Eleştiriye Övgü XI - Gemi su alırken: Senfoniden soloya, haktan lütufa
Neredeyse bir yıl önce “Eleştiriye Övgü” derken eleştiriyi kusur bulmanın, suçlamanın, hele her şeye karşı çıkmayı marifet sayan huysuz bir muhalefetin adı olarak değil; düşüncenin, barış içinde birlikte yaşamanın ve demokrasinin nefes alma imkânı, bir tür toplumsal bağışıklık sistemi olarak düşünmüştük.
Bir yıla yayılan on yazıda yasın hafızayla, hafızanın eylemle; cumhuriyetin iradeyle; ırkçılığın kendi gözümüzle; ebeveynliğin rekabetçi düzenle; bilginin eylemsizlikle; makamın sorumlulukla; tanıklığın hesap vermekle, hesap sormakla, siyasal babalığın rızayla, bir kentin sessizliğinin ise yurttaşlıkla ilişkisini soruşturduk.
Beştepe’nin her geçen gün biraz daha Yıldız’a benzediği bir dönemdeyiz. Kendini II. Abdülhamid’e dayandıran, maziyi metafizik bir hale içine alarak şimdide donduran siyasal anlatı, “dost” ile “düşman”ı da baktığı yere göre yeniden tarif ediyor.
Konumlanılan yer bir tür gözlük, çevirmen ya da arayüzdür: Olaylara hangi mercekten bakarsak bazı şeyler görünürleşirken, bazıları görünmezleşir. Omnipotent makama yerleşen siyasal irade çevresini erginsizleştirir; çevresini zayıflattıkça kendisi de zayıflar, zayıfladıkça hamaseti besleyen retorik daha yüksek sesle konuşur. Senfoni sona erer, solo başlar. Büyük Birader o kadar çok görünür, konuşur ki başka sesler kısılır, yüzler silikleşir.
Eleştiriye Övgü dizisi, kamusal yetkileri anayasal düzen içinde kurumlara emanet eden, sonra da bu yetkilerle ne yapıldığını sormakla yükümlü olan topluma konuşuyor.
On birinci yazıda insanın dönüp kendi ayak izlerine bakası geliyor: On ayrı yazıda gerçekten on ayrı meseleyi mi konuştuk, yoksa aynı meselenin farklı yüzleriyle mi karşılaştık? Dip akıntısında dolaşan soru şuydu: “İktidar bize neler yapıyor?” Evet; her gün bir başkasına uyandığımız hukuksuzluğun ana müsebbibi hiç kuşkusuz iktidar, ama tek başına değil.
Bu nedenle daha huzursuz edici soruyu da sormak sorumluluğumuz: “İktidar bize bunları nasıl yapabiliyor?” Hangi kurumlarla, hangi makamların inisiyatif almasıyla, hangi hukuk diliyle? Ne tür korkular yaratarak, hangi suskunlukları örgütleyerek, hangi ayrıcalık, bağımlılık ilişkileriyle? Bu resmin içinde bizim irademiz nerede?
Önce ilk bakışta birbirinden bağımsız ya da ilişkisiz görünen olayları kolajlayalım; sonra biraz uzaklaşarak örüntülere bakalım.
Belgeselci Bingöl Elmas’ın Kapadokya’daki doğa tahribatına da değinen filmi için Sinema Genel Müdürlüğü tarafından verilen 175 bin liralık yapım desteği faiziyle geri isteniyor. Resmi değerlendirmede filmin başvuru dosyası, teknik koşullarla uyumsuzluğu gerekçe gösterilirken Elmas, kendisine sözlü olarak filmin “politik” bulunduğunun, Bakanlık ile Kapadokya Alan Başkanlığını sorumlu göstermesinin kabul edilemeyeceğinin söylendiğini aktarıyor.
İstanbul’da beş yıldır özel bir okulda çalışan trans kadın öğretmen Zoe Lila, iktidara yakın medya organlarında kişisel bilgileriyle hedef gösterilip tehdit ediliyor.
