Seksenler ile doksanların ortaları arasında yeryüzünde arz-ı endam eylemiş neslin bir üyesi olarak, devamlı aynı şeyi düşündüğümüzü hissederim: Dünya bizim zamanımızda ters yüz olmaya başlamıştır. Bilinen düzen her neyse o bozulmuştur. Nesiller sonra ilk defa bizim dönemimiz, ebeveynlerinden daha ferah yaşayamayacağını, çalışarak başarma ve yükselmenin hikâye olduğunu anlamıştır. Pesimizm benim jenerasyonumun temel özelliğiyse, bayrak da benim elimde olabilir. Yazının söyleyicisi olarak tüm meslektaşlarımın, her şeye rağmen bahsettiğim bu özelliğimi göz önüne almalarını ve Çetin Altan’ın deyimiyle yine de “enseyi karartmamalarını” dilerim.
Sadece biz doktorlara değil elbette hitabım. Favori tabirle “siyasi ve ekonomik paradigmanın” kökten dönüştüğü, altınla gümüşün Starlink uydularıyla beraber göklerde, bombaların her zamanki gibi insanların kafalarında, Maduro’nun da New York semalarında kendine yer edindiği bir dönemde söyleyeceklerim fazla yerel, fazla özel veya sadece “fazla” gelebilir. Öte yandan her gün mezarları üzerinde dans edilen hukuk ve adalet hakkında geçmişte “fazlaca” konuşabilseydik, hepimizin hayrına olurdu belki.
David Graeber’in deyimiyle “tırışkadan işlerden” biri olmadığı neredeyse herkes tarafından kabul görmüş bir alan tıp. İnsan neden doktor olmak ister? Sorunun cevapları muhtelif: Tanrı kompleksi, para babası veya baba hayali olmak ya da toplumda başka türlü atlayamayacağımız eşikleri aşmak için mi? Üniversiteye giriş sınavlarında yanlışlıkla yüksek puan alındığı için seçilen bir bölüm olduğu dönemleri de gördük. Peki bu sebepler, meslek grubunun genel eğilimini etkiler mi? Ders bile seçmeden üniversite bitiren, askerlik usulü uzmanlık eğitimlerinden geçen ve yine silahlı kuvvetler misali zorunlu hizmetlerde ömür tüketen bu insanların her yükü sorgusuz sualsiz taşımasını bu temellerle açıklayabilir miyiz? Kamuda gecesi gündüzü olmadan çalışan ender mesleklerden olan, fakat fazla para kazandığı için gece gündüz tüm ailelerinin kulakları çınlatılan doktorlar nasıl hep susar? “Geri kalan herkes isyankâr da siz mi eksik kaldınız” diyen tüm okuyucular haklı. Fakat… Dediğim gibi, kötümserlik kötürümlük gibi iliklerime işlemiş olabilir. Yine de, şu veya bu şekilde başka meslek gruplarının ve aksak orta sınıfımızın belli mensuplarının hayatına bir miktar dâhil olmuş birinden size bir sır: Tıp camiası hızla çürüyor, hem de içinden.
“Türkiye genelinde”
Yıllarca siyasi sebeplerle savunageldiğim, fakat artık vazgeçtiğim “birliğimiz” veya ruhban sınıfımız “hocalarımız” kayıp. Kızarlar biliyorum ama kızsınlar da biraz hareket görelim bari. Dünyaya bin kere gelse, bin bir defa şu an bulunduğu pozisyonlara gelemeyecek müdürlerin, müsteşarların, başkanların filan “100 değil 200 hasta bakın. Hatta bakmayın da şöyle bir göz gezdirseniz yeter,” dediği bir bürokrasi çağında yaşıyoruz. Yönetici, hatta herhangi bir şey olmak için vasıfları olmadığından koltuğunu defansa tır çekerek gole kapatan adamlar ve kadınların yüzyılı bu. Hasta olmayan hastaların doktorların başına üşüştüğü, MHRS kısaltmasının nice canları bezdirdiği, hastane yönetim sistemlerinin habire çöktüğü ama herkesten çok para kazandığı bir yüzyıl. Bir doktorun günde 150 kişinin rahmini ultrason ile görüntüleyip üstüne dört sezaryen yapmasının doğal olarak görüldüğünü ve bu garipliğin ödüllendirildiğini gördü gözlerimiz. Ortada radyoaktivite varsa mutantların görülmesinden doğal ne olabilir?
