Kırmızı kocaman bir ahşap ev. İç odalar beyaz.
Yüksek tavanlı bir odadayım. Beni içine çekiyor. Kendimi burada küçücük hissediyorum.
Bu evde beşinci günüm. Tuhaf geceler. Korkuyorum.
Büyük bir yatak. Yatağın sadece bir köşesini kullanıyorum. Yatarken pencereden dışarı bakıyorum. Hava soğuk. Dışarıda kuvvetli bir rüzgâr esiyor. Pencereler tıkır tıkır ses çıkarıyor. Giydiğim süveteri yastığın üstüne koyuyorum; başımı onun üzerine yaslayıp uyumaya çalışıyorum.
Sabah erken uyanıyorum. Su hava kadar soğuk. Elimle suya dokunuyorum. Sonra hemen geri çekiliyorum. Bedenim suya alışamıyor. Özgüvensiz şekilde mutfağa giriyorum. Aşağıda beni bu evde misafir eden kişiyi görüyorum. Biraz gergin görünüyor. Hemen saklanıyorum.
Merdivenden yukarı çıkıyorum. Beni bu evde misafir eden kişiyi tekrar görüyorum. Bana bakmıyor. Bakıyorum ve günaydın diyorum. Tuhaf bir mesafe hissediyorum. Anlatılması zor bir mesafe.
Her gün böyle tekrar ediyor. Ben selam veriyorum. O bana bakmıyor.
Ben acaba yanlış bir şey mi yaptım? İç sorgulama yaşıyorum.
Aynı evde yaşamak ve birbirimize hiç bakmamak. Bu deneyimi daha önce yaşamadım.
Koridordan geçerken yokmuş gibi davranmak. Yere, tavana veya duvara bakmak.
Üst kat soğuk, alt kat sıcak.
Beni misafir eden kişi yine alt katta. Yürüme sesi duyuyorum.
Bir gün yine aynı merdivenden dışarı çıkarken karşılaşıyoruz. Ben selam veriyorum. Bana çekil buradan diyor. Kulağımda aynı cümle tekrar ediyor.
Artık yapamıyorum. Valizimi topluyorum. Ayaklarımın parmak uçlarıyla merdivenden aşağı iniyorum. Yavaş yavaş yürüyorum. Bu ev beni yutacak. Beni duymasını istemiyorum. Zor iniyorum. Nefes sesimi dahi duymasını istemiyorum.
Dışarı çıkıyorum. Hızlı yürüyorum. Belli ki bir şeyden kaçma ihtiyacı duyuyorum. Şiddetli rüzgâr yüzüme sert bir şekilde vuruyor. Arık geri dönemem. Yokuştan aşağı iniyorum. Geri bakamıyorum. Sanki herkes beni takip ediyor. Buradan gitmek istiyorum.
Dünyayı farklı bir şekilde hayal etmiştim. Hiç düşündüğüm gibi olmadı.
***
"Terbiye" kelimesini henüz bilmiyordum ama benim temizlik tanımımla oldukça örtüşüyor. Sadece yıkanmak ve temiz giyinmek değil, aynı zamanda nezaket, kibarlık, kabalıktan ve fazlalıktan kaçınmak da. Annem vücudun mahrem bölgeleri ve hatta belirli eylemler için kelimeler uydurmuştu. Erkek çocuklarının penisi veya çişi değil, "tettie"si vardı. Bu daha hoş geliyordu. Kaka yapmaz, hatta tuvalete bile gitmezdik; Urduca "chi" kelimesinden türetilen ve "iğrenç" gibi bir anlama gelen "chi chi" yapardık.
Ama sorduğum herkes dürüstlüğün nezaketten daha önemli olduğunu söylerlerdi.
Şu anda, iki haftada bir çeşitli inanç topluluklarını ziyaret edip onlar hakkında yazıyorum. Manevi dünyanın birçok önemli ismiyle tanışıyorum ve onlara hâlâ neyin daha önemli olduğunu soruyorum: dürüstlük mü, nezaket mi? Ve neredeyse hepsi hâlâ şunu söylüyor: dürüstlük.
Dürüstlüğün dar ve geniş anlamları vardır. Ve o kadar geniştir ki, Vikipedi'de dürüstlük için bir madde bile yoktur. Ancak nezaket için bir madde vardır.