Okul yönetiminin ilgili bakanlıklarla yaptığı görüşmelerin ardından sözleşmesi yenilenmiyor; MEB okul hakkında inceleme başlatıyor. Bu olaylar arasındaki nedensellik henüz hukuken belirlenmiş değil; ama sıralanışları bile çalışma hakkı ile kimliğin makbul bulunması arasındaki sınırı sormaya yetiyor.
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin faaliyet izni 22 Mayıs’ta bir Cumhurbaşkanı kararıyla kaldırılıyor. Öğrenciler, akademisyenler ve aileler üç gün boyunca üniversitelerinin geleceğini tartışıyor. 25 Mayıs’ta ikinci bir Cumhurbaşkanı kararıyla üniversite yeniden faaliyet gösterebilir hale geliyor.
Ücret ve tazminat haklarını alamadıklarını söyleyen Eti Krom ve Doruk Madencilik işçileri Ankara’ya geliyor. Ankara Valiliği, maden işçilerinin kentte gerçekleştirecekleri eylem, gösteri ve basın açıklamalarını on beş gün süreyle yasaklıyor. Ücret alamamak çalışma hayatının sorunu; ücreti kamusal alanda istemek bir anda “kamu düzeni” sorunu haline geliyor.
BirGün muhabiri İsmail Arı yetmiş beş gün cezaevinde kaldıktan sonra ilk duruşmada tahliye ediliyor. Ardından Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı basın kartını “adli sicil” gerekçesiyle iptal ediyor. Arı, hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet bulunmadığını söylüyor. Basın kartı gazeteciliğin kurucu koşulu değil kuşkusuz; ama yürütmeye bağlı bir makamın gazeteciyi tanıma yetkisi, mesleğin fiilî imkânlarını belirleyebiliyor.
Osman Kavala yaklaşık dokuz yıldır cezaevinde. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi 25 Ağustos 2026 tarihli kararında Kavala’nın mümkün olan en kısa sürede serbest bırakılması, mahkûmiyet kararının Sözleşme hukuku bakımından hükümsüz sayılması ve sonuçlarının ortadan kaldırılması gerektiğine hükmediyor. Bu satırlar yazılırken Kavala hâlâ cezaevinde.
Selahattin Demirtaş ise 4 Kasım 2016’dan beri, yani neredeyse on yıldır cezaevinde. AİHM Büyük Dairesi Aralık 2020’de Türkiye’nin Demirtaş’ın derhal serbest bırakılmasını sağlayacak bütün tedbirleri alması gerektiğine hükmetmişti. Şimdi Demirtaş’ın, 10 Ağustos’ta kabul edilen ve kamuoyunda “çerçeve yasa” olarak anılan 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’dan yararlanıp yararlanamayacağını tartışıyoruz. Bunun önünde açık bir hukukî engel bulunmadığını savunanlar da var; uygulamanın dosyaların niteliğine, kanunda öngörülen koşullara, yargı kararlarına bağlı olduğunu söyleyenler de.
Belgeselci ile Demirtaş’ın, trans öğretmenle Osman Kavala’nın, ücretini isteyen madenciyle üç gün içinde faaliyet izni kaldırılıp yeniden verilen üniversitenin ne ilgisi var? Bunları tekil ya da münferit olaylar olarak ele alırsak Türkiye’de yaşanmaları dışında pek ilişkileri yok gibi duruyor. Felsefe tam da burada başlıyor.
Örüntü görmek, benzerlikleri yan yana dizmenin ötesinde, benzerliği kavramlaştırmaktır. Bir kumaşa yakından bakarsanız yalnızca iplikleri, renkleri, düğümleri görürsünüz; birkaç adım geriye çekildiğinizde desen belirir.
Beşeri bilimlerin güçlüklerinden biri de budur: Tekil olayların özgüllüğünü kaybetmeden onları mümkün kılan ortak işleyişleri görebilmek. Olanları bilgiye dönüştürüp anlam dünyamıza tercüme eden kavramlardır. Kavram yoksa dosyalar kabarır, haber akışı hızlanır ama anlam çıkmaz, sonuç olarak anlama gerçekleşmez. Bugün belki en büyük yoksulluğumuz bilgi eksikliğinden çok budur: Çok şey görüyor, az şey kavrıyoruz.
