Yarıyor! İbadet etmek ya da sanatla uğraşmak insanı sakinleştiriyor. İroniler, benzetmeler, alıntılar havada uçuşuyor. 2026 Berlin Uluslararası Film Festivali’nde ilk gösterimi yapılan Ghost in the Cell – Hücredeki Hayalet, ilginç bir korku-komedi filmi. Hitchcock ve Almodóvar’ın torunu film çekmiş sanki. Hatta fazlası var. Toplumsal, siyasal eleştirileriyle insan denen canlıyı, ilişkileri, ölümü irdeleyen ve aynı zamanda her şeyle dalga geçen bir yaklaşım seyirciyi etkiliyor. Eğlenmek için değil, düşünüp tartışmak için seyredilir; film bitince de dans edilir bence.
Filmin senaryo yazarı ve yönetmeni Joko Anwar, Endonezya sinemasının önemli isimlerinden. 1976 doğumlu. Kung fu ve korku filmleri izleyerek büyümüş. Gazetecilik yaparken sinema dünyasıyla tanışmış ve Nia Dinata’nın “Birlikte senaryo yazalım” teklifiyle de bu dünyaya girmiş. Ülkesinin “Oscar”ı sayılan Citra Ödülleri’ni birkaç kez kazanmış. Bazıları uluslararası olmak üzere toplam sekiz ödül sahibi.
Anwar’ın son filmi Hücredeki Hayalet, gece yarısı bir gazetenin yazı işlerinde tek başına haber yazan bir muhabirle başlıyor, sonra olaylar hızla gelişiyor ve Endonezya’nın başkenti Cakarta’da bir hapishanede geçiyor.
Güneydoğu Asya’da 17 bin adadan oluşan bir ülke Endonezya, nüfusunun çoğunluğu Müslüman. Filmde sık sık tekrarlanan “Burası Endonezya, Norveç değil” cümlesine yabancı değiliz. Sanki film bu topraklarda çekilmiş gibi. Gazetecinin Borneo ormanlarını talan eden maden şirketiyle ilgili haber yapması, işçi ölümlerinden bahsetmesi tanıdık geliyor. Haberin başlığı: “Bu orman sadece ağaç değil, bizim evimiz.” Size de tanıdık gelmedi mi?
Devlet korumasındaki maden şirketi, yasa dışı madencilik, şüpheli işçi ölümlerinden bahseden bir gazeteciyle başlayan film, hapishanedeki cinayetlerle sürüyor. Filmin tamamında görselliğin etkisi üst seviyede. Zaman zaman Rönesans tablolarının resmigeçidini izlemek, cinayet anlarında ise görüntüye kilitlenip kalmak mümkün. Uzakdoğu sporlarının kavgayla, dansla birleştiği sahneler de etkileyici.
Cinayetlerin görselliği müthiş çarpıcı. Ölümle sanatı birleştiren bir yönetmenle karşı karşıyayız. Ölüler sanat enstalasyonu gibi, herhangi bir sergideki heykellere benziyor. Cesetler sanata dönüşüyor ve yönetmen, “İnsan ne yaparsa kendine yapar,” diyerek seyredeni şaşırtıyor. Aristoteles’ten Kierkegaard’a, Adler’den Freud’a uzanan düşünceler konuşuluyor, tartışılıyor, hem de hapishanenin tam ortasında.
Eleştirmenlere göre film “grafiksel korku, kara mizah ve sosyal eleştirinin enerjik bir karışımı”. Keskin bir siyasi hiciv örneği. Resmî ikiyüzlülük, kurumsal suiistimaller, güçlünün ayakta kalmasıyla orman kanunlarının hüküm sürmesi ele alınıyor. Oyuncular çok başarılı. Her oyuncu sırası gelince öne çıkıyor. Korkunun zirve yaptığı anlarda herkes hücresine koşup kendini kilitliyor. Kavga sırasında yumruk atarken dans etmeye ya da duaya başlıyorlar.
İnsan doğası ve dayanışma üzerine düşündüren, hayatta kalmanın yollarını arayan, aratan film keşke sinema salonlarında gösterilse.
Hücredeki Hayalet, Joko Anwar’ın bugüne kadarki filmleri arasında en cesuru olarak kabul ediliyor. Estetik ile siyaset, sanat ile hayat arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Kaotik ve absürt doğaüstü unsurların ardında gerçek hayat gizli. Şamanizm ve büyü rahatsız edici değil.
Eleştirmenler film için korku, aksiyon ve komedinin başarıyla birleştirilmesi diyor ama bence yeterli bir tanım değil, avangart rüzgârların etkisi eklenmeli. Avangart terimi ilk kez ütopyacı sosyalistler tarafından siyasi bir terim olarak kullanılmış. Radikal avangart tavırların bir türlü yerine oturmadığı, iz bırakamadığı günümüz dünyasında Joko Anwar, “Bu iş böyle yapılır,” diyor.
Yönetmen sosyal medyada oldukça aktif. Eylül 2009’da Twitter hesabında, gün içinde 3 bin takipçi kazanırsa markete çıplak gideceğini yazmış. 13 binden fazla takipçi kazanınca sözünü yerine getirip tartışmalara neden olmuş. 2024 yılında yayımlanan, yedi bölümlük bir Netflix dizisine de imza atmış: Joko Anwar’ın Kâbusları ve Gündüz Düşleri. Bundan sonra ne yapacağını izlemek gerekiyor.
Hücredeki Hayalet’i arayıp bulup kaçırmayın derim. Filmin sonunda yazılar akmaya başlayınca da yerinizden kalkmayın, en sonda film ekibinin dansları var. Güzel bir müzik “Herkes çabuk dansa katılsın, hadi, eller havaya” diyorlar.
(AB/NÖ)







