuryeden mutfak çalışanına kadar uzanan bütün üretim zincirini kapsamak durumundadır. Aynı biçimde “etik tüketim” de yalnızca ürünün içeriğine, hayvana ya da doğaya karşı tutumumuza indirgenemez; o ürünü mümkün kılan insan ilişkilerini de hesaba katmak, insan olmaktan doğan sorumluluğumuz..
Sorun belki de tam burada başlar: Etiği bütünlüklü bir ilişki biçimi olarak değil, kendi hassasiyetlerimize göre parçalara ayırdığımızda ortaya çıkan şey ahlaki duyarlılık değil, “seçici etik”tir. Görmek istediğimiz haksızlığı görür, görmek istemediklerimizin yanından geçeriz.
Karl Marx’ın “meta fetişizmi” kavramı tam da bu görünmezleşmeyi imler. Meta, pazarda karşımıza çıktığında onu mümkün kılan ekonomi-politik ilişkilerden bağımsızmış gibi görünür. Nesne oradadır; fakat ona içkin emek, zaman, çatışma, eşitsizlik, insan-insan, insan-doğa ilişkileri silikleşmiştir. Ürün görünürken üretim ilişkisi görünmezleş(tiril)ir. Günümüzde bu kavramı yalnızca fabrikadan çıkan nesne için değil, kültür endüstrisinden eğitime, yemekten eğlenceye kadar tükettiğimiz hemen her hizmet için düşünebiliriz.
Bir dizinin içinde emek sömürüsünü anlatan sahneleri izlerken, o dizinin hangi çalışma rejimi içinde üretildiğiyle ilgilenmeyebiliriz. Tabağın sıcaklığına dikkat eder, tabağı taşıyan insanın bedeninin kaç saattir ayakta olduğunu düşünmeyiz. Siparişin gecikmesini fark eder, çalışanların neden sürekli değiştiğini sormayız. Soframızdaki domatesin, çayın, fındığın; üzerimizdeki gömleğin, elimizdeki telefonun bize ulaşıncaya kadar geçtiği yollar, ürün önümüze geldiği anda âdeta tarihsizleşir. Gözümüz ürüne odaklanırken onu mümkün kılan ilişkileri görmez, görsek dahi o esnada cennette olduğumuzdan kayıtsızlık giyinir, umursamayız. Bu, ironi değil; çağdaş tüketim kültürünün bilinci tam da budur.
Burada Marks’ın tarif ettiği görünmezliğin ötesinde bir başka sorun başlar. Çünkü artık mesele her zaman görmemek ya da bilmemek değil. Kurye kazalarını görüyoruz. Öğretmenlerin hangi ücretlerle çalıştığını duyuyoruz. Set çalışanlarının bitmek bilmeyen mesailerinden haberdarız. Mevsimlik tarım işçilerinin yaşam koşulları haberlerde karşımıza çıkıyor. Restoranlarda, kafelerde, mağazalarda insanların hangi tempoda çalıştığına gündelik hayatın içinde zaten tanıklık ediyoruz.
Hizmet ekonomisinin müşteri mantığı, emeği görünmezleştirebilir; fakat kayıtsızlık, görünür olanı da etkisizleştirir. Birinci durumda ilişki gözümüzden saklanır; ikincisinde ise gözümüzün önündedir ama hayatımızda herhangi bir sonuç doğurmaz. Görürüz, biliriz, hatta kimi zaman öfkeleniriz; ardından hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya da devam ederiz.
Belki de “kayıtsızlık” sözcüğünü burada yeniden düşünebiliriz.Kayıtsız olmak, bir bakıma kayıt tutmamaktır. Gerçekliğin önümüzden geçmesine izin vermek, ama onu vicdanımıza tercüme etmemektir. Bir insanın yaşadığı haksızlığı görürüz ama gördüğümüz şey tutumlarımızda herhangi bir değişiklik yaratmaz. Bilgi zihne ulaşır ama etik bir tutuma altlık olmaz.
