Malum şehirler büyüyünce farklılaşıyor. Eski dokusunun dışında türeyen yeni alanlar, yerleşim yerleri, eğlence alışveriş mekânları ve dahi adına kültür sanat denen yerleri o eski şehir dokusunun çok çok dışında ve oralara hiç mi hiç benzemeyen yerler oluyor. En fazla bir “benzeşiklik” kabilinden zihinlerde yer açsın diye mekânların adları eski dokuyu çağrıştırsın oluyor.
Şehrin yeni mahallelerinde yaşamayı tercih edenler oralarda kendilerine ait korunaklı steril mekânlar yaratıyorlar. Sonra o mekânların çeperinde kendilerine ait ve alternatif “kültürel ve ticari” mekânlar oluşmasını da sağlıyorlar. Oralarda hem yiyiyor, hem içiyor hem de bir miktar kültürleniyorlar.
Şehrin kendine ait o eski merkezini ise üstenci bir dille adeta artık yok sayıyorlar. Oradaki yaşamı, yaşam alanlarını gündemlerinden çıkarıyorlar. Ama oraların turistik ve kısmen de nostaljik yerler olduğunu hatıra tazelemek kabilinden ihtiyaç duydukları oranda hafızalarının bir köşesinde tutuyorlar.
Arada bir uzaktan konukları geldiğinde bir zamanlar kasabın bile alıcı bulamayıp itibar etmeyerek kedinin önüne koyduğu ciğeri, kebaba dönüştürüp gastronomi markası haline getirilen mekânlara konuk oluyorlar.
Sonra işte kilise, cami ziyareti! Arada o eski evlerden, hanlardan yeniden restore edilen kafelerde kısa süreli çay, kahve, şerbet molası.
Akşam yine o yeni şaşaalı / cafcaflı mekânlarda bu kez masada bolca üst perdeden siyasi literatüre de uygun “kültür ve kurtarıcılık “muhabbeti. Adı da yeni “realite”!
Peki buralar sahi nereler diye sorulabilir. Mesela Diyarbakır’ın Sur dışındaki Diclekent, yetmişbeş metrelik yol bulvarı ya da ofis bölgesi bunun çarpıcı örnekleri ile dolu.
Elbette o “asli” ve kadim merkezde yani Sur’da orayı vazgeçilmez merkez bilip / sayıp inadına var olmayı sürdürenlerin ve sürdürmekte de ısrar edenlerin var olduğunu göz ardı etmeden sözün burasında vurgu yapmak da gerekiyor tabii ki.
(ŞD/EMK)