Mesai arasında sinirden ağlayanların yanında, gidip güzellik merkezinde botoks yapıp para kazanmak da var serde. Yani mesele hakikaten, bilgi işlemcilerin e-imzalar her bozulduğunda söylediği üzere “Türkiye genelinde” galiba. Okuyuculara bu defa ben şöyle söylemeliyim: Herkes çok iyi de bir biz mi kötüyüz, öyle mi? Gördüğünüz üzere herkes ve her şey birbiriyle alakalı olabilir.
Sağlık hizmeti mi, hizmet sektörü mü?
Tüm bu kaos faydalı mı? Mesela İngiltere’de “sağlık hizmetine sağlıklı erişememek” bir problem. ABD’de aynı hizmete paranız varsa ulaşabiliyorsunuz. Türkiye’de ise bir şeylere erişiyorsunuz ama bu “şey” sağlık hizmeti mi, o tartışılır. Bol miktarda görüntüleme, biyokimya değeri mevcut. Neredeyse hepsi taşeron firmalar üzerinden sağlanıyor. Dünyada yeterli ve nitelikli sağlık üreten ülkeler listesine asla giremediğimizi düşünürsek sayın okuyucu, inanın mesleğimi bunca zamandır icra ederken insanlara ne verdiğimi ben de bilmiyorum. Ama hastalar (?) gelmeye devam ediyor. Ben de veriyorum. Ruhumu veriyorum mesela. Çeşitli ilaçlar yazıyorum. Sonra altı aydır MR “çektirmediği” için MR’ı gelen hastalara MR veriyorum. Yoksa maazallah dayak yeriz. Güvenlik de biz yerde yatarken görevlerinin müdahale etmek olmadığına dair bir şeylerden bahseder. Çeşitli renklerden kodlarla alarmlar verilir ama elimiz kırıldıktan sonra milletin vergisiyle nasıl çalışacağız?
Halkın yanında olan bazı yerel gazeteler, doktorların onlara nasıl bakmadığından dem vurur biz yerde yatarken. Biz de göğe bakarken, “Onlar halksa biz neyiz? Ayrıca onlar kim? Biz kimiz?” gibi cevapsız sorular içinde, hem elimiz hem gönlümüz kırık hâlde bekleriz. Belki biri elini uzatır da doğruluruz diye. Galiba bizim meslek de “tırışka” olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. “İran botoksu” ithal etmenin vakti geldi mi? Geldi galiba. Neyse, devam edelim.
Terk edilmişler
Türkiye’nin dört bir yanına dağılmış, daha doğrusu cebren dağıtılmış bir grup çalışan olarak yaşam gücümüz emilmekte. Terk edildik. Türk Tabipleri Birliği kendi bürokrasisine gömülmüş ve adında geçen bazı kelimeleri –yanlış anlaşılmasın, tabip ve birlikten bahsediyorum– çoktan unutmuş. Ne yaptıklarını biz tabipler de arada öğrenirsek çok mutlu oluruz. Zira attığımız mesajlara da dönmüyorlar. Engellediniz mi bizi?
Canı sıkılan bakanlık çalışanlarının her gün yeniden ürettiği karmaşık ve beceriksiz kuralları anlamaya çalışırken yıllar geçiyor. Bu kuralları okuyup anlamayı bile beceremeyen, bilmem neden sorumlu bilmem ne başkanlarının ve onun vekillerinin iki dudağı arasına terk edilmiş idealistlerin yok sayıldığı, uyum sağlayanlarınsa olmayan hastalıklarınızı tedavi edip mabadınızı açıkta bıraktığı bir sistemde, bilimin parlak ışığından uzaklaşıp hizmet sektörünün loşluğuna gömülmek ister misiniz? Aylarca icap nöbeti tutmaya zorlanan, tehdit edilen doktorlardan hayır gelir mi? “80 hasta bakmazsan soruşturma açarım” diyen müdürler size yardımcı mı oluyor ey insanlık? Tamam, sakinleştim.
Tüm bunları yazarken derdim başka mesleklerin derdine yüz dönmek olmadı. İçinde olduğumu anlattım. Sizin yazdıklarınızı da hep okudum sayın öğretmenler, askerler, gazeteciler, hemşireler ve ayakkabı bağlayıcılar. Beraber olalım ve birbirimizi anlayalım istedim. Canımın yandıklarını anlatmak istedim. Yanarken istemediklerimi yaktıysam özür dilerim.
Yakmak istediklerimse, yansın kavrulsun.
Göğe bakıyoruz halkım, yerdeyiz. Yok mu bir el uzatan?
(HK/VC)


