Bazı çocuk kitapları vardır, kapağını kapattığınızda yalnızca bir hikâye değil, bir ruh hâli kalır içinizde. Sabri Safiye’nin Çiçek ve Kaplan Gözü tam da böyle bir kitap. İlk bakışta küçük bir kasabada yaşayan bir kız çocuğunun yaşadığı sıradan bir hayal kırıklığını anlatıyor gibi görünse de sayfalar ilerledikçe bunun çok daha derin, sembollerle örülü, masalsı bir içsel dönüşüm hikâyesi olduğunu fark ediyorsunuz.
Hikâye, “Yazın son günüydü. Belki de değildi,” gibi belirsiz ama şiirsel bir cümleyle başlar. Kitap daha ilk satırlardan itibaren zamanın net sınırlarının olmadığı, gerçekle hayalin iç içe geçeceği bir anlatının içine sürükler. Kasaba mezarlığının duvarında toplanmış kızlar, yaz tatilinin son günlerini geçirirken, grubun en ucunda oturan Çiçek kendini onlardan ayrı hisseder. O, dedikodulara karışmak yerine doğayı gözlemlemeyi tercih eden, iç dünyası zengin ama sosyal çevresinde görünmezleşmiş bir çocuktur. Arkadaş grubunun “en havalı” kızının doğum günü partisine davet edilmediğini öğrenmesi ise hikâyenin kırılma noktasıdır.
Bu sahne son derece tanıdık gelir. Çocuklukta yaşanan dışlanmışlık hissi, küçümsenme, görmezden gelinme gibi hisler kapımızı çalar. Yazar, Çiçek’in içindeki acıyı “görünmez eşekarılarının iğneleri” metaforuyla anlatır. Bu metafor, çocuk okurlar için son derece güçlü ve anlaşılırdır. Acı görünmezdir ama bir o kadar da gerçektir.
Çiçek’in ninesi tarafından sandıktan çıkarılan gece mavisi kadife ceket, hikâyede yalnızca bir kıyafet değildir. Bu ceket kuşaktan kuşağa aktarılmıştır; anneden anneye geçen bir mirastır. Çiçek’in erken yaşta kaybettiği annesi düşünüldüğünde, bu ceket aynı zamanda eksik kalan bağın sembolüdür. Eksik olan tek şey düğmedir. Bu eksikliği ise Kaptan tamamlar.
Kaptan karakteri hikâyenin bilge figürüdür. Kim olduğu tam bilinmez ama kendisi oldukça bilgili ve ilgilidir. Çiçek’i dinler, öğüt verir, yargılamaz. Ona verdiği kaplan gözü taşından yapılmış düğme ise hikâyenin en önemli sembolüdür.
Kaplan gözü taşı geleneksel olarak cesaret, odaklanma ve içsel güçle ilişkilendirilir. Çiçek’in tam da ihtiyaç duyduğu şey budur: başkalarının onayından bağımsız bir içsel sağlamlık. Düğme burada çok anlamlıdır. Bir ceketi bir arada tutan küçük ama merkezi bir parçadır. Tıpkı insanın kendisini bir arada tutan öz gücü gibidir.
Doğum günü partisinin arifesinde kopan fırtına, yalnızca meteorolojik bir olay değildir. Bu sahne, Çiçek’in iç dünyasındaki kaosun dışa vurumudur. Yağmur şiddetlendikçe, kasaba sular altında kalır. Tanıdık düzen yok olur. Sınırlar silinir. Bu noktada hikâye gerçekçilikten masalsı bir boyuta geçer.

Çiçek’in, sel sularında mahsur kalan Doktor adlı kediyi kurtarması, onun pasif bir kurbandan aktif bir özneye dönüşümüdür. Daha birkaç saat önce arkadaşlarının zalimliğinden kaçmak isteyen bir çocukken, şimdi bir canı kurtarmak için selin içine atlayan cesur birine dönüşür. Bu dönüşüm son derece organiktir; abartılı değildir. Cesaret büyük nutuklarla değil, küçük ama kararlı bir eylemle gelir.
Selden sonra kasaba tamamen sular altında kalır. Çiçek ve Doktor bir su deposunun içinde sürüklenirken, dünya adeta sıfırlanmıştır. Bu bölümde Doktor’un konuşmaya başlaması hikâyenin masalsı boyutunu güçlendirir. Doktor’un söylediği en dikkat çekici cümlelerden biri şudur: “Kaybolmak? Sadece gidecek bir yerin yoksa kaybolursun.”
Bu cümle aslında Çiçek’in asıl sorusuna cevap verir. O gerçekten kaybolmuş mudur? Hayır. Çünkü yönünü tamamen yitirmemiştir. Hâlâ merak eden, gözlemleyen, düşünen biridir.
Kasabanın sular altında kalması bir felaket gibi görünse de, aslında bir arınma gibidir. Çiçek’in dünyası temizlenmiş, yeniden kurulmaya hazır hâle gelmiştir. Doğum günü partisi artık önemsizdir. O kızların zalimliği de öyle. Çünkü Çiçek’in yaşadığı deneyim, onların küçük dünyasından çok daha büyüktür. Bu noktada kitap, okura önemli bir mesaj verir: Sosyal dışlanma insanın dünyasının sonu gibi gelebilir. Ama bazen o son, daha büyük bir başlangıcın eşiğidir.
Kitabın dili son derece şiirsel ve betimleyicidir. Bulutların koşturması, ışığın su üzerindeki dansı, sandık odasının kokusu gibi tüm bu ayrıntılar hikâyeye görsel bir derinlik kazandırır. Özellikle doğa tasvirleri, masalsı atmosferi güçlendirir.
Yazar, çocuk psikolojisini incelikle işler. Çiçek’in kekelemesi, utancı, öfkesi, gururu… Hepsi son derece gerçekçidir. Bu yüzden hikâye fantastik öğeler içerse bile duygusal olarak çok sahicidir.
Çiçek ve Kaplan Gözü, dışlanmış bir çocuğun içsel gücünü keşfetme hikâyesidir. Kaplan gözü taşı, aslında Çiçek’in içinde zaten var olan cesaretin sembolüdür. Fırtına, sel, kayboluş, bunların hepsi onun dönüşüm yolculuğunun aşamalarıdır.
Bu kitap yalnızca çocuklara değil, yetişkinlere de hitap ediyor. Çünkü hepimiz hayatımızın bir döneminde o mezarlık duvarında oturan Çiçek olduk. Davet edilmediğimiz bir parti, görmezden gelindiğimiz bir an, içimizi acıtan bir kahkaha…
Ama belki de mesele, o partilere davet edilmek değil. Belki mesele, kendi kaplan gözümüzü bulmaktır.
(ŞT/NÖ)




