Kahire’deki Tahrir Meydanı’yla özdeşleşmiş 2011 Mısır Devrimi’nin beşinci yıldönümünde Trieste doğumlu Giulio Regeni karanlık güçler tarafından kaçırılmıştı. Cambridge Üniversitesi yüksek lisans öğrencisi Regeni’nin ölü bedeni işkenceye maruz bırakılmış hâlde 3 Şubat’ta, Mısır Millî İstihbarat Örgütü cezaevlerinden birine yakın mıntıkada bulunmuştu.
Vaka yalnız İtalya’nın değil, Avrupa Birliği’nin de gündemine “bomba” gibi düşmüş, lakin hunharca işlenen cinayetin failleri bir türlü ortaya çıkmamıştı. Abdülfettah es-Sisi rejiminin zan altında kalmasına sebep olan başlıca unsur, Mısır polisinin alametifarikası sayılan, keskin aletlerle maktulün vücuduna kazılmış harflerdi. Lakin sır perdesi asla aralanmadı, ilgili Mısır yetkililerinin çelişkili yaklaşımları diplomatik gerginliklere bile yol açtı.
Geçtiğimiz günlerde İtalya’da gösterime giren Giulio Regeni: Dünyanın Bütün Kötülükleri (Giulio Regeni: Tutto il Male del Mondo/Giulio Regeni: All the Evil in the World) adlı belgesel vakaya derinden eğiliyor.
Yönetmen hanesinde Simone Manetti adını gördüğümüz 2026 İtalya yapımı 105 dakikalık belgesel adını Regeni’nin annesinin bir ifadesinden alıyor. Oğlunun işkenceden tanınmaz hâldeki çehresini gördüğünde “Sanki dünyanın bütün kötülükleri yüzüne boca edilmişti, neden?” demişti acısı dinmeyen anne.
Filmde vakayı açıklığa kavuşturmaya çalışan uzmanların yumruk, tekme, vurucu, yaralayıcı alet ve sigara kaynaklı izlerin varlığından söz ettiğini duyduğumuz gibi tüm delillere rağmen İtalya makamlarının Mısır devletine yönelik baskısının yetersizliğine de ikna oluyoruz.
Belgesel hakkında teferruatlı bir analiz için şimdi Trieste’ye bağlanarak, manşet başlığının da sahibi genç eleştirmen Rosa Yurt’un yazısına odaklanıyoruz:
Giulio Regeni: evlat, dost, öğrenci, araştırmacı
"Dünyanın Bütün Kötülükleri sadece bir film değil, halis muhlis bir itham eylemi. Yönetmen Simone Manetti, doğrudan veya dolaylı olarak İtalya’nın yakın tarihindeki en derin yaraların birinden sorumlu kişileri ifşa edip suçluyor. Manetti, eseri aracılığıyla hakikati araştırma konusundaki utanç verici gönülsüzlüğün üstünü seneler boyunca örtmüş olan coğrafi mesafe, çetrefilli uluslararası ilişkiler ve kurumsal temkinlilik gibi her türlü mazereti boşa çıkarıyor.
Bu belgesel bizi can sıkıcı bir mesuliyetle karşı karşıya bırakıyor: beyanatlarıyla öfkesini dile getirmeyi ihmal etmemiş, lakin icraatıyla tahammül etmiş, süreci yavaşlatmış, pazarlığa girişmiş bir devletin mesuliyeti. Giulio Regeni’nin ölümü sadece otoriter bir rejimin gaddarlığının neticesi değil; aynı zamanda işine geldiği zaman insan hakları ihlallerini kabul eden beynelmilel bir sistemin ürünü. İşte tam da bu hususta Manetti en sert darbeyi indiriyor.
Film, dünyanın bütün kötülüklerinin işkence odalarıyla kısıtlı kalmayıp zamana da yayıldığını açık açık gösteriyor. Bu, insanların konuşma şekli aracılığıyla, diplomasi jargonunda vücut buluyor. Kötülük ayrıca dehşetin normalizasyonunda, iktisadi ve stratejik dengelerin bozulmaması yönündeki bilinçli seçimlerde kendini gösteriyor. Bu tip işkence insan vücudunu hedef almasa da devam ediyor. Üstelik hakikatin ta kendisine uygulanıyor.

Manetti seyirciye hiçbir ahlaki sığınak seçeneği sunmuyor. Giulio Regeni hikâyesinin uzak, istisnai veya münferit bir trajedi gibi düşünülmesine müsaade etmiyor. Belgesel aslında Giulio Regeni’nin realpolitik kurbanı olduğu önermesini, konsepti slogan hâline getirmeden yapıyor. Mevzubahis seçimin bedelinin, insan hakları savunucusu olduğunu iddia eden demokrasilerin inandırıcılığını sorgulatmayı sürdürdüğünü ifade ediyor.
Belgesel hakikati bağıra çağıra ifade ettiğinden veya yaygara kopardığından değil de, gittikçe derinleşip siyasetten ciddi biçimde bahsederek ortaya çıkarıyor. Kurumların şiddeti bürokratik bir olguya evirerek saklamayı başardıklarını, zamanın insanları yormak ve yılmalarını sağlamak için nasıl kullanıldığını ve kamuoyu yorgunluğunun sessizliği muhafaza etmedeki katkısını gözümüze sokuyor. Film resmî jargonun, suların durulması ve gerçek problemlerin unutulması amacıyla nasıl kullanıldığını da gösteriyor. Bu şekilde film hakikat, hakikati algılama şeklimizi etkileyen kurumlar ve iktidarın davranış biçimleri hakkında tefekküre sevkediyor. Mevzubahis stratejilerin maskesini düşürdüğü gibi beyanatları eleştirel değerlendirmeye ve her şeyi sorgulamadan kabul etmemeye bizi davet ediyor.

Regeni ailesinin acısı filmin tamamında kendini hissettiriyor, lakin asla duygu sömürüsüne dönüşmüyor. Bu acı yalnız kişisel bir husus değil, aynı zamanda haksızlığa “hayır” demenin bir yolu. Regeni ailesi sadece sevgili oğullarına ne olduğunu bilmek istiyor ve adaletin tecelli etmesini talep ediyor. Ancak bu duruş, hadiseye yeni bir yön verebilecek, iktidar sahiplerini sorgulatacak bir tavır olarak algılanıyor. Bu da, sorumluluğunu herkesin ve bilhassa devletin üstlenmiş olması gereken bir olayda ebeveynin mücadelede yalnız bırakıldığını gösterdiğinden ciddi endişelere yol açıyor.
Giulio Regeni. Dünyanın Bütün Kötülükleri böylelikle örneklerine az rastlanan, rahatsız edici bir geleneğe dahil oluyor: mutabakat değil, çatışma peşindeki sinema geleneği. Yatıştırmıyor, barıştırmıyor, uzlaştırmıyor. Özgün olduğu takdirde hafızanın daima bir muhalefet biçimi olduğunu hatırlatıyor.
Bu belgeseli izlemek zor hazmedilir bir hakikati kabul etmek manasına geliyor: Bizler masum birer seyirci olmadık. Sessizlik, alışkanlık ve kolektif yorgunluk hafıza kaybının oluşmasına katkıda bulundu. Manetti’nin yaptığı az buz değil: Giulio Regeni’ye hem kurban sıfatıyla itibarını hem de hikâyesinin politik gücünü teslim ediyor.
Bu film alkış beklemiyor. Saf tutmamızı talep ediyor. Ve göz yummayı gereğinden fazla kez tercih etmiş bir ülkede bu zaruri bir provokasyon."
(MT/HA)