Eleştirel düşünmenin çoğu zaman ihmal edilen boyutlarından biri de budur. Eleştirel düşünmek, bir iddianın mantıksal yapısını çözmek, safsatayı teşhis etmek ya da doğru bilgiye ulaşmayı aşıp bağlamı görmek imkanı verir. Bir bardak suda onu çıkaranın, şişeleyenin, depolayanın, rafa dizenin, kapımıza getiren insanın emeğini, taşıyan kamyon şoförünün çocuklarına hasretini de görebilmektir. Çünkü bağlam, nesnenin hakikatinin parçasıdır.
Marks’ın metanın ardındaki toplumsal ilişkiyi açığa çıkarma çabası bu nedenle etik-politik anlamda özgürleştiricidir. Ama bugün eleştiriye yeni bir soru ekleyebiliriz: Görünmeyeni görünür kıldığımızda ne olur? Hiçbir şey değişmiyorsa sorun artık yalnızca sistemin neyi gizlediği değil, bizim gördüğümüz şeyle ne yaptığımızdır. Kayıtsızlığın asıl konforu da burada başlar: Bilmek ama bildiğinin yükünü taşımamak.
Levinas için etik, soyut ilkelerden önce “öteki” ile karşılaşmada başlar. Ötekinin varlığı beni sorumluluğa çağırır. Bir başka insanın acısını görmek, bu nedenle salt bir bilgi edinme hâli değildir. Görmek, aynı zamanda tanıklık etmektir; tanıklık ise insanı gördüğü şey karşısında cevap vermeye çağırır. Etik özne oluşumuzun imkânlarından biri de belki tam burada, başkasının varlığının bizde karşılık bulmasında ortaya çıkar.
Sorumluluk kavramı üzerinden düşünmeyi biraz daha derinleştirebiliriz. İngilizcedeki “responsibility” ile “response” arasındaki yakınlık, burada etimolojik bir kanıttan çok düşünsel bir patika açar: Sorumluluk, bir bakıma cevap verebilme yetisidir. Karşılaştığımız insanın varlığına, uğradığı haksızlığa, taşıdığı yüke cevap verebilmek; daha önemlisi, bu karşılaşmanın bizi değiştirmesine izin vermektir. Çünkü karşılaşmanın hiçbir sonucu yoksa, tanıklık giderek “pasif izlerliğe” dönüşür. Görürüz ama gördüğümüz şey bizde herhangi bir iz bırakmaz.
İnsanın özsaygısı da yalnızca kendisine nasıl davranıldığı üzerinden kurulamaz; başkasına nasıl davranılmasına razı olduğu da bunun bunun temel ölçülerindendir. Bana yönelen küçümsemeye itiraz edip başkasının aşağılanmasına kayıtsız kalabiliyorsam, burada yalnızca başkasına ilişkin değil, kendime ilişkin de ahlaki bir yarılma söz konusudur. Başkasının onurunu kendi onurumdan bütünüyle ayırdığım anda, insan onurunu evrensel bir ilke olmaktan çıkarıp kişisel ayrıcalığa dönüştürmüş olurum; bu da hiç kuşkusuz etik değildir.
Çağımızın en rahatsız edici aynası belki tam da burada duruyor: Müşteri olduğumuzda en küçük saygısızlığa öfkeleniyor, insan olduğumuzda başkalarının maruz kaldığı daha büyük saygısızlıklara kayıtsız kalabiliyoruz..
O hâlde eleştirinin çuvaldızı yalnızca sisteme batmamalı. Sistemi eleştirmek görece kolaydır; çünkü sistemin yüzü yoktur. Asıl zor olan, kendi rahatımızın hangi görünmez emekler üzerinde yükseldiğini görebilmektir. Emekleriyle bizi besleyen, eğiten, taşıyan, eğlendiren, çocuklarımızı hayata hazırlayan insanların nasıl yaşadığını gerçekten merak ediyor muyuz? Yoksa onlardan birer aparatmışçasına işlerini iyi yapmalarını, bir anlığına girdiğimiz o cennet simülasyonunda keyfimizi kaçırmamalarını mı istiyoruz?
Eğer ikincisiyse günümüz tüketim kültürünün bize öğrettiği en tehlikeli şeyi çoktan öğrenmişiz demektir: İnsanı, emeği görmeden hizmeti, ürünü. görmek; acıyı görmeden konforu yaşamak. Kayıtsızlık tam da budur. Belki de insan olmak, her şeyden önce bu kaydı yeniden tutmaya başlamaktır.
(MVB/FY)







