“Bir eğitim sistemi, en zayıf standardı kadar güçlüdür.”
YÖK Atlas verileri artık bir “istisna”dan değil, yerleşik bir çöküşten söz ettiğimizi açıkça gösteriyor. Güncel yerleştirme sonuçlarına göre Türkiye’de yüzlerce üniversite programı, eksi netle ya da sıfır netle öğrenci kabul ediyor. Yani adayların tek bir doğru cevap dahi vermeden, hatta yanlışları doğruları götürerek üniversiteye yerleşmesi mümkün hâle gelmiş durumda. Bu tablo, geçici bir aksaklık değil; yıllardır biriken yapısal bir krizin görünür yüzüdür.
Türkiye’de gençler hâlâ “geleceğin sınavlardan geçiyor” denilerek büyütülüyor. Aileler ağırlaşan ekonomik koşullara rağmen çocuklarını dershanelere, özel kurslara yönlendiriyor. Gençler aylarca, yıllarca test kitaplarıyla yaşıyor; sosyal hayatlarından, ruh sağlıklarından ve gençliklerinden feragat ediyor. Ancak bu fedakârlıkların sonunda ortaya çıkan gerçek şu: Bazı üniversiteler, hiçbir akademik yeterlilik göstermeyen adaylara kapılarını ardına kadar açıyor.
Bu durum artık basit bir eğitim sorunu değildir. Bu, kurumsallaşmış bir sorumsuzluk ve kamusal bir ciddiyetsizliktir. Planlama yoktur, denetim zayıftır, sonuçlardan hesap sorulmamaktadır. Buna rağmen “eğitimde kalite”, “nitelikli insan kaynağı”, “rekabetçi üniversiteler” gibi kavramların dillendirilmesi, gerçeği gizleyen bir retorikten ibaret kalmaktadır.
Son yıllarda kamuoyuna yansıyan ve üzerinde çalışıldığı ifade edilen bazı düzenlemeler - kontenjanların azaltılması, başarı barajlarının yükseltilmesi, niteliksiz programların kapatılması, vakıf üniversitelerinde denetimin sıkılaştırılması, meslek yüksekokullarının yeniden yapılandırılması gibi adımlar - sorunun fark edildiğini göstermesi açısından önemlidir. Ancak mesele yalnızca teknik düzenlemelerle çözülecek kadar yüzeysel değildir. Çünkü problem, üniversite sayısından çok üniversite anlayışındadır.
Türkiye’de üniversite sayısı artmış, fakat üniversite kavramının içi büyük ölçüde boşaltılmıştır. Bilgi üretmesi, eleştirel düşünceyi beslemesi ve toplumu ileri taşıması gereken kurumların önemli bir kısmı bugün diploma dağıtım merkezlerine dönüşmüştür. Diploma artık bilgi ve yetkinliğin simgesi değil; piyasaya sürülen, değeri hızla aşınan bir belge hâline gelmiştir.
Bu tablonun özellikle vakıf üniversitelerinde yoğunlaşması tesadüf değildir. “Kontenjan dolsun, gelir sağlansın” anlayışı; akademik niteliğin, öğrenci yeterliliğinin ve toplumsal sorumluluğun önüne geçmiştir. Eğitim, kamusal bir hak olmaktan uzaklaşıp müşteri mantığıyla işleyen bir sektöre indirgenmiştir. Öğrenci artık bilgisiyle değil, ödeme gücüyle değerlendirilmektedir. Böyle bir sistemde mezunların iş bulamaması şaşırtıcı değil, kaçınılmazdır. Sorun gençlerde değil; bu yapıyı bilinçli biçimde sürdüren sistemdedir.
YKS ise bu çelişkili yapının merkezinde yer almaktadır. Bir yandan “hayatı belirleyen büyük eşik” olarak sunulan, yüksek stresli ve tek seferlik bir sınav; diğer yandan bu sınavdan hiçbir akademik yeterlilik göstermeden üniversiteye girilebilmesi… Bu durum, sınav sisteminin kendi meşruiyetini inkâr etmesi anlamına gelir. Eğer sıfır netle üniversiteye girilebiliyorsa, bu sınav neyi ölçmektedir, kimin emeğini tüketmektedir ve neden bu kadar merkezi bir rol oynamaktadır?
Bugün tartışılan reformlar, eğer yalnızca sayı azaltmaya ve makyaj düzenlemelerine indirgenirse, sonuç değişmeyecektir. Gerçek çözüm; nitelik odaklı, liyakati esas alan, üniversiteyi gerçekten üniversite yapan bir anlayışın inşa edilmesidir. Aksi hâlde gençlerin umudu aşınmaya, emek değersizleşmeye, toplumsal güven çözülmeye devam edecektir.
Sıfır netle öğrenci alan bir yapının adı eğitim olamaz. Bu, geleceği tüketen bir mekanizmadır. Gençlerin yıllarını verdiği emeği hiçe sayan, başarıyı anlamsızlaştıran, liyakati sembolik hâle getiren bir düzenden söz ediyoruz. Üniversiteler bu noktada yalnızca kendi itibarlarını değil, ülkenin yarınlarını da zedelemektedir.
Bu anlayış normalleştirildikçe; iş gücü niteliksizleşir, meslekler itibarsızlaşır, kurumlara olan güven sarsılır ve toplumsal hayal kırıklığı derinleşir. Bedeli ise yalnızca gençler değil, tüm toplum öder.
Kısacası, sıfır ya da eksi netle üniversiteye öğrenci alan bir sistem yalnızca bugünü değil, yarını da çalan bir sistemdir. Yapılması gereken; sorunu görmezden gelmek değil, bu yapıyı kökten sorgulamak, sorumluları hesap vermeye zorlamak ve gençlerin hak ettiği gerçek anlamda nitelikli eğitimi tesis etmektir. Aksi hâlde kaybeden yalnızca gençler değil, hepimiz oluruz.
(AÖ/NÖ)