Bu olaylarda tekrar eden şeyin yalnızca “otoriterlik”, “baskı” ya da “hukuksuzluk” olduğunu söylemek yetersiz. Bunlar doğru olabilir ama fazlasıyla geniş kavramlardır; kılcalları görünmezleştirerek düşünmeyi miyoplaştırabilirler.
Elimizdeki hazır kavram paketini bir kenara bırakıp “Daha temelde olmakta olan nedir?” diye soralım. Bu kolajda görünür olan ortak siyasal mantığa lütuf rejimi diyeceğim. Bu kavram olayların bütün özgül nedenlerini tüketen bir rejim tipolojisi değil; aralarındaki ortak işleyişi görünür kılmaya çalışan anlama aracıdır.
Çünkü bu örneklerin aynı hukuksal mekanizmayla işlediğini öne sürmüyorum. Birinde kamu desteğinin geri alınması, diğerinde iş sözleşmesinin yenilenmemesi; bir başkasında idari izin, toplantı hakkının sınırlandırılması, mesleki tanınma ya da bağlayıcı bir mahkeme kararının uygulanmaması var. Aralarındaki farkları yok saymak, farklı olguları keyfi biçimde aynı torbaya doldurmak olur.
Ortaklık sonuçlarda değil, hak sahibiyle karar veren irade arasında kurulan ilişkide beliriyor: Kuralın yerini giderek makbuliyet, öngörülebilirliğin yerini belirsizlik, gerekçenin yerini makamın takdiri alıyor. Kavramın işlevi, farklı mekanizmalarda dolaşıma giren aynı siyasal mantığı görünür kılmaktır.
Lütuf, siyasal statü bakımından hakkın karşı kutbunda yer alır. Hak, kişinin sahip olmak için iktidarın kendisini sevmesine, beğenmesine, makbul bulmasına ihtiyaç duymadığı şeydir; varlığını bağışlayanın iradesinden almaz.
Lütuf ise verenin takdirine bağlıdır. Hak talep edilir, kullananı özneleştirir; lütuf beklenir, minnet üretir. Hakkın sınırlandırılması, makam sahibinin kişisel iradesine değil; önceden ilan edilmiş, genel, öngörülebilir, denetlenebilir kurallara bağlıdır. Lütuf rejiminde haklar kâğıt üzerinde kalır, kullanımlarıysa giderek iktidarın bağlamına göre keyfileşen tasarrufuna bağlanır.
Elbette her koşul keyfilik, her idari takdir lütuf değildir. Bir kural önceden bilinebiliyor, herkese eşit uygulanıyor, karar gerekçelendiriliyor, müdahale gerekli, ölçülü tutuluyor, bağımsız yargısal denetime açık oluyorsa hukuksal tasarruftan söz edebiliriz. Lütuf, bu güvencelerin aşındığı yerde başlar: Sınır; bağlama, kişiye göre değişiyor, gerekçe sonradan üretiliyor, karar etkili biçimde denetlenemiyor, hak sahibinin iktidarla arasındaki mesafeye göre uygulanıyorsa takdir yetkisi keyfîliğe dönüşür.
Kamu desteği almak her yönetmenin, basın kartı taşımak her gazetecinin mutlak hakkı değildir; hiçbir hak da başkalarının haklarından, kamusal hayatın meşru gereklerinden bağımsız, sınırsız bir hareket ruhsatı sayılamaz.
Sorun sınırın varlığı değil, sınırı kimin, hangi ölçütle, ne zaman yerinden oynatabildiğidir. Hukuksal sınır hak sahibine yalnızca ne yapamayacağını söylemez; kamu otoritesine de nereye kadar gidebileceğini bildirir. İkinci işlev kaybolduğunda kanun yürürlükte kalabilir ama yurttaşın hukuka güvenebileceği zemin zayıflamaya başlar.