Dar anlamıyla dürüstlük, çocukken düşündüğüm şeyin aynısıydı: yalan söylememek, gerçeği çarpıtmamak, aynı zamanda "adilce paylaşmak" gibi bir şey. Sanırım yedi yaşlarındaydım; bir arkadaşıma karşı fazlasıyla dürüst davrandığımı hatırlıyorum. Bir kurabiyeyi paylaştığımızda, ona her zaman büyük parçayı verirdik. En azından bize annemiz ve babamız tarafından söylenen buydu. Aslında bu artık dürüstlük değil, kayıtsızlık veya acıma duygusu. Ne de olsa zavallı küçük bir çocuktu.
Geçenlerde, ortak favorimiz komedyen Ricky Gervais'in yazıp yönettiği ve başrolünü oynadığı "Yalanın İcadı" filminin galasının yapıldığı İstanbul'a yeni gelmiş bir arkadaşımla konuştum. Onu "The Office" ve "Extras" gibi İngiliz dizilerinden tanıyorsunuz. Utanç mizahı denen şeyin ustası . Gervais şimdi bunu Hollywood'da ilk kez deniyor ve arkadaşıma göre pek başarılı olmamış.
Ama öncül ustaca: Yalan kelimesinin icat edilmediğini, aldatmanın var olmadığını, söylediğimiz her şeyin düşündüğümüz, hissettiğimiz ve inandığımız şeylerle birebir örtüştüğünü hayal edin. Kendinizi çok komik durumların ortasında bulurdunuz: Sipariş alırken işinden nefret ettiğini açıkça söyleyen garson. Ta ki biri yalanı keşfedene, herkesin gözüne girmeye çalışana ve sonunda çok nazik olduğu ve böylesine umut verici olasılıklar sunduğu için bir tanrı olarak görülene kadar.
Dürüstlüğün her kültürde nezaketten daha değerli olduğunu düşünmüyorum. Örneğin Pakistan'da asla "hayır" demezler. Taksi şoförüne yarım saatte havaalanına varıp varamayacağınızı sorun. Evet der, ama bunun mümkün olması gerektiğini kasteder, ama öyle olmadığı ortaya çıkar ve uçağınızı kaçırırsınız. Terziye ceketin daha dar yapılıp yapılamayacağını sorun. Evet, der. Sonra daha geniş yapılıp yapılamayacağını sorun. Tekrar evet der.
Dürüstlükten daha üstün olan edep, kimseyi hayal kırıklığına uğratmak da edep değildir.
Amatör bir antropolog olarak, son 16 yılda nezaket vurgusundan dürüstlüğe vurguya doğru belirgin bir geçiş yaşandığı izlenimine kapılıyorum. İki kelimeyle konuşmak, resmi olmayan bir dil kullanmamak, sert sözler söylememek gibi şeyler. Yıllar boyunca bu dürüstlükten uzak bir tavır olarak görüldü; gerçeği söylemekte özgür olmak gerekiyordu.
Dürüstlük, özgürlük, kendin olmak, her şeyi söyleyebilmek, bunların hepsi kendi başına iyi ve güzel şeylerdir, ta ki kontrolden çıkıp her konuşma bir bağırış çağırışa dönüşene kadar.
İster sokakta bir şeyler dinlerken, ister televizyon izlerken, hatta daha da önemlisi internet kullanırken dürüstlük ve kabalık iç içe geçmiş gibi görünüyor.
Şu an nedense, gündelik hayatın bir parçası olmuş bir siyasetinde dahi, nezaket korkaklık olarak görülüyor. Lafı dolandırmaz, sert gerçekleri söylemek gibi, özellikle de sert gerçekleri.
Belki de çocukluğumdan beri yanlış bilgilendirildim ve sonuçta nezaket dürüstlükten daha önemli. Vikipedi'de formüle edildiği gibi "güncel norm ve değerlere [à la Balkenende] uymak" değil, "zarar görmeyi önlemek" anlamındaki nezaket.
İsrailli filozof Avishai Margalit bu konuda harika bir kitap yazdı: The Decent Society (1996), Türkçeye henüz çevrilmedi. Başlık ‘Terbiyeli Toplum’ diye çevirebiliriz. Margalit, "acıyı önlemeyi" en önemli insan çabası olarak tanımlıyor. "Aşağılanmayı önlemeyi" de ikinci planda tutuyor. Terbiyeli bir toplumda, kişi başkalarını gereksiz yere aşağılamamaya, hakaret etmemeye veya gücendirmemeye çalışır. Dürüstlük de önemlidir; başkalarına yalan söylememelisiniz, ancak doğru kelimeleri seçmeye de çalışabilirsiniz. Başkalarını aşağılamamak için. Terbiyeli kalmak için.
(WAS/Mİ)




