“Bu bir öğretmen meselesi değil, bir memleket meselesi.”
Bu ülkede bir zamanlar öğretmene saygı vardı. Sözle süslenmiş bir nostalji değil, hayatın doğal bir parçasıydı bu. Tartışmasızdı, pazarlık konusu yapılmazdı, sosyal medyada oylanmazdı. Öğretmenin sözü; sınıfta kaldığı için kızılan bir çocuğun da, çocuğunu okula emanet eden bir velinin de ortak kabulüydü. Çünkü öğretmen, yalnızca müfredat anlatan bir memur değil; bir hayat pusulasıydı.
Veliler bilirdi: Öğretmen konuşuyorsa bir bildiği vardır. O sözler kırmak için değil, düzeltmek içindir. Kızmak için değil, yön vermek içindir. Disiplin, cezalandırma değil; geleceği koruma çabasıydı. Öğretmenin uyarısı, evde devam eder; öğretmenin çizdiği sınır, aile tarafından sahiplenilirdi. Çünkü herkes şunun farkındaydı: O sınırlar, çocukların daha iyi bir insan, daha bilinçli bir birey olabilmesi için çiziliyordu.
O dönem öğretmen; yalnızca okulda değil, toplumda da itibarlıydı. Sesi yükselmeden dinlenir, arkasında durulurdu. Çünkü öğretmene gösterilen saygının aslında çocuğa, bilgiye ve geleceğe gösterilen saygı olduğu bilinirdi. Bugün unuttuğumuz tam da budur.
Bugün ne olduysa oldu, herkes öğretmenden akıllı oldu. Elinde telefon, ağzında ezber birkaç cümle… Hayatında sınıf kapısından içeri adım atmamış insanlar, öğretmenlere eğitim dersi verir hale geldi. Pedagoji denince Piaget’yi, Vygotsky’yi duysa “espri mi yapıyorsun?” diyecek tipler, eğitimci kesildi. Cehalet özgüvene, hadsizlik cesarete dönüştü.
Daha da kötüsü şu: Bu hoyratlık normalleşti. Öğretmenin otoritesi bilinçli şekilde aşındırıldı. “Müşteri veliler”, “hesap veren öğretmenler” icat edildi. Yetmedi; öğretmenler tehdit edildi, itibarsızlaştırıldı, yalnız bırakıldı. Ve sonra ne oldu? Okul basıldı. Öğretmen dövüldü. Bu artık münferit bir olay değil, toplumsal bir çürümenin açık fotoğrafıdır.
Burada kimse masum değil. Susarak normalleştiren de, “ama” diye başlayan cümleler kuran da bu suça ortaktır. Öğretmeni koruyamayan bir devlet, öğretmeni itibarsızlaştıran bir dil, öğretmeni hedefe koyan bir anlayış; hepsi aynı zincirin halkasıdır. Sonra da “eğitim neden kötü?” diye soruyoruz. Cevap ortada.
Şunu herkesin kafasına kazıması gerekiyor: Öğretmen zayıfsa, toplum çöker. Öğretmen korkuyorsa, çocuk güvende değildir. Öğretmen yalnızsa, gelecek karanlıktır. Bu bir görüş değil, bir tespittir. Tarih boyunca hangi toplum öğretmenini itibarsızlaştırdıysa, önce eğitim çöktü; ardından adalet, ahlak ve ortak vicdan dağıldı. Çünkü öğretmen yalnızca ders anlatmaz; sınır çizer, değer öğretir, yön verir. O sınırlar yok edildiğinde geriye başıboşluk kalır.
Öğretmeni korumak bir lütuf değil, bir zorunluluktur. Bu, öğretmene ayrıcalık tanımak değildir; topluma sahip çıkmaktır. Öğretmeni koruyamayan bir sistem, aslında çocuğu da, aileyi de, geleceği de koruyamıyordur. Bugün öğretmene uzanan el durdurulmazsa, yarın o el çok daha savunmasız alanlara uzanacaktır. Şiddet bir yerde meşrulaşırsa, orada kimse güvende değildir.
Bu ülkede öğretmenini koruyamayanlar, yarın çocuklarını da koruyamaz. Çünkü öğretmenin itibarı çökertildiğinde, çocukların hayata tutunacağı dal da kırılır. Öğretmen susarsa, doğruyu kim söyleyecek? Öğretmen geri çekilirse, çocuk kime güvenecek? Öğretmen korkarsa, cesareti kim öğretecek? Bunların cevabı yoksa gelecek de yoktur.
Öğretmeni korumak bu ülkeyi korumaktır. Bu, afişlere yazılacak süslü bir slogan değil; altı somut adımlarla doldurulması gereken bir devlet ve toplum meselesidir. Lafla olmaz, iyi niyet beyanlarıyla hiç olmaz. Net tavırla olur. Yasayla olur. Dille olur. Duruşla olur. Öğretmene uzanan her elin, edilen her tehdidin, kurulan her hedef gösterici cümlenin karşısında tereddütsüz durmakla olur.
Öğretmeni hedef gösteren her söz, yalnızca bir kişiye değil; sınıfa, çocuğa ve geleceğe yönelmiş bir saldırıdır. Öğretmeni yalnız bırakan her suskunluk ise bu saldırıya verilen örtük bir onaydır. Çünkü sessizlik tarafsızlık değildir; yanlış karşısında susmak, yanlıştan yana durmaktır. Bugün öğretmene yapılanı görmezden gelenler, yarın çok daha büyük bir çöküşün zeminini hazırladıklarını bilmelidir.
(AÖ/NÖ)







