Çok klişe bir cümle vardır ya, şu minvalde: “Dünyada ne kadar çok insan varsa o kadar çok aşk çeşidi vardır.”
İnsan yaş aldıkça, gördükçe, dünyada zaman geçirdikçe anlıyor ki aslında birçok şey böyle. Dünyada ne kadar duygu, ne kadar his varsa, hepsi insanlar kadar çeşit çeşit.
Yas mesela. Kayıplara, yıkımlara karşı verdiğimiz tepkiler. Birinin babası ölür, gider camı bacayı yıkar, birinin annesi ölür, günlerce yemek yemez, hiçbir şey yapmaz. Kimi ölümü kabullenmez, hiçbir şey olmamış gibi rutinine devam eder, kimi yeri göğü inletir. Bilemiyorum, ne kadar insan varsa o kadar yas çeşidi var.
Gazeteci Burcu Özkaya Günaydın’ın yönetmenliğindeki “Araf” tam bunu anlatıyor. Hem yasın binbir halini hem de daha çok yasın kadın halini.
“Araf”, İstanbul’da ilk kez İstanbul Barosu’nun Afet Hukuku ve Koordinasyonu Merkezi’nin organize ettiği bir etkinlikte Çarşamba günü izleyiciyle buluştu.
Tüm emekçilerin yüreğine sağlık, elbette en çok da belgeseldeki kadınların.Eğlenmek için bara da gitmişler. Sefanız olsun!
Belgesel, öyle sıradan bir “depremden sonra kadınlar dayanışmayla bir araya geldi, hayat güzelleşti” hikâyesi anlatmıyor. Aksine, depremden sonra hayatın devam ettiğini, kadınların bunu hem birbirlerine hem de kendilerine nasıl kanıtladıklarını anlatıyor. Üstelik bunu kuaförler üzerinden yapıyor.
Eril yargılamalar her daim

Üç parçadan oluşan belgeselde, deprem sonrası Hatay’da kuaföre giden kadınlar neden gittiklerini, orada nasıl hissettiklerini, nasıl iyileştiklerini anlatıyor. Biz iyileştik demiyorlar, izlerken sizde bıraktığı duygu bu oluyor.
Depremde de erkeklik dayatmaları, eril yargılamalar karşımıza çıkıyor elbette. Ne zaman çıkmıyor ki? Bir kadın, kuaföre gittiği için başka bir şehirde akrabalarını ziyarete gittiğinde kendisine “Hiç deprem bölgesinden gelen birine benzemiyorsun” dendiğini söylüyor mesela. Bir başkası ise “Depremzede böyle giyinir mi?” diyerek kadınlık üzerinden kurulan yargıları anlatıyor.
Belgesel, uzun zamandır gördüğümüz en sahici anlatılardan biri olarak, kadınların, depremin ve deprem bölgesinde hayata tutunma hâllerinin en gerçek yanlarını gösteriyor.
Gösterim sonrası soruları yanıtlayan Burcu, bunun ilk belgesel yönetmenliği deneyimi olduğunu anlatırken sürecin nasıl şekillendiğini de anlatıyor, diyor ki:
“Benim ilk belgesel film yönetmenliği deneyimim. Altın Koza’ya gideceğimizi de hiç düşünmüyorduk aslında. Şansımızı deneyelim dedik. Belki özel seçkide yer alırız diye düşündük. Sonra finalist olduk. Sonra bambaşka bir deneyim oldu bizim için. Antakya’da ilk gösterimi yaptık, bugün de İstanbul’da ilk kez izleyiciyle buluşuyor.”
Ama asıl meselenin nerede başladığını şu sözlerle anlatıyor, diyor ki:
“Depremden sonra kadınların ne yaşadığını kuaförler üzerinden anlatmak riskli bir şeydi. Bunu bana söyleyen çok oldu. ‘Bu kadar acının içinde kuaföre mi odaklanıyorsun?’ diyenler oldu. ‘Ölümün olduğu yerde eğlence mekânını mı anlatacaksın?’ diyenler oldu. Bunlar dostane uyarılardı ama benim yapmak istediğim şey tam olarak şuydu: Bir tarafta hayat var, bir tarafta yıkım var. Ve bu ikisi birbirinden ayrı değil, iç içe.”
"Ben depremi yaşayan bir gazeteciyim"
Kurgudan da özellikle söz ediyor, defalarca izlediklerini anlatıyor:
“Defalarca izledik, defalarca baktık. Çok güvendiğim kadın arkadaşlarımın ellerinden geçe geçe son hâlini aldı. En son izlediğimde şunu dedim: Hayır, biz burada tam anlamıyla bir arada kalmışlığı anlatıyoruz. Zaten adı da oradan geldi.”
Ve belki de belgeselin kalbini oluşturan cümleyi şöyle kuruyor:
“Bir tarafta çok büyük bir acı var ama diğer tarafta küçücük bir rutinle de eskiyi hatırlamaya ihtiyaç var. Devam etmeye ihtiyaç var. Ben en son kendim buna ikna oldum ve evet, biz yanlış bir kurgu, yanlış bir hikâye anlatmıyoruz dedik ve böyle devam ettik.”
Kendi hikâyesini de saklamıyor Burcu, o da şu:
“Biraz da kendi hikâyem gibi bir şey oldu. Ben depremi yaşayan bir gazeteciyim. Çadırda da kaldım, konteyner sürecim de oldu. Ama beni tanıyanlar biliyor… Dışarıdan gelen gazeteci arkadaşlarım ‘Sen konteynerda mı kalıyorsun?’ diye soruyordu. Çünkü ben hep toplu saçlıydım, düzenliydim. Çadırda da olsam kıyafetlerimi bir askıya asardım.”
Tam da bu yüzden kuaför meselesinin kendisi için yüzeysel bir tercih olmadığını anlatıyor. Aksine, hayatta kalmanın, devam etmenin bir yolu olduğunu söylüyor:
“Ben o motivasyonu kendimden biliyorum. Küçücük bir düzen kurmak, kendine ait bir alan yaratmak… O yüzden buradan yola çıktım. İçten geldiği için de doğru anlatabildiğimi düşünüyorum ama bunu biraz da izleyiciye soruyorum: Anlatabildik mi?”
Aslında bu soru, belgeselin dışına taşan bir soru. Çünkü yasın nasıl yaşanacağına dair kurduğumuz yargılar hepimizin hayatına bir uğramıştır.
Bir yakınımız öldüğünde nasıl davranılması gerektiğine dair görünmez kurallarla karşılaşıyoruz. Daha gömülmeden gülünmez mesela. Hayat devam ediyormuş gibi davranılmaz.
Gerçekten öyle mi?
Yanıtı belgeseli izlemeye gelen bir psikologdan. Psikolog, insanların yas tutma biçimleri üzerine düşündüğünü, hatta bunun üzerine rahatsızlık duyduğunu anlatıyor. Çünkü birinin acısını yaşama biçimine dışarıdan hükmetmenin ne kadar kolay, ama bir o kadar da haksız olduğunu söylüyor.
Ve şunu hatırlatıyor:
Ölüm, insana ne kadar insan olduğunu hatırlatır. Ama geriye kalan şey canlılıktır. O canlılık bazen bir kahkaha olarak çıkar. Bazen bir aynanın karşısında. Bazen bir kuaför koltuğunda.
“Araf” tam da bunu gösteriyor. Kadınların birbirlerini yargılamadıkları, nefes alabildikleri, hayatı yeniden hatırladıkları küçük alanları…
Teşekkürler Burcu...
Adaletsizliğin olmadığı, eşitlikten yana, özgür yeni bir hafta gelsin.
(EMK)