O zaman belgesel çekebilirsiniz, iktidarca de facto belirlenmiş sınırını geçmezseniz. Öğretmen olabilirsiniz, kimliğiniz statükoyu rahatsız etmezse.
Üniversite olarak akademik hayatınızı planlayabilirsiniz, tek bir kararla faaliyetinizin durdurulabileceğini unutmadan. Ücretinizi isteyebilirsiniz, talebiniz sokağa taşmazsa. Gazetecilik yapabilirsiniz, gazeteciliğiniz kamu otoritesince tanınmaya değer bulunursa. Özgürlüğünüzü isteyebilirsiniz, hakkınızda verilmiş bağlayıcı uluslararası mahkeme kararlarının uygulanacağı gün gelirse.
Buradaki örüntü hakkın bütünüyle ortadan kaldırılması değil, kullanılmasının koşullu, öngörülemez hale gelmesidir.
Yurttaş “Bu benim hakkım” demek yerine “Bana izin verdiler” demeye başladığında siyasal dil çoktan değişmiştir. Dil, bilincin yalnızca aynası değildir; neyi ayırt edebildiğimizi, hangi ilişkileri görünür kıldığımızı, deneyimimizi nasıl anlamlandırdığımızı da biçimlendirir.
Siyaset ve hukuk felsefesinin temel ayrımlarından biri, rule of law ile rule by law arasındaki ayrımdır. En yalın ifadeyle ilkinde hukuk iktidarı bağlar, ikincisinde iktidar hukuku kullanır. Aralarında bir edatlık mesafe varmış gibi görünse de rejimin niteliği o küçücük aralıkta belirlenir. Hukukun üstünlüğünde yöneten de önceden ilan edilmiş, genel, öngörülebilir, kişiden bağımsız kurallara tabidir; hukuk, iktidarın tercihlerini gerçekleştiren teknik bir araç olmanın ötesindedir.
Yurttaşı, iktidarın keyfî müdahalelerine karşı koruyan normatif sınırdır. Hukukun egemenliğinde kanunlar, mahkemeler, yönetmelikler, komisyonlar ortadan kalkmaz; Resmî Gazete her sabah yayımlanır. Hukuk her zaman vardır. Sorun, hukukun, iktidarı sınırlayan norm olmaktan çıkıp iktidarın iradesini hukuksal anlamda biçimsel olarak işleten bir tür zırha dönüşmesidir.
Bu nedenle keyfîliği hukuksuzlukla özdeşleştirmek yanıltıcıdır. Keyfilik; madde numarası, gerekçesi, mührü bulunan hukuksal cümlelerle de işleyebilir. Eksik olan biçim değil, normun iktidar karşısındaki bağımsızlığıdır.
Bilgi Üniversitesi örneğinin rahatsız edici yanı burada belirir. Kuşkusuz devlet yanlış bir karardan dönebilir; yanlıştan dönmek kamusal bir sorumluluk, zararı onarmak da erdemdir.
Ne var ki sorun, kararın düzeltilmesinden önce gelir: Bir üniversitenin faaliyet gösterebilmesi böylesine hızlı biçimde tek bir iradenin kararına bağlı hâle gelebiliyorsa hak ile takdir, norm ile karar, hukuk ile güç arasındaki sınır nerededir? Hukuksal güvenlik, insanın ertesi sabah uyandığında dünyanın temel kurallarının aynı kalacağını varsayabilmesidir. Hukuk yalnızca bugünün kararına biçim vermez; iktidarın yarın ne yapamayacağını da belirleyerek geleceği öngörülebilir kılar.
Eleştiriye Övgü’nün on birinci yazısını bir tür ara rapor, hatta bir Z raporu sayabiliriz. Kasayı kapatmıyoruz kuşkusuz; yalnızca bugüne kadar hangi işlemlerin yapıldığına, hangi borçların biriktiğine, elimizde nasıl bir bakiye kaldığına bakıyoruz.
