Geçen hafta, Dil Hakları İzleme, Belgeleme ve Raporlama Ağı (DHİBRA) ile Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin 21 Şubat Dünya Anadili Günü kapsamında düzenlediği etkinlikler için Diyarbakır’daydım.
Surp Giragos Ermeni Kilisesi’nin bahçesinde, o muazzam tarihsel dokunun içinde konakladık. Surp Giragos Ermeni Kilisesi’nin taş avlusunda sabahlamak, sadece bir mekânda kalmak değil; hafızanın içinde uyanmak gibi. Bu nedenle Sur’daki değişimi çok yakından görme, adım adım izleme imkânım oldu.

Bazen düşünüyorum: Geçmişten bugüne hem güzel hem acı günlere tanıklık etmiş o taş binaların dili olsa da konuşsa… Kim bilir neler anlatırdı. Sur da o yerlerden biri. 2015’te en ağır çatışmaların yaşandığı, sokağa çıkma yasaklarının ilan edildiği; insan hakları savunucusu avukat Tahir Elçi’nin öldürüldüğü bölgeden söz ediyorum.
Toledo hayali ve Sur’un gerçeği

Kış ortasında beklenmedik bir yaz güneşi var Diyarbakır’da. Dört Ayaklı Minare’nin bulunduğu sokaklarda dolaşıyorum. Hafızam beni yıllar öncesine götürüyor. Dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu, Sur’u Türkiye’nin “Toledo”su yapacaklarını söylemişti.
Toledo, tarihi dokusuyla ünlü bir İspanyol kenti. Davutoğlu’nun nasıl bir Sur hayal ettiğini bilmiyorum ama bugün görünenle Toledo arasında bir benzerlik yok. Bölge turizme açılmış olabilir; ancak tarihi dokunun korunduğunu, geçmişin izlerinin yaşatıldığını söylemek zor.
Sur’un hafızası silikleşmiş gibi. Kendine özgü mimarisi, avlulu evleri, yaşam kültürü… Yerine birbirine paralel, tek tip, iki katlı yapılar yükselmiş. Kimileri bu evleri “minyatür cezaevlerine” benzetiyor. Çatışma döneminde yerlerinden edilen hak sahiplerinin büyük kısmı geri dönememiş. Yerlerine daha muhafazakâr kesimlerin, hatta Hizbullah’a yakın çevrelerin yerleştirildiği sıkça dile getiriliyor.
Ne güneş ne de yenilenen cepheler, Amedlilerin içindeki eksikliği gidermiş. Kentte bir şey yerinden oynamış ama yerine tam oturmamış gibi.
“Artık adım görmek istiyoruz”

Diyarbakırlılara son süreci soruyorum. Açık konuşuyorlar: Artık düşünmekten çok somut adım bekliyorlar. Sürece dair en küçük ayrıntı bile dikkatle takip ediliyor; kahvelerde, evlerde, sokakta konuşuluyor.
5 Ağustos 2025’te çalışmalarına başlayan Meclis Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı rapor 18 Şubat’ta Meclis’te kabul edildi. DEM Parti şerh koyarak “evet” oyu verdi; Türkiye İşçi Partisi ve Emek Partisi dışındaki partiler destekledi. CHP’li Türkan Elçi ise faili meçhul cinayetlere yeterince vurgu yapılmadığı gerekçesiyle çekimser kaldı.
Rapor, Kürt sorununun çözümüne ilişkin Meclis zemininde hazırlanmış olması bakımından bir ilk. Fakat Diyarbakır’da duyduğum cümle şu: “Rapor tamam, şimdi sıra adımda.”
Ramazan ayının da etkisiyle kent görece daha sakin. Ancak bu sakinlik durağanlık değil. “Rojava’ya yönelik saldırılar olduğunda burası çok daha gergindi” diyor birlikte gezdiğim arkadaşlar. Şimdilerde endişe azalmış gibi ama beklenti büyümüş.
“Beklentiniz ne?” diye sorduğumda çoğu yurttaş anayasal değişiklikleri ve sürece uygun yasal düzenlemeleri işaret ediyor. Kentte Kürtlerin birlik duygusuna da sıkça vurgu yapılıyor. “Rojava’ya yönelik HTŞ saldırılarında tek yürek olduk” diyen birine, bir başkası ekliyor: “Keşke saldırı olmadan da tek yürek olabilsek.”
Anadili: Eylem Değil, hak

21 Şubat Dünya Anadili Günü dolayısıyla Bağlar Belediyesi önünde düzenlenen yürüyüşe katıldım. Demokratik Bölgeler Partisi Eş Sözcüsü Çiğdem Kılıçgün Uçar ve DEM Parti Milletvekili Serhat Eren’in de katıldığı yürüyüşte çok sayıda kadınla konuştum.
Kadınların ortak talebi net: Şiddetin azalması ve yasal güvenceler.
Bir kadın şöyle dedi:
“Anadilimiz Kürtçe için hâlâ eylem yapmak zorunda kalıyoruz. Oysa biz artık bunun anayasal güvence altına alınmasını istiyoruz. Hak olan bir şey için mücadele etmek değil, o hakkın tanındığını görmek istiyoruz.”
Bir başkası kayyımlarla işlevsizleşen kurumlara dikkat çekti:
“Biz yeniden inşa sürecindeyiz. Kurumlarımızın içi boşaltıldı. Kimliğimizi yeniden inşa etmek istiyoruz ama anayasal düzenleme olmadan bu çok zor.”
Sohbete 15–16 yaşlarında bir genç katılıyor:
“Biz yıllardır bekledik. Şimdi raporun sonucundaki adımları bekliyoruz.”
Bir kadın sözünü şöyle tamamlıyor:
“Sonu güzel olsun diye sabırla bekleriz. Ama hep bekledik. Artık adım atılsın.”
Yürüyüşe çocuklar da katılıyor. Süreç “çözüm süreci” olarak anılsa da güvenlik önlemleri eski alışkanlıklarını tamamen terk etmiş değil. Planlanan güzergâhın tamamına izin verilmiyor, yüzlerce kişi yürürken TOMA’lar ve çevik kuvvet ekipleri korteje eşlik ediyor.
Koşuyolu Parkı’nda konuşan Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Eş Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar, Kürtçenin özellikle Kirmançki lehçesinin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu hatırlatıyor ve “Dilimiz onurumuzdur, dilimiz varlığımızdır” diyor. Devletin sürecin gerekliliklerini yerine getirerek Kürtçeye statü tanıması ve eğitim dili olarak kabul etmesi gerektiğini vurguluyor.
Pazar gecesi Diyarbakır’dan ayrılırken bir duvar yazısı takılıyor gözüme:
“Narin için adalet, herkes için adalet…”
Sanırım bu cümle, kentin bütün ruh hâlini özetliyor. Bekleyiş var, umut var, yorgunluk var. Fakat en çok da ısrarlı bir adalet talebi var.

“Gulistana Zimanan” parkı Diyarbakır’da açıldı: Anadili haktır, susturmak adaletsizliktir
(EMK)