Eleştiri önce kavramların üzerindeki sisi dağıtır; ardından birbirinden kopuk görünen olaylar arasındaki örüntüyü seçer; nihayet o örüntüye bir ad verir. İktidara, hukuka, kuruma, makama, rızaya, suskunluğa bakar; ama bakışını orada durdurmaz, en sonunda kendisine çevirir. Bu yazıda görünür kılmaya çalıştığım örüntünün adı lütuf rejimi: Hakların bütünüyle ortadan kaldırılmadığı, ama hak sahibinin giderek izin bekleyen bir edilgen alıcıya dönüştü(rüldü)ğü; hukukun iktidarı sınırlayan normatif çizgi olmaktan çıkarak onun tercihlerini dolaşıma sokan teknik bir araca indirgenebildiği; özgürlüğün, adaletin, mesleğin, sanatın, üniversitenin, itirazın varlığının bir başka iradenin takdirine bağlandığı siyasal-toplumsal iklim.
Böyle bir rejimin en büyük başarısı, yurttaşa, haklar manzumesine sahip toplumsal, siyasal etik özne olduğunu, haklarını talep edebileceğini, izin almadan kullanabileceğini unutturmasıdır.
Lütuf rejimi, iktidarın dolaşımdaki retoriği ne olursa olsun yurttaşların “bana şunu verdiler” demeye başlamasıyla konsolide olur. Teslimiyetimiz de başkaldırımızı başlatan da bilincimiz, bilincimize can verense dilimizin rengidir.
Ne var ki bu tanı, bütün sorumluluğu iktidarın hanesine yazıp kendimize ahlaki bir masumiyet belgesi düzenlememize izin vermez.
Çünkü lütuf rejimi, yakıtını salt buyuranlardan almaz. Susanlar, yetkisini devredip sorumluluğundan çekilenler, makamını bir özne olma olanağı olarak değil talimat aktarma yeri olarak kullananlar, tanık olduğu hâlde görmemeyi mesleki ihtiyat, kurumsal sadakat ya da kişisel güvenlik diye adlandıranlar da ayakta tutar. İnsan yalnızca baskıyla nesneleşmez; sözünü, yargısını, eyleme kudretini, kendini ortaya koyma cesaretini sürekli başkasına bıraktığında da kendi yokluğunu üretir: nesneleşerek hiçleşir.
Bu nepotik lütuf rejiminden çıkış, herkesten kahramanlık beklemekten değil, her birimizin bulunduğu yerde kendisine emanet edilmiş gücü geri almasıyla, makamının ya da sıfatıın gereğini yerine getirmesiyle olanaklıdır: soru sormak, gerekçe istemek, itiraz etmek, kayda geçirmek, dayanışmak, gerektiğinde “Ben bu hukuksuz, keyfi kararın parçası olamam, onaylamıyorum” diyebilmek.
O halde çuvaldızımız yani sorumuz, bizi özne olmaya, güvenli yerimizden artık bizi duyamayacak kadar yıldızların da ötesindeki iktidara değil bize yöneliyor: Benim bulunduğum yer neresi, burada bana emanet edilmiş güçle ne yapıyorum? Daha yakıcı olanı ise şu: Ben sustuğumda, benim yerime kim konuşuyor; kim benim suskunluğumu kendi gücüne ekleyerek beni daha da tutsaklaştırıp sürekli su alan geminin batmasını geciktirecek palyatif işlemler için işe koşuyor?
(MVB/EMK)
ELEŞTİRİYE ÖVGÜ - X
Entübe Ankara: Protokolün dekoru ve itiraz hakkı
ELEŞTİRİYE ÖVGÜ - IX
Devlet Baba evlatlarını yerken…
ELEŞTİRİYE ÖVGÜ VIII
İçinize siniyor mu?
ELEŞTİRİYE ÖVGÜ - VII
Masaya oturmadan yenilmek: Makamın özneyle eşanlı erimesi
ELEŞTİRİYE ÖVGÜ VI
Biliyorum, öyleyse etkisizim: Uzmanlığın iktidarı ve eleştirinin tüketimi